İlk filmi Polis’ten bu yana Türkiye sinemasında açtığı kendine has kanaldan ilerleyen Onur Ünlü ile bu hafta vizyona girecek filmi Put Şeylere’yi, sinema yapma pratiklerini, temelini attığı Demokratik Dramaturji kavramını, sektörün mevcut durumuna bakışını, gelecek projelerini ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Ünlü’nün 23 Kasım’da izleyiciyle buluşacak filmi Put Şeylere, konvansiyonel anlatı kalıplarını reddederek doğrusal bir hikâye akışı yerine belirli anlara odaklanıp cesur bir yapı kuruyor. Bu anlara yerleştirilen kavramlar üzerinden seyirciyi farklı bir deneyime davet eden filmin her yönüyle Onur Ünlü’nün imzasını taşıdığını söyleyebiliriz.

Söyleşi: Ecem Şen, Güvenç Atsüren

Deşifre: Sıla Şahinöz

Fotoğraf: Edze Ali

Ecem Şen: Filmin ortaya çıkış süreci nasıl gelişti?

Onur Ünlü: İlk başta Put Şeylere’yi, beşer bölümden oluşan 15-20 dakikalık filmler gibi tasarlayıp yazdım. Sonra beş bölümü birleştirip çektim ama filmde görmediğiniz birçok sahne var. Ayrıca elimde 15-20 dakikalık bu filmlerin montajı da var.

Ecem Şen: Bu beş bölümün yayınlanma ihtimali var mı?

Onur Ünlü: YouTube, iTunes gibi platformlara koymayı düşünüyoruz.

Ecem Şen: Filmi izlediğimde Put Şeylere’nin hikâyesini bir oturuşta çıkmış gibi değil de, zaman zaman düşündüğünüz, sizi etkileyen, bir kenara not alma ihtiyacı hissettiğiniz parlak fikirlerin bir araya gelmiş hâli gibi yorumladım.

Onur Ünlü: Ben, sinemanın bir hikâye anlatma sanatı olduğunu düşünmüyorum. Birtakım anlardan yapıyorum filmlerimi. Bu film için birtakım anlar vardı ama asıl olarak,  “Kız eve gelir ve babası, kendisini asmıştır.” gibi bir an görüyordum. Bir kız görüyordum, o sahneyi ve o anı görüyordum. Biraz oradan hareket ettim. Kanibalistik bir şeyler yapmak vardı kafamda fakat bütün filmi onun üzerinden yapmak cazip gelmiyordu. Çünkü daha önce çok yapılmıştı. Bir öykü olarak içinde olabilir mi diye düşünüyordum. Biraz ondan faydalandım. Filmi yazarken bir süre ara verdim açıkçası. Belli bir hikâye yoktu, sadece karakterler vardı ve o karakterlerin hikâyelerinin aşağı yukarı nereye gideceğini biliyordum. Aklıma hangisi geldiyse onu yazmaya başladım. Filmin adı Put Şeylere idi, o yüzden filmde bir put var. Başta put yoktu, sonradan bir tane put olsun diye düşündük. Kim puta tapar? Tabi ki de polis. Gerçekte olduğu gibi filmde de polisler puta tapıyorlar.

“Ben, sinemanın estetiğin değil etiğin konusu olduğunu düşünüyorum.”

Ecem Şen: Put Şeylere, Demokratik Dramaturji Hareketi’nin ilk filmi diyebilir miyiz?

Onur Ünlü: Demokratik Dramaturji diye uydurduğum kavram aslında iki şey üzerinden ilerliyor. 

İlki, ben sinemanın estetiğin değil etiğin konusu olduğunu düşünüyorum. Sinema, etik bir problemdir, estetik değil. Buradan bakınca var olan sinema ile orta sınıf arasındaki korkunç ilişkinin, aslında sinemanın kendisine geri dönerek çürüttüğünü düşünüyorum. Sinemanın, bir orta sınıf sanatı ve küçük burjuva sanatı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla küçük burjuva ahlakı ile bir yere varamayacağımızı varsayarak, aslında sinemadan çok da bir şey çıkmayacağı kanaatindeyim. Haksız da görünmüyorum. Teknoloji ile bağlantısından dolayı bir süre sonra sinema başka bir şeye dönüşerek yüz sene içinde yok olup gidecek. Başka bir şey olacak. Biz klasik sinema döneminde yaşıyoruz aslında. Sinemanın sonunu iyi görmüyorum. Çünkü Türkiye’nin çok ciddi bir ahlaki problemi var. 

İkincisi de bu metni dramaturjik olarak kurmayla ilgili şöyle bir şey düşündüm. Sen, bir şey yazarsın ve sende tutarlılık varsa yazdığın metinde de tutarlılık olur gibi bir iddiam var.

“Senaryo, nasıl çekersen çek çalışacak kuvvette olmalıdır.”

Ecem Şen: Ne kadar uçlarda gezinseniz de senarist olarak Onur Ünlü’nün anlattığı hikâyedeki tutarlılık, yönetmen olarak Onur Ünlü’nün sinemasına nasıl yansıyor? Bunu kurarken hikâyedeki gibi aynı aşamaları mı takip ediyorsunuz?

Onur Ünlü: Senaryoyu yazdığım için ben, aslında senaryoyu çekiyorum. Bazen sette bir rejisör olarak ne yapacağımı bilemediğimde, senaryoda ne yazıyorsa dümdüz şekilde direkt onu çekerim. Bu da beni hiç yanıltmaz çünkü senaryo ile sete çıktıysam, o senaryoya güveniyorum demektir. O senaryo kendi içinde bir şekilde çalışıyordur. Senaryo, nasıl çekersen çek çalışacak kuvvette olmalıdır. Ben, aşağı yukarı, belli oranlarda o kuvvette senaryoya ulaştığıma karar verdiğimde sete çıkıyorum. Sette sıkışırsam senaryoya yaslanıyorum her zaman. 

Bunun dışına çok fazla çıkmıyorum. Senaristliğimin, rejisörlüğümden daha ilerde olduğunu düşünüyorum. Fakat rejisörlüğümün de yavaş yavaş belli bir seviyeye çıktığını düşünüyorum. Giderek daha rahat hareket etmeye başladım. Genelde ne çekeceğimi bilirim ve sette bir şey aramam. Ama senaryoya her zaman daha fazla güveniyorum. 

Güvenç Atsüren: Put Şeylere bir film olarak sürekli kendi içinde dönüyor, tekrar tekrar benzer olayları görüyoruz. Bu durum, filmin senaryosunda da bu şekilde miydi, yoksa bu biraz kurgu maharetiyle ortaya çıkan bir durum mu? 

Onur Ünlü: Senaryo böyle aslında, montaj masasında çok fazla uğraşmadım. Şöyle düşünebilirsin: Şu masanın üzerindekiler senaryo olsun. Bu masa ve üzerindekiler var. Bu üzerindekileri nasıl koyarsan koy, aşağı yukarı aynı masa olmaya devam eder. Belki montajda ekleme ya da çıkarma yapmışımdır ama senaryoda ne yazıyorsa onu çektim, onu yazdım aslında. Yazması eğlenceliydi. Gerçekten ne zaman istiyorsan sahneyi orada bitiriyorsun. Daha sonra hangi karaktere geçmek istiyorsan ona geçiyorsun. Filmi de “bitti” dediğimde bitirdim ama daha da devam edebilirdim. Orada öyle bir sarmal durum var ki daha da uzatabilirsiniz. Aynı karakterler ve aynı durumlarla, bu hikâyeyi sayfalarca yazabilirdim. Sonsuza kadar uzatabilirdim. Çünkü bir makine kurduğun zaman kendi kendine çalışıyor. 

“Bir sanat eseri, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin olur ama doğru ya da yanlış olmaz.”

Ecem Şen: Senaristlik ve yönetmenlik arasındaki dengeyi kurma hâlinde sormak istediğim biraz da beş bölüm hâlinde tasarlanması ve son hâlinde birçok sahneyi görmememiz dolayısıyla filmin anlaşılmasının daha zorlaşmış olmasından bahsetmeniz.

Onur Ünlü: O işin şakası. Onu izlediğinizde, yine ne izliyorsanız aynı şeyi hissedeceksiniz. Bunu planlayarak yazdım ben zaten. Yani buradan bazı yerleri çıkardım ve kalanlarla bir şey yaptım, gibi bir durum değil. Zaten başından beri öyle planlayarak yazdım. Mesela filmin beş tane bölüm sonu var ve o bölüm sonları, aslında yine o bölümlerin de sonları. Filmin içinde sekans sonu gibi çalışıyorlar diyelim. Başından itibaren öyle yazdım. Karakterle ilgilendim daha çok. Bir çeşit şiir dramaturjisi kullandım aslında. Kapalı yerler ve tekrarlar çok var, tıpkı şiirdeki gibi kafiyeye denk gelecek şeyler var. Açık anlamlar da var, kapalı anlamlar olduğu kadar. Burada önemli olan şey, sinema seyircisinin, daha doğrusu insanın, doğası gereği analitik düşünüyor olması. Eser üretenle üretmeyeni, esere muhatap olanla olmayanı, birbirinden temel olarak ayıran şey, aslında bu düşünme biçimi. Eserle daha fazla iç içe olanlar, hisleriyle daha fazla hareket ediyorlar, hareket etmeliler. Dolayısıyla bir esere tamamen analitik kafayla bakarsanız, oradan bir sonuç çıkartamazsınız. Çünkü bir sanat eseri doğru ya da yanlış olmaz. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin olur ama doğru ya da yanlış olmaz. Oysa analitik bakışta, doğru ya da yanlışa ulaşırsın. Seyircinin, özellikle orta sınıfın, dünyayla ilgili ilerde biraz daha düşündüğünde, etik bir probleme dönüşen temel mevzusu budur. Fazla analitik bakarlar. 

Filmin şakası da bir yandan bu aslında. Analitik şekilde bakıldığında çözülecekmiş hissi veriyor ama ortada çözülebilecek bir şey yok. Bu hikâyeler hiçbir şekilde birbirine bağlanmıyor, çünkü öyle hissettim ve öyle yaptım.

Ecem Şen: Film, bütün olarak değerlendirmenin yanında parça parça kıymetli söylemler de içeriyor. İzleyici olarak beni, sadece “o ana” bakmaya yönlendiriyor. Giriş-gelişme-sonuç olarak bütünsel bir anlam  aramaktan ziyade, ben o anlardan bir hissiyat çıkarmaya çalıştım. 

Onur Ünlü: Bir şiirden kastım tam olarak bu. Şiir de böyle bir şeydir.

Ecem Şen: Peki, Demokratik Dramaturji kavramı buna mı tekabül ediyor?

Onur Ünlü: Evet, buna tekabül ediyor. Daha çok bu analitik bakışa, aklın dışına çıkmadan alternatif bir şekilde yaklaşmak olarak tanımlıyorum. Var olan anlatma biçimi artık beni çok sıkmıştı. Bunu çok iyi bilmiyor muyuz zaten? Sürekli niye aynı yerimizi tatmin etmeye çalışıyoruz içimizde? Tatmin olması gereken başka uçlar var ve o uçlar, bizde hep kapalı. Özellikle orta sınıfta olanlar, algının o kısmıyla hiç ilgilenmez, çünkü orası risklidir, çünkü orayı açarsa hayatta başka riskler alması gerekir. O riskleri almamak için, o algıyı hiç açmaz kapatır. Olaya her zaman doğrudan analitik bir yerden bakar. 

Bu film, birazcık burayla da uğraşır. Bir de film yapmak için mutlaka Kültür Bakanlığı’na veya yabancı fonlara ihtiyaç yok. Gidip kimseden para dilenmeye ihtiyacımız yok. Gerçekten düşük maliyetlerle bir film yapılabilir. Biraz bu aslında yeni film yapmak isteyen insanlara cesaret versin diye yaptığım bir şey. Üç-beş kişi film çekmek için bir araya gelip parayı toplayamıyorsanız, bu işe hiç girmeyin daha iyi. Çünkü film eşittir paradır, çünkü film eşittir zamandır ve zaman da para demektir bir filmin yapım süreci açısından. Asıl maliyet zamandır. Film çekmek bir yandan o kadar da zor bir şey değil. Film yapmak isteyen üç genç bir araya gelip 250-300 bin lira bulamıyorsa başka şeylerle ilgilensinler. Resim yapsınlar, yazsınlar; kağıt-kalem masrafı yok. Uçurtma yapın ama sinemaya bulaşmayın. O kadar da değil yani. Ama bir yandan o kadar zor da değil.

Ecem Şen: Filmin sanki, bir şeyler başlamamışken ya da bitmemişken gerçekleşiyormuş gibi bir hâli var. Hep bir arada kalma durumu var. Bunun daha ziyade kurguyla sağlandığını, kurgusal olarak hikâyelerin sıralanmasıyla ilgili bir durum olabileceğini düşündüm. Sinemada lineer bir akışla, bunu sağlamanın yöntemleri üzerine de fikir yürüttünüz mü proje esnasında?

Onur Ünlü: Bunun üzerine düşünmedim ama düşünürsem böyle bir şey tabii ki de çıkar. Ben bir şey buldum ve bulduğum şeyi dünyada ilk defa ben yapıyorum, diye bir iddiada bulunmuyorum. Benim kendi kendime geldiğim bir nokta bu. Dünyanın bir sürü yerinde, bir sürü şey yapılıyor.

Buraya gelen insanlar, kendi içlerindeki meseleyi takip edip bunu yapıyorlar. Doğal olarak bunu yapanlar, seyredenlerden daha önde, çünkü seyirci arada bir geliyor filmi seyrediyor. Oysa ben, hayatımda sadece bunu düşünüyorum. Dolayısıyla daha fazla düşündüğüm için zihin olarak bu süreçle ilgili seyirciden daha ilerdeyim. Bu yüzden zaman zaman seyirciyle anlaşamıyoruz, çünkü seyircinin hazırlığının olmadığı şeylerden bahsediyorum ben. Mesela boks maçında, dize vuruyorum, dizine vurulmasını hiç beklemiyor. Normalde boks maçında böyle bir şey olmaz ama ben bunu yapıyorum. Ben, yeni bir dövüş tekniği geliştiriyorum. Seyirci bunu anlayana kadar film bitiyor ve o sırada yediği dayaktan hoşlanıyorsa seyirci bunu seviyor, hoşlanmıyorsa filme söylenmeye başlıyor. 

