Advertisement


İstanbul Modern Sinema, 10-24 Ocak tarihlerinde Oscar’ın Yabancıları adlı seçkiyi sinemaseverlerle buluşturuyor. Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’na aday  filmlerin gösterileceği seçkide 87 ülkenin adaylarından öne çıkan filmler yer alıyor.

İstanbul Modern Sinema, Başka Sinema işbirliğiyle, 91. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine aday filmlerden oluşan bir seçki sunuyor.

Oscar adayı olmalarına rağmen Hollywood’un “ötekisi” olarak tanımlanan, dünya festivallerinde hit olmuş, farklı dil ve kültürlerden filmlerin bir araya geldiği Oscar’ın Yabancıları adlı programda 87 ülkenin adaylarından öne çıkan filmler yer alıyor.

Programda gösterilecek filmler arasında Lee Chang-Dong’un, Haruki Murakami’nin öyküsünden uyarladığı şiirsel ve esrarengiz filmi, Burning, yine Cannes’da Jüri Ödülü kazanan, Lübnan’ın adayı Nadine Labaki imzalı Cafarnaúm, Ukrayna’nın adayı, Sergei Loznitsa’nın Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen Ödülü kazanan filmi Donbass ve Belçika’dan balerin olmak için çabalayan 15 yaşındaki ergen trans birey Lara’ya odaklanan Girl yer alıyor.

Oscar’ın Yabancıları Programı

Arakçılar – Manbiki Kazoku

Usta yönetmen Hirokazu Kore-Eda’dan aileye dair dokunaklı, sıcak ve çarpıcı bir dram. Bu sene Cannes’da Altın Palmiye ile ödüllendirilen film, çalarak, bir şeyler araklayarak yaşamayı bir hayat tarzı haline getirmiş, sıra dışı bir aileye odaklanıyor. Oğluyla marketten ihtiyaçlarını çalan bir baba, çalıştığı otel çamaşırhanesinde eşyaların cebinde bulduklarını yürüten bir anne ve ufacık bir evde hep birlikte yaşadıkları her yaştan aile ferdinin olduğu bir ev. Soğuk bir akşamda işten dönerlerken evinin önünde soğuktan titrerken buldukları 5 yaşındaki Yuri’yi bir süreliğine eve almaya karar verince, kalabalık ailenin en küçük üyesi de “arakçılara” katılıyor. Bu ailede aslında hiçbir şey göründüğü gibi değil…

Ayka

Bir önceki filmi Tulpan’la Cannes’da Belirli Bir Bakış ödülüne layık görülen Sergei Dvortsevoy, on yıllık bir aradan sonra 25 yaşındaki Ayka’nın hayata tutunma hikâyesini anlatıyor. Ayka, Moskova’da doğum yaptıktan hemen sonra hastaneden kaçar. Bir hafta boyunca bedenindeki tüm doğum sonrası etkileri görmezden gelerek ve yeni doğum yaptığını herkesten gizlemeye çalışarak iş aramaya başlar. Ancak çalışma izni olmayan bu kadına kimse iş vermek istemeyecektir. Ayka ilk sahneden itibaren izleyiciye kendi önyargılarını sorgulatan, hayata tutunma adına bireyin insanlığından nasıl ödün verebileceğini gözler önüne süren bir dram.

Donbass

Ukrayna’nın bu yılki Oscar adayı Donbass, Ukrayna’nın Donbass bölgesindeki çatışma ortamını perdeye taşıyor. Karavanlarında makyajlarını tazeledikten sonra kontrollü patlamaların olduğu meydana bir asker eşliğinde götürülen ve sahte haber bülteninde yayınlanmak üzere demeç verdirilen oyuncularla başlayan film, izleyiciyi ülkenin Rusya sınırında çatışmanın merkezi haline gelen cephesinde tüyler ürperten bir gezintiye çıkarıyor.Karakterler ve hikâyeden çok coğrafi bölgeye odaklanan anlatımıyla öne çıkan Donbass, Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazanmıştı.

Eldorado

Markus Imhoof bu belgeselinde kişisel tarihini Avrupa’nın güncel mülteci krizine başarısız yaklaşımıyla bir arada sunuyor. Yönetmen, kendi çocukluğunda 2. Dünya Savaşı sırasında evlerine aldıkları İtalyan Giovanna ile arkadaşlıklarının küresel politikalar yüzünden nasıl bozulduğunu hatırlayarak güncel duruma bakıyor. Belgeselde Libya’dan gemiyle Avrupa’ya gelen ve kamplara yerleştirilen göçmenlerin içinde bulundukları zorlu yaşam şartlarını ve kamplardan kaçıp geçinmek için domates tarlalarında işçilik yapanları izliyoruz. Eldorado, yalnızca insanların yer değiştirmesini değil, kâr etme pratiğindeki ahlak yoksunluğunu da merceğine alan dikkat çekici bir yapım.

