Henri Charrière’nin 30 dilde yayınlanan ve 13 milyondan fazla satan otobiyografik kitabı Papillon ilk olarak 1973’te Franklin J. Schaffner tarafından beyazperdeye uyarlanmış ve film zamanla bir klasik hâline gelmişti. Steve McQueen ve Dustin Hoffman’ın başrollerini paylaştığı bu uyarlamanın yeniden çevrimi olan 2017 yapımı Papillon ise 44 yıl sonra bize bu meşhur kaçış hikâyesini tekrar hatırlatmak için yola çıkıyor. Nordvest ve R gibi filmleriyle tanınan Danimarkalı yönetmen Michael Noer’in ABD yapımı ilk filmi olan Papillon, bir kasa hırsızı olan Henri “Papi” Charrière’nin işlemediği bir cinayet yüzünden Fransız Guyanası’ndaki ceza kolonisinde geçirdiği hapis yıllarına odaklanıyor. Kolonide Louis Dega adlı zengin bir kalpazanla tanışan Papi, onu koloniden bir kaçma şansı olarak görür. Dega’yı insanların para için birbirini öldürdüğü kolonide korumaya karar veren Papi, karşılığında ise Dega’dan kaçışını finanse etmesini ister. İki kez koloniden kaçma girişiminde bulunan Papi, önce iki yıl ardından ise beş yıl boyunca hücrede kalır ama özgür kalmaya olan inancı ve inatçılığıyla hayata tutunmaya devam eder. Başta sadece ticari bir ilişki kurduğu Dega ise artık en büyük dostu ve yol arkadaşı olmuştur. Papillon: Minvalini Kaybeden Bir Kaçış Hikâyesi Başrollerini Charlie Hunnam ve Rami Malek’in paylaştığı film, ilk puanını da bu sebeple kaybediyor. Steve McQueen ve Dustin Hoffman gibi o dönem kariyerinin zirvesindeyken filmde yer alan iki oyuncunun muadili olmak altından kalkması oldukça zor bir yük. Zaten Hunnam ve özellikle Malek de o yükün altından kalkamıyorlar. Hunnam filmi sırtlayan Papi karakterini canlandırırken, hücre sahnelerinde ortaya koyduğu performansla King Arthur’dan daha fazlası olduğunu gösterse de, başarısız makyaj hamlelerinin de etkisiyle karakteri karikatürleşen Malek rol arkadaşına pek eşlik edemiyor. Filmin göze çarpan bir başka kusuru ise baştan sona bir aceleye getirilmiş hissi yaratması. Sanki elindeki tüm materyali hızlıca iki saate sığdırmak için çabalamış gibi görünen Noer, 30’ların başında Paris’te başlayan hikâyede daha ana karakterimiz Papi ile ilgili bir fikir bile edinemeden bizi büyük bir maceranın içine sürüklemeye çalışıyor. Orijinal yapımdan daha heyecanlı ve daha hızlı bir film çekmeye niyetlenmiş gibi gözüken Noer’in bu amaçla yaptığı her hamle, filmin de minvalini kaybetmesine sebep oluyor. Örneğin iki karakterin birbirleri ile dost olma süreci o kadar oldubittiye getiriliyor ki yaşanan onca maceranın arasında bu dostluğun geliştiği anları neredeyse atlıyoruz. Bu acelecilik meselesi tüm anlatı yapısına sindiği için kilit önemde olan bazı sahneler de en hafif tabiriyle filmde sırıtıyor. Örneğin denizdeki cinayet sahnesi gerilimi seyirciye hiç geçiremediği için şoktan ziyade, bir gülme efekti yaratırken, “batmak üzere olan kayıkta yaşanan can pazarı” şeklinde özetlenebilecek evlere şenlik bir bölüm var ki, dalga bile olmayan bir suda bu insanlar neden hayatta kalma mücadelesi veriyor diye insan sormadan edemiyor. Sorular demişken, belki de filmle ilgili sorulması gereken en temel soru şu: Hâlihazırda çok iyi oyuncularla çekilmiş, hayranı bol ve demode sayılmayacak bir uyarlaması varken Papillon neden tekrar beyazperdeye taşındı? Noer, güvenli sularda yüzüp, risksiz hamlelerle finale kadar izleyiciye farklı hiçbir şey sunamazken insan bu defa da “madem ortaya yeni bir şey konamayacaktı neden bu film tekrar çekildi?” diye merak etmeye başlıyor. Bu noktada Papillon’un tam tersi ve belki de yolundan gitmesi gereken bir örnek olarak Suspiria’yı hatırlayabiliriz. Luca Guadagnino, tutkulu hayranları olan bir…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

Gerçek bir hikâyeden yola çıkmak sadece ülkemizde değil, Amerikan sinemasında da geçer akçe. Ödül sezonunda da sıklıkla karşımıza çıkan bu filmlerdeki olayların yaşanmış olması ya da yaşanmış olduğuna bizi inandırması başarı kıstası kabul ediliyor. Bu durum da “yaşananları” göstermek dışında bir özelliği olmayan ve bunun dışında bir niteliğe de ihtiyaç duymayan filmleri karşımıza çıkarıyor. Papillon da o filmlerden biri.