“Put Şeylere en kişisel filmim.”

Güvenç Atsüren: Filmde bir sürü gönderme var. Bir şekilde bu göndermeler bize ulaşıyor ama bütün olarak baktığımızda, hiçbirinin net bir şeye hizmet etme gibi bir durumu yok. Bunu orta sınıfın anlam arayışına ve sanata anlam yüklemesiyle ‘dalga geçme’ olarak algılayabilir miyiz? Ben, bütün film boyunca bunu bu şekilde algıladım. 

Onur Ünlü: Alabilirsin. Burada bahsetmemiz gereken iki şey var: İlki, buradaki karakterler bunlardan bahsedebilecek karakterler ve dolayısıyla bundan bahsediyorlar. Bu karakterlerin yaşadığı yerler, benim kendi yaşam alanımın içinde olan yerler. Ben de günlük hayatta Deleuze’den bahsediyorum konuşurken, dolayısıyla karakterim de bahsediyor. Onu artistik olsun diye koymuyorum. Aslında filmde tartışılan mevzuların tamamı, benim kişisel mevzularım. Benim mevzularımın bir kısmı bunlar. 

Ben, Hikmet Şimşek’in formaldehit kazanında çürüyen cesedini ve bunun üzerinden organ bağışını, rüyasında eşinin onu görmesini yıllardır düşünüyorum. Tuhaf bir şey bence. O sırada öyle denk geldi ve yazdım. Onları yazmak için sahneyi yazmazsın. Ben böyle diyalog yazmıyorum, karakterler konuşmaya başlıyorlar ve öyle gidiyor. Yazarken mevzu o konuya geldi. Oradaki mevzuyu, Aristo metafiziğine bağlaması durumu, çok da tesadüfi bir şey değil. Orada bir bağlam var ama o bağlam çok açık değil, kapalı bir bağlam. Şiir gibi dememin sebebi de biraz bu aslında. Bu durumun, biraz bana kalmış bir tarafı var. 

Film de çok kişisel. Put Şeylere en kişisel filmim. Bu sefer de böyle bir şey yaptım. Çünkü bu benim filmim. Seyircinin her şeyi anlamak istemesini anlıyorum ama her şeyi de anlayamaz. Bu durum, seyirciyi aptal yapmadığı gibi beni de akıllı yapmıyor. Durum bu. Seyirci fazla alıngan. Bu da orta sınıf kompleksi. Sinemanın etik bir problem olduğunu söylemem aslında bununla ilgili bir şey. Orta sınıf ister ki sadece kendisinin düşündüğü kadar düşünülsün, ondan daha fazla kimse düşünmesin, herkes aynı anda başarısız olsun ya da herkesin tuttuğu takım yenilsin. Orta sınıf olumlu bir şey düşünmez, çünkü oradan çıkacak bir şeye enerjisi yok. Enerjisi olsa, onu düşünürdü zaten. Onların alışkanlıklarına göre hareket etmek zorunda değiliz.

Sinemada, herkesin üzerinde daha önce düşündüğü veya tartıştığı şeylerden bahseden filmler daha çok seviliyor. Daha kolay anlaşılıyor, daha kolay empati kuruluyor ve bunu da orta sınıf yapıyor. Afişteki yapraklardan belli filmde ne olacağı. Oscar’da ödül almanın yolları başka, Cannes’da ödül almanın yolları başka. Fonları verenler de bunlardan bahsediyor. Çok güzel bir sistem kurulmuş ve herkes tatlı tatlı devam ediyor.

Kimse beni anlamaya çalışmak zorunda da değil, bunun farkına vardım ben; anlamayacak bir şey de yok zaten. Ben kendim için bunu yapıyorum, onlar için yapmıyorum. ‘Onlar’ dediğim benim dışımda kalan herkes. Onlar demek, dünyanın benden sonra geri kalan kısmı demek. Sadece ben bu taraftayım.

Ecem Şen: Hiç aynı tarafta olduğunuz oluyor mu?

Onur Ünlü: Oluyor, o zaman da reyting alıyoruz zaten. (gülüyor) Mevzu bu değil. Ben, bunları özellikle bir şeylerden dolayı yapmıyorum. Dışarıdan bakıldığında tuhaf gelen şey, bana normal geliyor. Benim için o şey normal. Bazı durumlar, bana o şekilde ifade edilebilir geldiği için ben öyle ifade ediyorum. Değişik olsun diye yapmıyorum. Değişik olsun diye bir şey yapılmaz zaten. Böyle anlatmak bana çok mantıklı geliyor. Yarattığım evren içerisindeki mantık böyle işliyor çünkü.