Göç Mevsimi – Pájaros de verano

Kolombiya’nın bu yılki Oscar adayı Göç Mevsimi, uyuşturucu kaçakçılığının tarihine dair gerçek bir hikâye sunuyor. Wayuu kabilesine mensup bir ailenin kızı Zaida’yla evlenmek ve toplumdaki yerini kanıtlamak isteyen Raphayet, Zaida için istenen başlık parasını denkleştirmek için yasadışı yollara başvurur. İlk olarak Amerikalı birkaç hippiye sattığı uyuşturucunun ne kadar kârlı olduğunu anlayınca boyundan büyük işlere kalkışacaktır. Son zamanlarda izlemeye alışkın olduğumuz Güney Amerika’daki uyuşturucu kaçakçılığı konusuna taze ve etkileyici bir bakış sunan Göç Mevsimi, görsel olarak da çok etkileyici.

Kefernahum – Cafarnaúm

Filmlerinde çok farklı konular üzerinden de olsa, Lübnan’daki hayatın çeşitli yönlerine, hayatın adaletsizliği ve ekonomik eşitsizlik gibi temaları odağına alan Nadine Labaki bu kez de 12 yaşlarındaki Zain’in hikâyesi üzerinden anlattığı, dokunaklı bir filmle karşımızda. Kendisini dünyaya getirdikleri için ailesini dava eden, doğum belgesi bile çıkartamadıkları için yaşını kimsenin tam olarak bilmediği, kimliği olamayan ve bu yüzden ne okula gidebilen ne de hastaneye kabul edilen Zain, Lübnan’ın yoksul mahallelerinde çalışarak hayata tutunmaya çalışıyor. 11 yaşındaki kız kardeşi yanında çalıştığı adama satılınca sabrını kaybediyor. Kadrosu neredeyse tamamen amatör oyunculardan oluşan film, izleyenlere verdiği gerçeklik duygusunun yanında masalsı bir atmosfer de sunuyor.

Kız – Girl

Lara, babası ve erkek kardeşi ile birlikte Belçika’nın en iyi dans okulunda bale eğitimi görmek üzere yeni bir şehre taşınmıştır. Bir yandan da cinsiyet değişikliği süreci devam etmektedir. Henüz 15 yaşında olan ve bir erkeğin bedeninde doğmuş bu kızın ailesi, okul arkadaşları ve doktorları oldukça anlayışlı ve destekleyici davransalar da Lara’nın savaşı daha çok kendiyledir. Hem balerin olma yolundaki fiziksel zorluklarla hem de günlük hayatında onu erkek gibi gösterecek her türlü şeyden kaçınmak için kendi üzerinde kurduğu baskıyla başa çıkmak zorundadır.Victor Polster’ın başarılı performansıyla hayat bulan Kız, Cannes’da En İyi İlk Film ödülüne layık görülmüştü.

Mirasçılar – Las herederas

Marcelo Martinessi imzalı bir ilk uzun metraj olan Mirasçılar, Paraguay’ın kaybolmakta olan elit kesimi, sosyal sınıf ve arzular gibi temaları uzun yıllardır birlikte yaşayan iki kadının maddi sorunlar karşısında yaşadıkları zorlu süreç üzerinden işliyor. Chela ile Chiquita’nın miraslarından geriye kalan son eşyaları bir bir satmak zorunda kalmaları ve Chiquita’nın borçları yüzünden dolandırıcılıkla suçlanarak hapse girmesi Chela’yı depresyona sürüklüyor. Geçmişten kopmakta bir hayli zorlanan Chela, bir gün komşusunun ricasıyla onu gideceği briç oyununa bıraktıktan sonra ne olduğunu anlamadan kendini korsan taksicilik yaparken bulunca, yeni meşgalesi ona hem yeni bir aşkın hem de beklenmedik bir özgürleşmenin yolunu açıyor.

Asla Gözlerini Ayırma – Werk ohne Autor

Almanya’nın bu yılki Oscar adayı, adından sıklıkla yaşayan en büyük ressamlardan biri olarak söz ettiren Gerhard Richter’in hayatından esinleniyor. Film çalkantılı geçen 20. yüzyıl Almanya tarihinden de birçok iz taşıyor. Hikâyede Kurt Barnert ismiyle gördüğümüz genç sanatçı, Batı Almanya’ya göçmesine rağmen çocukluğundan getirdiği Nazi Almanyası travmalarını üzerinden atamamıştır. Sanatla olan bağları önce Nazilerin modernizme karşı çıkmaları, sonra komünistlerin yalnızca sosyal realizmi kabul etmeleri yüzünden sekteye uğrayan Kurt, okulda tanıştığı hayatının aşkı Ellie sayesinde yalnızca kendi kaderinin değil, tüm bir kuşağın travmaları üzerine yapıtlar üretmeye başlayacaktır.