Kullanıcı Puanları: 4.03 ( 3 votes)
35

Henri Charrière’nin 30 dilde yayınlanan ve 13 milyondan fazla satan otobiyografik kitabı Papillon ilk olarak 1973’te Franklin J. Schaffner tarafından beyazperdeye uyarlanmış ve film zamanla bir klasik hâline gelmişti. Steve McQueen ve Dustin Hoffman’ın başrollerini paylaştığı bu uyarlamanın yeniden çevrimi olan 2017 yapımı Papillon ise 44 yıl sonra bize bu meşhur kaçış hikâyesini tekrar hatırlatmak için yola çıkıyor.

Nordvest ve R gibi filmleriyle tanınan Danimarkalı yönetmen Michael Noer’in ABD yapımı ilk filmi olan Papillon, bir kasa hırsızı olan Henri “Papi” Charrière’nin işlemediği bir cinayet yüzünden Fransız Guyanası’ndaki ceza kolonisinde geçirdiği hapis yıllarına odaklanıyor. Kolonide Louis Dega adlı zengin bir kalpazanla tanışan Papi, onu koloniden bir kaçma şansı olarak görür. Dega’yı insanların para için birbirini öldürdüğü kolonide korumaya karar veren Papi, karşılığında ise Dega’dan kaçışını finanse etmesini ister. İki kez koloniden kaçma girişiminde bulunan Papi, önce iki yıl ardından ise beş yıl boyunca hücrede kalır ama özgür kalmaya olan inancı ve inatçılığıyla hayata tutunmaya devam eder. Başta sadece ticari bir ilişki kurduğu Dega ise artık en büyük dostu ve yol arkadaşı olmuştur.

Papillon: Minvalini Kaybeden Bir Kaçış Hikâyesi

Başrollerini Charlie Hunnam ve Rami Malek’in paylaştığı film, ilk puanını da bu sebeple kaybediyor. Steve McQueen ve Dustin Hoffman gibi o dönem kariyerinin zirvesindeyken filmde yer alan iki oyuncunun muadili olmak altından kalkması oldukça zor bir yük. Zaten Hunnam ve özellikle Malek de o yükün altından kalkamıyorlar. Hunnam filmi sırtlayan Papi karakterini canlandırırken, hücre sahnelerinde ortaya koyduğu performansla King Arthur’dan daha fazlası olduğunu gösterse de, başarısız makyaj hamlelerinin de etkisiyle karakteri karikatürleşen Malek rol arkadaşına pek eşlik edemiyor.

Filmin göze çarpan bir başka kusuru ise baştan sona bir aceleye getirilmiş hissi yaratması. Sanki elindeki tüm materyali hızlıca iki saate sığdırmak için çabalamış gibi görünen Noer, 30’ların başında Paris’te başlayan hikâyede daha ana karakterimiz Papi ile ilgili bir fikir bile edinemeden bizi büyük bir maceranın içine sürüklemeye çalışıyor. Orijinal yapımdan daha heyecanlı ve daha hızlı bir film çekmeye niyetlenmiş gibi gözüken Noer’in bu amaçla yaptığı her hamle, filmin de minvalini kaybetmesine sebep oluyor. Örneğin iki karakterin birbirleri ile dost olma süreci o kadar oldubittiye getiriliyor ki yaşanan onca maceranın arasında bu dostluğun geliştiği anları neredeyse atlıyoruz. Bu acelecilik meselesi tüm anlatı yapısına sindiği için kilit önemde olan bazı sahneler de en hafif tabiriyle filmde sırıtıyor. Örneğin denizdeki cinayet sahnesi gerilimi seyirciye hiç geçiremediği için şoktan ziyade, bir gülme efekti yaratırken, “batmak üzere olan kayıkta yaşanan can pazarı” şeklinde özetlenebilecek evlere şenlik bir bölüm var ki, dalga bile olmayan bir suda bu insanlar neden hayatta kalma mücadelesi veriyor diye insan sormadan edemiyor.

Sorular demişken, belki de filmle ilgili sorulması gereken en temel soru şu: Hâlihazırda çok iyi oyuncularla çekilmiş, hayranı bol ve demode sayılmayacak bir uyarlaması varken Papillon neden tekrar beyazperdeye taşındı? Noer, güvenli sularda yüzüp, risksiz hamlelerle finale kadar izleyiciye farklı hiçbir şey sunamazken insan bu defa da “madem ortaya yeni bir şey konamayacaktı neden bu film tekrar çekildi?” diye merak etmeye başlıyor. Bu noktada Papillon’un tam tersi ve belki de yolundan gitmesi gereken bir örnek olarak Suspiria’yı hatırlayabiliriz. Luca Guadagnino, tutkulu hayranları olan bir klasiğe kendi yorumunu getirmeyi amaçlayıp ortaya imzasını sonuna kadar attığı orijinal bir eser çıkarırken, Noer ise filmi uyarlamak için “hit bir filmi yeniden yapmak için yeterince uzun zaman geçti” dışında bir sebep bulamamış gibi görünüyor.

Gerçek bir hikâyeden yola çıkmak sadece ülkemizde değil, Amerikan sinemasında da geçer akçe. Ödül sezonunda da sıklıkla karşımıza çıkan bu filmlerdeki olayların yaşanmış olması ya da yaşanmış olduğuna bizi inandırması başarı kıstası kabul ediliyor. Bu durum da “yaşananları” göstermek dışında bir özelliği olmayan ve bunun dışında bir niteliğe de ihtiyaç duymayan filmleri karşımıza çıkarıyor. Papillon da o filmlerden biri. Kendisinden 44 yaş daha ihtiyar orijinalinin yeniden ısıtılıp önümüze getirilen lezzetsiz bir taklidi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi