İrlandalı yönetmen ve yazar Mark Cousins, 2011 yapımı belgesel serisi Sinemanın Hikâyesi - The Story of Film: An Odyssey’le geniş kitlelere ulaşan bir isim. Cousins, film analizi ve sinema tarihçiliğini bir araya getiren, bir nevi essay film'e imza attığı bu seri, sinemanın uzun yolculuğunu klasik belgesel kalıplarından mümkün mertebe sıyrılmak suretiyle anlatıyor ve sırtını her şeyden önce Cousins’in sinemaya olan tutkusunu yaslıyor; izleyicide de bu tutkunun karşılık bulmasını umuyordu. Cousins’in İstanbul Film Festivali’nin ismiyle müsemma bölümü Cinemania'de gösterilecek olan filmi Orson Welles’in Gözleri de benzer duygularla yapılmış bir belgesel. En başta söylemek gerekir ki Orson Welles’in Gözleri “konuşan kafalar”la dolu herhangi bir biyografik belgesel değil. Welles’in yaşamındaki kilometre taşlarını ardı ardına sıralamaktan ziyade, belirli bir hedefi koyuyor önüne Cousins ve çok daha mahrem bir alana çeviriyor kamerasını. Belgesel, Orson Welles’in dünyayı nasıl gördüğüne kafa yoruyor, Welles’in bu bakış açısını nasıl geliştirdiğini sorguluyor ve bir nevi zihninin kapısını aralamaya çalışıyor. Dev sinemacının çocukluk yıllarında annesinin aktivist kişiliği sayesinde politik görüşünün nasıl şekillendiğinden tutun, sokaktaki insanlarla nasıl ilişki kurduğuna ve yabancıları nasıl algıladığına dek birçok meseleye kafa yoran bir belgesel bu. İrlanda’dan Münih’e, Sevilla’dan Marakeş’e değin Welles’in yaptığı seyahatlerin ardındaki motivasyonun peşine düşüyor film. Yahut Welles’in Shakespeare tutkusunun… Bunları anlamak, aynı zamanda Welles’in filmlerini de daha iyi anlamaya vesile oluyor şüphesiz. Orson Welles'in Gözleri: Orson Welles'e Yazılmış Bir Aşk Mektubu Filmin en önemli sacayaklarından biri de Welles’in sanat eğitimi ve yaşamı boyunca durmak bilmeksizin yaptığı el çizimleri. Cousins, yıl yıl bu el çizimlerinin dökümünü çıkardığı özenli bir çalışma gerçekleştiriyor film süresince. Bu çizimlerin nerede, hangi şartlar altında ve hangi ruh hâlinde yapıldığını anlamaya çalışıyor; ayrıca filmlerdeki izdüşümlerini de analizlerine ekliyor. Örneğin sanat eğitimi için gittiği Chicago’nun, Welles’le özdeşleşen, karakteri yerden yukarıya doğru bir açıdan çektiği “kontra-plonje” adlı çekimlere ilham verdiğini söylüyor filmde. Gökdelenler şehri Chicago’da her daim kafasını kaldırıp yerden gökyüzüne baktığı için… Yine Welles’in yüz çizimlerinin çoklukla profilden yapılan çizimler olması, çizimlerinde çoklukla kendi yüzünü detayıyla çizmemesi, hatta genel olarak yüzlerin cepheden yaptığı çizimlerde hep silik olması da filmlerindeki Magritte etkisinin bir tezahürü olarak yer buluyor Cousins’in filminde. Film boyunca Welles’e dair çok sayıda kıymetli evrak, çizim ve ses kaydına ulaşan Cousins, yer yer kantarın topuzunu kaçırıp filmi bir hayran güzellemesine çeviriyor. Örneğin bütün filmi Welles’e yazdığı bir mektup gibi tasarlayan yönetmen, bir noktada hızını alamayıp Welles’in ağzından kendisine bir cevap mektubu da yazıyor. Film boyunca tek yönlendiricimiz Cousins olduğu için, onun kendini Welles’e duyduğu hayranlığın içinde yer yer kaybediyor oluşu seyir zevkini artırsa da, belgeselin dokusuna zarar veren bir özellik olarak kalıyor. Son kertede Cousins’in, Welles’le mesafesini koruduğu ve tezlerini tarihi dokümanlarla ispata giriştiği anlarda ondan alıştığımız tonda, etkileyici, yer yer sağaltıcı ve Welles’e dair ufuk açıcı saptamalara eriştiğini söylemek gerek. Bilhassa Welles’in aklını çok kurcaladığına ve filmlerine de, yaşamına da büyük damga vurduğuna inanılan “kral miti” hakkındaki bölüme sinemaya meraklı herkesin göz atmasında yarar var.