Ecem Şen: Put Şeylere’nin ilk gösterimi Ulusal Yarışma kapsamında gerçekleştirildi. Ancak siz bu konuda aslında filmi biraz daha bekleteceğinizi ve sinemanın ne olduğu/ne olması gerektiği ile ilgili söylemlerinizle birlikte ilerleyeceğinizden bahsetmiştiniz. Böyle bir plan varken, filmin galasını Ulusal Yarışma’da gerçekleştirme kararı nasıl gelişti?

Onur Ünlü: Evet, ben biraz daha çalışıp, daha derli toplu bir şey yapmak derdindeydim. Ulusal Yarışma mevzusu olunca, katkı olsun diye filmi orada gösterdik. O zaman film hazır bile değildi, hatta filmin sesi bile yoktu. Oradaki gösterimde ben bunu söyledim zaten.

Benim ne yapmak istediğim, ben öldükten sonra ortaya çıkan bir şey olacak galiba. Çünkü ben yaşadığım sürece, gittikçe daha önce yaptığım şeylerin tersini de yapıyorum. Kendi kendini sınayacağın anlar çıkıyor ortaya. Dolayısıyla ortada böyle bir durum var. Ne olacağını bilmiyorum ama denemeye devam edeceğim. Ben, hep aynı filmleri yapamam. Bir yol bulup oradan devam etme fikri bana cehennem gibi geliyor. 

Ecem Şen: Filmle ilgili en sevilen detaylardan biri, Jakuzi’nin ‘Koca Bir Saçmalık’  parçasının kullanılmış olması. Bunun keşfedilmesi ve filmde kullanılma aşaması nasıl oldu?

Onur Ünlü: Erkan Tunç, yönetmen bir arkadaşım. Erkan, böyle bir şarkının filme uyacağını söyledi ve oldu hakikaten. 

Ecem Şen: Filmdeki şiir de sanırım Erkan Tunç’un Martı filminden.

Onur Ünlü: Filmdeki şiir, benim eskiden çok sevdiğim bir şiirdi. Ben bu senaryoya çalışırken, Erkan fragmandan bir kesit göndermiş ve bu şiir, fragmanda geçiyordu. Aldım hemen filme koydum mesela, çok hoşuma gitti. Basit şekilde olsa da, o şiirin orada olmasını istedim. Çok karmaşık bir şey değil. O şiirin filmde olmasını istiyorsam, bir şekilde koyuyorum.

Normalde bir metin olarak şiiri filme koymak risklidir. Acayip handikaplıdır. Şiir, kitabının dışında nerede okunursa okunsun, mutlaka geyiğe bağlanıyor. Her şey korkunç bir hâle geliyor. Bir şekilde bunu dengelemen lazım. Bir şiiri sesli okumak böyle bir absürtlük barındırdığı için o şiiri olabilecek en absürt sahnede kullanarak bir denge yakalamaya çalıştım. 

“Seyirci ile iletişim kurmaya çalışıyorum. Sürekli onları oyunun içine katmaya çalışıyorum.”

Ecem Şen: Filmin içerisine yanlışlar yerleştirme ve seyircinin, izlediğinde buna inanması hâli, orta sınıfa yöneltilen bir eleştiri olarak algılanabilir mi?

Onur Ünlü: Benim filmlerim, üzerine emek harcanmış büyük trol hareketleridir. Bunu, bu şekilde okuyabilirsin. Seyirciyi trollemek için yapılmış bir şey bu. Bunu filmin içine koymam, benim aslında hâlâ seyirciyle bağ kurmaya çalıştığımı gösteriyor. Seyirciyi sevdiğimi ve onu ciddiye aldığımı gösteriyor.

Seyircinin, filmimle ilgili söylediği şeyi umursamıyorum demek, o demek değil. Seyirciyi, tabi ki de umursuyorum çünkü film yapıyorum, bir şey söylemeye çalışıyorum. Hiç sebep yokken bunun için bir sürü para harcıyorum. Ben, bunu kendi kendime yapıyorum. Dolayısıyla, seyirci ile iletişim kurmaya çalışıyorum. Sürekli onları oyunun içine katmaya çalışıyorum. Trol gibi gözüken hareketlerin altında ufak şeyler var. Madem filme geldin, bu detaylara bak. Seyirciyi ciddiye aldığım için bunları yapıyorum. Çünkü ben de bir orta sınıf mensubuyum.