Pastacı – The Cakemaker

Oren iş için sıklıkla gittiği Berlin’de eşinin sevdiği kurabiyelerden almak için Thomas’ın kafesine uğrar. Bu ziyaretler zamanla tanışıklığa ve sonunda da beklenmedik bir aşka dönüşecektir. Oren’in aniden ölümü, Thomas’ın kendini Kudüs’te Oren’in ailesi ile birlikte yaşadığı şehirde bulmasıyla sonuçlanır. Genç adam ölen sevgilisinden geriye kalanlarla baş başa kalacaktır. Yönetmen Ofir Raul Graizer bu ilk filminde, aile bağları, aşk, yas ve din temalarını öne çıkaran dokunaklı bir drama imza atıyor.

Roma

Alfonso Cuarón’un yazıp yönettiği, aynı zamanda da görüntü yönetmenliğini üstlendiği Roma, 1970’lerde başkent Meksiko’da, giderek dağılan orta sınıf bir aileyi ve yanlarında çalışan Cleo’nun hikâyesini anlatıyor. Otobiyografik bir hikâye olmasına rağmen Cuarón’un çocukluğunun temsiline değil Cleo’ya odaklanan filmde, ailenin babasının iş için çıktığı bir geziden hiç dönmemesini takip eden bir dizi felaket karşısında hizmetçi kadın bir yandan kendi zorluklarıyla baş ederken aileyi de bir arada tutmaya çalışıyor.Dönem filmi beklentilerini boşa çıkaran, pürüzsüz bir görüntüye sahip, her bir karesi özenle seçilmiş, panoramik ölçekli olmakla beraber derin kişisel hatıraları şiirsel bir dille perdeye taşıyan Roma, hafıza üzerine bir başyapıt niteliğinde.

Soğuk Savaş – Zimna Wojna

Bir önceki filmi Ida ile Oscar’a layık görülen Pawel Pawlikowski, yeniden bol ödüllü ve Oscar adayı bir filmle karşımızda. 2. Dünya Savaşı sonrasının yıkık dökük Polonyası’nda, ülkenin folklorunu yeniden canlandırması için dans ve müzik topluluğunun başına sanat yönetmeni olarak atanan Wiktor, seçmeler sırasında Zula’nın yalnızca sesine değil saçtığı ışığa da aşık olur. Soğuk Savaş, bu iki müzisyen arasındaki aşkın melankolik olduğu kadar tutkulu bir portresini çiziyor. Siyah-beyaz çekilen bu minimalist filmin cazdan folk müziğine uzanan geniş müzikal yelpazesi de dikkat çekiyor.

Suçlu – Den Skyldige

Polis memuru Asger Holm, davası sonuçlanana kadar rütbesi düşürülerek acil durum çağrı merkezinde masa başı görevine verilmiştir. Sıkıcı ve yavaş geçmesini beklediği bu görevdeki gecesi kaçırılan bir kadından aldığı telefonla aniden hareketlenir. Çocuklarının evde yalnız kaldığını da öğrendikten sonra kadını kurtarmaya kendini adayan Asger, kapalı kaldığı polis merkezindeki masasının başında olayı çözmek için aklına gelen her yolu deneyecektir. Tek mekânda geçmesine rağmen izleyenlere nefes nefese bir polisiye deneyimi yaşatan Suçlu, toplumun masumiyet, iyilik ve suç algısını sorguluyor.

Şüphe – Burning

Güney Koreli usta yönetmen Chang-don Lee imzalı Şüphe, Haruki Murakami’nin bir kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanmış. Yazar olmak isteyen, kurye olarak çalışan Jongsu çocukluk arkadaşı Haemi’yle karşılaşınca önce onu tanıyamaz. Sonradan estetik yaptırdığını öğrendiğimiz bu çekici ve enerjik genç kadın Jongsu’yla birlikte olduktan sonra bir Afrika seyahatine çıkar. Genç adamın aklından çıkmayan Haemi, Afrika’dan döndüğünde yakışıklı ve zengin yeni sevgilisi Ben de yanındadır. Ancak Ben’de şüphe uyandıran, Jongsu’nun tam adını koyamadığı bir şeyler vardır. Cannes’da dünya prömiyerini yapan Şüphe, basit bir aşk üçgenini anlatıyor gibi görünse de, birçok alt metni bünyesinde barındıran sürükleyici bir yapım.

Woman at War – Kona fer í stríð

Çevreci bir aktivist olan Halla, yaşadığı bölgedeki doğal güzellikleri koruyabilmek uğruna sahip olduğu her şeyi riske atarak, enerji nakil hatlarını elinden hiç düşürmediği oku ve yayıyla bir bir sabote etmektedir. Basın tarafından “Dağların Kadını” olarak adlandırılmıştır ve yakalanmamak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Evlat edinme başvurusunun kabul edildiğini öğrendiğinde ise tüm planlarını yeniden gözden geçirecektir. İzlanda’nın muhteşem doğasını arkasına alan ve günümüzün küresel meselelerine kuzeyli mizahını elden bırakmadan değinen Woman At War, izleyiciyi düşündüren, düşündürürken de güldüren sürükleyici bir kahramanlık hikâyesi anlatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information