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Film boyunca tek yönlendiricimiz Cousins olduğu için, onun kendini Welles’e duyduğu hayranlığın içinde yer yer kaybediyor oluşu seyir zevkini artırsa da, belgeselin dokusuna zarar veren bir özellik olarak kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.05 ( 1 oy)
60

İrlandalı yönetmen ve yazar Mark Cousins, 2011 yapımı belgesel serisi Sinemanın Hikâyesi – The Story of Film: An Odyssey’le geniş kitlelere ulaşan bir isim. Cousins, film analizi ve sinema tarihçiliğini bir araya getiren, bir nevi essay film‘e imza attığı bu seri, sinemanın uzun yolculuğunu klasik belgesel kalıplarından mümkün mertebe sıyrılmak suretiyle anlatıyor ve sırtını her şeyden önce Cousins’in sinemaya olan tutkusunu yaslıyor; izleyicide de bu tutkunun karşılık bulmasını umuyordu. Cousins’in İstanbul Film Festivali’nin ismiyle müsemma bölümü Cinemania’de gösterilecek olan filmi Orson Welles’in Gözleri de benzer duygularla yapılmış bir belgesel.

En başta söylemek gerekir ki Orson Welles’in Gözleri “konuşan kafalar”la dolu herhangi bir biyografik belgesel değil. Welles’in yaşamındaki kilometre taşlarını ardı ardına sıralamaktan ziyade, belirli bir hedefi koyuyor önüne Cousins ve çok daha mahrem bir alana çeviriyor kamerasını. Belgesel, Orson Welles’in dünyayı nasıl gördüğüne kafa yoruyor, Welles’in bu bakış açısını nasıl geliştirdiğini sorguluyor ve bir nevi zihninin kapısını aralamaya çalışıyor. Dev sinemacının çocukluk yıllarında annesinin aktivist kişiliği sayesinde politik görüşünün nasıl şekillendiğinden tutun, sokaktaki insanlarla nasıl ilişki kurduğuna ve yabancıları nasıl algıladığına dek birçok meseleye kafa yoran bir belgesel bu. İrlanda’dan Münih’e, Sevilla’dan Marakeş’e değin Welles’in yaptığı seyahatlerin ardındaki motivasyonun peşine düşüyor film. Yahut Welles’in Shakespeare tutkusunun… Bunları anlamak, aynı zamanda Welles’in filmlerini de daha iyi anlamaya vesile oluyor şüphesiz.

Orson Welles’in Gözleri: Orson Welles’e Yazılmış Bir Aşk Mektubu

Filmin en önemli sacayaklarından biri de Welles’in sanat eğitimi ve yaşamı boyunca durmak bilmeksizin yaptığı el çizimleri. Cousins, yıl yıl bu el çizimlerinin dökümünü çıkardığı özenli bir çalışma gerçekleştiriyor film süresince. Bu çizimlerin nerede, hangi şartlar altında ve hangi ruh hâlinde yapıldığını anlamaya çalışıyor; ayrıca filmlerdeki izdüşümlerini de analizlerine ekliyor. Örneğin sanat eğitimi için gittiği Chicago’nun, Welles’le özdeşleşen, karakteri yerden yukarıya doğru bir açıdan çektiği “kontra-plonje” adlı çekimlere ilham verdiğini söylüyor filmde. Gökdelenler şehri Chicago’da her daim kafasını kaldırıp yerden gökyüzüne baktığı için… Yine Welles’in yüz çizimlerinin çoklukla profilden yapılan çizimler olması, çizimlerinde çoklukla kendi yüzünü detayıyla çizmemesi, hatta genel olarak yüzlerin cepheden yaptığı çizimlerde hep silik olması da filmlerindeki Magritte etkisinin bir tezahürü olarak yer buluyor Cousins’in filminde. Film boyunca Welles’e dair çok sayıda kıymetli evrak, çizim ve ses kaydına ulaşan Cousins, yer yer kantarın topuzunu kaçırıp filmi bir hayran güzellemesine çeviriyor. Örneğin bütün filmi Welles’e yazdığı bir mektup gibi tasarlayan yönetmen, bir noktada hızını alamayıp Welles’in ağzından kendisine bir cevap mektubu da yazıyor. Film boyunca tek yönlendiricimiz Cousins olduğu için, onun kendini Welles’e duyduğu hayranlığın içinde yer yer kaybediyor oluşu seyir zevkini artırsa da, belgeselin dokusuna zarar veren bir özellik olarak kalıyor.

Son kertede Cousins’in, Welles’le mesafesini koruduğu ve tezlerini tarihi dokümanlarla ispata giriştiği anlarda ondan alıştığımız tonda, etkileyici, yer yer sağaltıcı ve Welles’e dair ufuk açıcı saptamalara eriştiğini söylemek gerek. Bilhassa Welles’in aklını çok kurcaladığına ve filmlerine de, yaşamına da büyük damga vurduğuna inanılan “kral miti” hakkındaki bölüme sinemaya meraklı herkesin göz atmasında yarar var.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information