Ecem Şen: Son dönemde, hızlı film üretmeniz çok konuşuldu. Son bir yılda dört film çektiniz. Genele – yani sizin dışınızda kalan ‘onlara’- baktığımızda, film üretme sürecinin çok daha uzadığını görüyoruz. Siz, bu durumu hangi aşamada hızlı olmanıza bağlıyorsunuz?

Onur Ünlü: Ben televizyon seyretmiyorum ve bu, bana çok zaman kazandırıyor. Bir de ben senarist olarak yetiştim piyasada. Yönetmenlik yapmadan önce 10 sene senaristlik yaptım. Böyle ciddi bir çalışma alışkanlığım ve hızım var. Çok fazla senaryo yazdım ben. Dolayısıyla alışkanlık kazandım, bende bu tür bir refleks gelişti. Aklıma fikir geldiği zaman, o fikri çok hızlı bir şekilde senaryoya dönüştürebiliyorum. Bir de aynı anda bir sürü şeyi düşünüyorum. Dolayısıyla kafamın içinde bir sürü an birikiyor, onlardan uygun olanları toplayıp yapılmışın içine koyuyorum. Bir çeşit oyun gibi ve böyle yapmak, benim hoşuma gidiyor. Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum. Çok karmaşık bir şey değil.

Benim bir tane numaram var, o da cesur olmam. ‘Başarısızlık’tan korkmam. Kötü film yapmaktan korkmam, sonra da iyi film yaparsın bir şey olmaz. Kime göre kötü yaptın? Kötü film ne? O da benim için bir tecrübe. Ben o tecrübeden istifade ediyor muyum? Evet. Demek ki sorun yok. 

Ben, bir senede 3 film yapıyorum. Lütfen, eğri oturup doğru konuşalım. 3 senede bir film yapanların filmlerini de görüyoruz. Ne oluyor yani? Ben çok hızlı ve kötü filmler mi yapıyorum? Görmüyor muyuz bu filmleri, bence görüyoruz. Her yönetmen, 3 senede başyapıt üretiyor da ben, çok ve kötü filmler mi yapıyorum? Bakkala gidip, bugün bakkalı açtınız mı diye soruyor musunuz? Sormuyorsunuz. Ben, yönetmenim ve film yapıyorum. Film yapmaktan başka ne yapacağım? Gidip Almanya Film Fonu’ndaki adamın insafını mı bekleyeceğim? Ben beklemem. Bunun bana maddi ve manevi ciddi bedelleri oluyor. 

Güvenç Atsüren: Filmin dağıtım sürecinden bahsetmek istiyorum. Daha fazla salonda gösterilen filmler daha fazla izleniyor. Bu, bir gerçek. Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, 26.880 seyirci tarafından izlendi. Manyak, 7.680 seyirci tarafından izlendi. Bu sayılar size ne söylüyor? 

Onur Ünlü:  Ben filmi bekletmiyorum. Bazı filmlerin yapımcısı benim, bazılarının değilim. Kırık Kalpler Bankası, Ay Yapım filmi. Dolayısıyla Ay Yapım, filmi bekletiyor. Vizyon tasarrufu tamamen onda, çünkü filmin yapımcısı o. Film ekonomik olarak yapımcınındır ve onun bir hesabı ya da bildiği bir şey vardır. O sebepten filmi bekletiyordur. Ben, ona bir şey diyemem. Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’un prömiyerini Adana’da yaptık, sonra mayısta vizyona girdi. Manyak’ı ben yapar yapmaz vizyona soktum. Put Şeylereyi de unutmuşum, arada kaynamış. Bu ayın sonunda vizyona girecek.

Ecem Şen: Bu filmleri üretirken, doğal olarak izleyiciyle buluşturmak istiyorsunuz. Filmlerin beklemesi, vizyonla ilgili bazı problemlerin ortaya çıkması ya da vizyon tarihinin ertelenmesi, sizin film yapma şevkinizi etkiliyor mu?

Onur Ünlü: Hayır. Topal Şükran’ın Maceraları diye bir film yaptım ben. Geçen hafta post-prodüksiyon aşamasını da bitirdim. Artık o film benim için bitti. Bundan sonra o film, belki festivale gidecek, belki başka bir şey olacak, belki de iki sene sonra vizyona girecek.

Ben, şu anda bir-iki senaryoya birden çalışıyorum ve şu anda yeni filmler benim için onlar. Topal Şükran’ın Maceraları, artık benim için yok. Daha onu düşünemem ben. Yemeği yedim ve doydum. Benim için kişisel ve olağanüstü bir süreçti. Bu filmi yapmak bana çok şey kazandırdı ama film bitti. Bundan sonra ne olacağına bakacağız. Ben, artık onunla ilgilenmiyorum.

Mesela biz Put Şeylere’yi konuşuyoruz. Ben bunun üzerine yeni bir şeyler yapmışım. Film vizyona gireceği için geçen gün filmi seyrettim ve gerçekten tuhaf bir filmmiş, şaşırdım yani. Ben de şimdi o kafadan çıkmışım. Başka bir yere gelmişim. İleri ya da geri anlamında değil, başka bir yerdeyim şu an. ‘Ben ne yapmışım? Bu filmi yapmama ne gerek vardı?’, dedim kendi kendime. Ama o sıradaki ruh hâlim, bana onu yaptırdı. Çok basit değil mi? O sırada öyle birisiydim ve onu yaptım.

Ecem Şen: Peki yemeği yediniz ve doydunuz, o yemeğin fotoğrafını da paylaşmak istemiyor musunuz?

Onur Ünlü: Sırası gelince paylaşıyorum. Ben onunla ilgilenmiyorum, ona olan ilgim bitiyor artık. Ben, bir tane film yapıp üç sene o filmi düşünemem. Ben, o filmlerle yaşayamam artık yani. Bu çok mantıklı değil mi? 

Ben, 20-25 yaşları arasında şiirle uğraştım. Oradan gelen bir yaklaşımım var. Bir tür edep diyelim buna. Bir şiiri yazarsın, o bir tecrübedir. Sonra bir dergiye verirsin, dergide yayınlanır. O şiir yayınlandığı anda artık o gider. Dolayısıyla ben, bu filmi Ulusal Yarışma’da gösterdim ve benim dışımdaki birisi bu filmi gördü, artık bu film benim değil. Benim dışımda bu filmi, orada 300 kişinin seyretmesi ile 3000 kişinin seyretmesi arasında  -işin ekonomik tarafını bir kenara bırakırsak- gerçekten çok bir fark yok. O kutuyu açtım, içinden çıkan çıktı artık. Biraz böyle hissediyorum.

“Benim filmlerimde komik anlar var ama ben, hiçbir zaman bir komedi filmi çekmedim.”

Güvenç Atsüren: “Eski yaptığım şeyleri yapmak istemiyorum, yeni şeyler deniyorum” dediniz. Ama seyircinin de, Onur Ünlü’den yüksek bir beklentisi var. Leyla ile Mecnun’dan gelen bir beklenti bu.

Ecem Şen: Sinemada komedi yapmak istemediğinizi de belirtiyorsunuz. Bu durum, filmlerinin izlenmesine ve dağıtıma yansıyor mu?

Onur Ünlü: Ben, sinemada komedi yapmadım. Benim filmlerimde komik anlar var ama ben, hiçbir zaman bir komedi filmi çekmedim. Çok zorlarsak, Güneşin Oğlu’na bir komedi diyebiliriz. Onu da izleyince komik olduğunu fark ettim. İki gözüm önüme aksın, ben farkında değilim bir komedi filmi yaptığımın. Sette oyuncular gülüyordu ama neye güldüklerini anlamıyordum. İzlediğim zaman fark ettim komik olduğunu. Ben, komedi filminin nasıl yapılacağını bilmiyorum.

Güvenç Atsüren: Dönüp dolaşıp seyircinin ne beklediğine bağlanıyor olay.

Onur Ünlü: Seyircinin beklediği şeyi yapmam. Birisi istiyor diye bir film yapılır mı? Yapılmaz. Bu, edebe aykırı bir şey.

Ecem Şen: Ama bu en nihayetinde filmin dağıtıma yansıyordur.

Onur Ünlü: Evet, yansıyor. Manyak, sinemada 7680 kişi tarafından izlendi.

Mesela şimdi kafaya bir şeyi taktım. Onun üzerinde çalışıyorum. O da sanırım biraz komik olacak. Ona da ‘melankolik komedi’ diye bir tür oluşturdum. “Ölürsem Yaşayamam” diye bir şey yazıyorum şimdi. Komik olabilir, biraz Güneşin Oğlu’nun kuzeni olacak gibi. Biraz ona benzeyecek gibi duruyor ama ben, yine komik olsun diye yazmıyorum. Böcek ilaçlaması yapan bir adamın hikâyesini anlatıyor film. 

Ecem Şen: Demokratik Dramaturji hareketi devam edecek mi?

Onur Ünlü: Bilmiyorum. Ekonomik olarak biraz para kazanmam lazım. O yüzden Demokratik Dramaturji biraz bekleyebilir. Onun üzerine düşünmeye devam etmeyi düşünüyorum. Ben, bu hareketle ilgili Ot Dergisi’ne “Sivil Sinemaya Giriş” isminde bir yazı yazmaya başlamıştım. Orada biraz bunu anlatmaya çalışıyordum. Aslında “sivil sinema” diye bir şey var.

Sivil sinema, basitçe burnunun dikine gitmektir. Seyirciyi, dağıtımcıyı, fonu ve giderek her şeyi bir kenara bırakıp, peşine takıldığın şeyin peşinde gitmekte ısrar etme hâlidir. Sivillik diye ben buna diyorum. Kendin dahil, senin dışında gelişen bütün etkilerden azade kalmanın bir yolunu bulup, doğrudan o keşif anının peşine takılıp, o anı her şeyden korumakta ısrar etme durumuna sivillik diyorum. Buradan ortaya çıkacak dramaturjinin ve filmin de, yeni bir sinemaya doğru gideceğini düşünüyorum. 

Ecem Şen: Topal Şükran’ın Maceraları bunun içerisinde mi? 

Onur Ünlü: Topal Şükran, tam bir manyak. Topal Şükran, “punk is not dead” yani.

Ecem Şen: Topal Şükran’ın Maceraları’ndan biraz bahsedebilir miyiz?

Onur Ünlü: Ben, Manyak’ı çektim. “Onur Ünlü, Gerçek Kesit Manyak’ı çekse nasıl olur?” sorusunun cevabını seyirci bu filmde bulamaz, çünkü ben bu filmi Gerçek Kesit konseptinde çekmeye çalıştım. Fakat “Onur Ünlü, Gerçek Kesit Manyak’ı çekse nasıl olur?”  sorusunun cevabı, aslında Topal Şükran’ın Maceraları. Çünkü o, bir Gerçek Kesit hikâyesinden esinlenildi. Ben bunun üzerine hikâyeyi kurdum. Sonra senaryoyu yazmaya başladım. 

Ecem Şen: Senaryoyu yazmak ne kadar sürdü peki?

Onur Ünlü: Yazmakta bir şey yok, bir haftada yazarsınız filmi. “Yazması kalmak” diye bir şey var ya, asıl sorun oraya gelmekte. Yoksa senaryo yazmakta bir şey yok. Ben, televizyon işi yaparken bir gecede yazıyorum senaryoyu. Senaryonun başına oturana kadar çok zaman harcıyorum. Senaristlerin, genelde senaryo yazarken boğuştukları şeylerle, ben önceden boğuşuyorum. Dolayısıyla yazmak gerçekten kolay. Küçümsediğim için değil, sakın yanlış anlaşılmasın. Yazma sürecindeki enerjiyi, ben önceden harcıyorum ve bu yüzden geriye hiçbir şey bırakmıyorum. Onun için yazması kalıyor. 

Bu filmi yazmaya başladım, sonra baktım ki filmde kimse konuşmuyor. Sonra başa dönüp diyalogsuz olması üzerinden tekrar hikâyeyi düzenledim ve dallanıp budaklandırmadan senaryoyu bitirdim. Yazdık ve çektik. İzlerken insan, ilk başta bir 10-15 dakika bocalıyor ama sonra alışıyorsun. Bir yerden sonra filmde diyaloğun olmaması, bir özellik olma durumunu yitiriyor. 

Ecem Şen: Peki bu durum, oyuncu yönetimine nasıl yansıdı?

Onur Ünlü: İyi oyuncularla çalışıyorsun ve onlar da iyi oynuyor. Şükran’ın hikâyesini, biz yıllardır Demet Evgar ile konuşuyorduk. Kafamda çok uzun yıllardır olan bir hikâye bu. Bir fikri bulup hemen yazmaya başlamıyorum. Yıllar içinde yavaş yavaş birikiyorlar. Demet, çok istiyordu zaten. Biraz da Demet’in dizi tarihlerine göre çekim takvimini ayarladık. Dizisi bittikten sonra Demet’in bir boşluğu vardı ve o arada filmi çektik. Eğer o arada çekemeseydik, ben Demet’i beklerdim. Bu filmi, Demet’ten başka birisiyle çekmezdim. 

“Bir şiiri anlayamazsın ama o şiir sana geçer.”

Ecem Şen: Peki seneye bekleseydiniz, o sırada başka bir film çeker miydiniz?

Onur Ünlü: Bu sene bir film çekeceğim zaten. Ölürsem Yaşayamam’ın üzerinde çalışıyorum. O da yıllardır düşündüğüm bir hikâye. 

Ecem Şen: Son olarak Put Şeylere ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Onur Ünlü: Put Şeylere, zor bir film. Seyircinin, kabul edeceği türde bir film değil pek. Daha önce böyle bir şey izlememiş olacaklar. Yeniye tahammülün zor bir şey olduğunu biliyorum. Seyirci, daha az analitik kafayla bakarsa bu filmden zevk alır. Bir şiiri anlayamazsın ama o şiir sana geçer. Şiiri anlamak ne demek? Bu film de böyle bir şey.  Hikâyede bir sürü dolambaçlı ve tuzaklı yer var. Hikâyeyi anlayamazlar belki ama hissederler. Put Şeylere için bunu söyleyebilirim.

Ecem Şen: Teşekkür ederiz.

Onur Ünlü: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi