Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Ömer Kavur, Türk sinemasının okullu ilk yönetmenlerindendir. Sinema eğitimini aldığı Fransa’da döneme hâkim Yeni Dalga-Nouvelle Vague akımının etkisi sinema diline yansımış, bu durum onun Türk sinemasında özgün bir yere oturmasını sağlamıştır. Kavur sinemasına hâkim olan dil, Yeşilçam sineması anlatı geleneğinin dışındadır. Kimi zaman onunla yakınlaşsa da hiçbir zaman bu akımın içinden filmler üretmemiştir. Gerek sinemasının finansmanı, gerek içeriğiyle dönemin Yeşilçam sineması geleneğine bir alternatif oluşturur Ömer Kavur sineması. Bu durum, daha ilk filmi olan Yatık Emine’de hemen fark edilir.

Kendi duygu ve düşüncelerini özgün bir üslupla anlatmayı başarmış yönetmenlerden biri olan Ömer Kavur, bu özelliğiyle “auteur” yönetmenlerden biri olarak nitelenmiştir. Auteur kuramı- Politique des auteurs, Fransız Yeni Dalga sinemacıları arasında gelişmiş, temelinde yaratıcı yönetmenin kişiselliğini barındıran bir anlayıştır. Kuramın ortaya çıkmasında Fransız sinema yazarı ve kuramcısı Alexandre Astruc ile ünlü Cahiers du Cinéma dergisi kurucularından Andre Bazin’in fikirleri etkili olmuştur. Gelişmesinde hem bir sinema yazarı hem yönetmen ve senarist olan François Truffaut’un payı vardır. Fransız Yeni Dalga sinemacıları arasında karşılık bulan Auteur kuramda, üretilen filmde yönetmenin ağırlığı hissedilir. Her film, onu çeken yönetmenin kişisel bir imzası niteliğini taşır. Bu bakış belirlenmiş kalıpları kıran, yeni açılımlar yaratan, özgün bir bakıştır. Denilebilir ki Yeni Dalga sinema akımının temelinde beylik kalıpları kırarak yeni bir dil yaratan, her biri ayrı özgünlüklere sahip auteur yönetmenler vardır. François Truffaut, Jean-Luc Godard, Claude Chabrol, Alain Resnais ve Agnes Varda gibi isimleri bu akımın başlıcaları arasında saymak mümkündür. Auteur kuramla birlikte Yeni Dalga sinema akımının hayat bulup biçimlenmesi, 1950’li ve 60’lı yıllara rastlar. Bu dönem, tam da Ömer Kavur’un sinema eğitimi almak için Paris’e gittiği yıllara tekabül eder. Haliyle Kavur’un kendisi de bu akım ve kuramdan etkilenmiş, Paris dönüşü Türkiye’de başladığı sinema deneyiminde auteur bir yönetmen olarak Yeşilçam dışı sinemanın önemli bir parçası olmuştur.

Ömer Kavur sinemasının temelinde bireyler vardır. Bu bireylerin çoğu ya toplum tarafından dışlanmıştır ya da bir seçim olarak yalnız kalmışlardır. İlk film Yatık Emine’deki “düşmüş takımından” Emine’den, son film Karşılaşma’nın başkarakteri Sinan’a kadar yalnızlık ve dışlanmışlık karakterlerin ortak özelliğidir. Her biri esasında özerk kimliklerini kurmaya ya da ona ulaşmaya çalışan karakterlerdir. Toplumsal normlar, bu karakterler için içselleştirilmesi zor yapıları oluşturur, bu yüzden uyumsuzluk, dolaylı ya da doğrudan bizzat toplumsal baskıyı getirir. Karakterlerin kimi Zebercet örneğinde olduğu gibi uzlaşmaz bir şekilde intihara meylederken, kimisi ise toplumsal norma uygunlaşmayı seçer; Yusuf ile Kenan kardeşlerin yaptığı seçimlerde olduğu gibi. Kavur sineması karakterlerinin önemli bir ortak özelliği de her birinin yabancılaşmanın farklı boyutlarını yaşıyor oluşlarıdır. Kentli ya da taşralı olsun hepsinin sancısını çektiği bir takım varoluşsal kaygıları vardır; Gece Yolculuğu’ndaki yönetmen Ali ya da Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ndeki kasabalı Fuat, hiçbir yere ait olmayan arayış içindeki bireylerdir.

Yolculuk, onun sinemasındaki en belirgin tema olarak karşımıza çıkar. Aşağı yukarı bütün karakterler bir yerden başka bir yere hareket halindedir, fiziksel yolculuklara içsel yolculuklar eşlik eder. Değişim, dışsal olduğu kadar içseldir de. Bunun yanı sıra arayış, iletişimsizlik ve yabancılaşma, zaman, ölüm, sevgi/sevgisizlik, cinsiyet, iktidar, ahlak, tasavvuf, varoluş gibi kavramlar belirginleşen diğer temalardır.

Yaşamı boyunca 13 uzun metraj film çeken Ömer Kavur’un sinemasını üç döneme ayırmak mümkündür. 12 Eylül askeri darbesine kadar olan ilk dönem, yerli sinemada o dönem etkisini hissettirmekte olan toplumsal gerçekçilikle ilişkilendirilebilir. Filmlerin konu ve işlenişleri, bu akımın karakteristiğine uygundur. Askeri darbenin yarattığı sindirilmişlik ve yılgınlık ortamı, onu politik konulardan uzaklaştırarak ticari bir yönelime sokar. Bu dönem filmlerinde ticari Yeşilçam sinemasıyla uzlaşım halindedir. Mesleki bir zanaatkârlık söz konusudur, üretilen filmlerin niteliği bu ticari forma göre şekillenir. Türk sinemasında bir zirve olarak addedilen Anayurt Oteli’yle başlayan süreç, onun kendini daha çok bulduğu ve ifade ettiği olgunluk dönemidir. Bu filmle birlikte Kavur, daha kişisel bir sinema yapmıştır. Sinema yolculuğundaki en nitelikli yapıtlar bu dönemde ortaya çıkar. Sinema üzerinde daha bağımsız düşünmeye başladığı, sinemayı kendi meselelerinin anlatımında bir ifade aracı olarak görmeye başladığı bir dönemdir.

Hayat yolculuğuna Ankara’da, 1944 yılında başlayan Ömer Kavur, henüz erken bir yaşta -61- aramızdan ayrılır.  2005 yılında kanser hastalığı sebebiyle yaşama veda eder.

Yatık Emine (1974)       

Ömer Kavur’un Paris dönüşü çektiği ilk filmidir. Yatık Emine, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri adlı eserindeki aynı adlı öyküden uyarlanmıştır. Politik düşünceleri sebebiyle hayatının bir bölümünü sürgünde geçirmiş olan Karay’ın bu yıllardaki deneyiminin karamsar bir bakışla esere tezahür ettiği bir hikâyedir. Ankara’nın merkeze uzak dağlık bir kasabasına sürgüne gönderilen “düşmüş takımından” Emine’nin kasabalıyla yaşadıkları anlatılır. Toplumsal baskı ve ikiyüzlü ahlaki yapı eleştirilir. Ömer Kavur, eserin uyarlama senaryosunu Turgut Özakman’la birlikte yazar. Dönemin sansür baskıları sebebiyle eser, biraz daha “ehlileştirilmiş” bir şekilde sinemaya uyarlanır.

Bir dönem filmi olan Yatık Emine, Kavur’un bu türdeki tek filmidir. Filmde olaylar, II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, 1909 yılında Anadolu’nun ücra bir kasabasında geçmektedir.  Asıl metindeki karamsar bakış filme de yansır, kasaba hikâyedekine benzer şekilde kasvetli ve boğucu bir atmosfere sahiptir. Kasabalıların farklı olana hoyratlığı ilk bakışta kendini belli eder. Oldukça tutucu ve dar görüşlü insanların yaşadığı bir yerdir. Bu sebeple oraya sürgüne gönderilen Emine (Necla Nazır), ne yapsa bir türlü kendini kabul ettiremez. Asıl hikâyeden farklı olarak filmde fahişe olmasa bile, toplum tarafından o şekilde nitelenir. Ona yardım etmeye çalışan özünde kasabalı olmayanların çabaları ise toplumsal baskı sebebiyle yetersiz kalır. Hem erkekler hem kadınlar için ayrı bir tehdit unsuru olan Emine, kasabanın tekdüze, alışılmış ritmini bozacak bir unsur gibi algılanır. Öte yandan her iki cinsiyet için merak edilen bir varlıktır. Erkekler, onu cinsel arzu nesnesi haline getirmek isterken, ahlaki yapı nedeniyle bunu ifade etmekten korkarlar. Kadınlar ise kendi dişiliklerini ayırdına varmak için onu bir ölçü olarak görürler, öte yandan kıskanırlar.

Kavur ilk filmiyle Yeşilçam kalıplarının dışında melodrama kaymadan gerçekçi bir film kotarır. Dönemin koşulları içinde nitelikli, ilerici bir filmdir Yatık Emine. Kasaba evreninde bütünsel bir toplumsal ahlak ve öldüren toplum eleştirisi vardır, Emine’nin sonu hazin olmaktan çok trajiktir. Kadının bu yapı içerisinde ikincil konumu, baskılanan kimliği eleştirellikle resmedilir.

Yusuf ile Kenan (1979)

Türkiye’nin 12 Eylül sürecine adım adım yaklaştığı iç çatışma ortamında çekilen Yusuf ile Kenan, Ömer Kavur’un politik tavrını en açık ettiği filmidir. Senaryosunu Onat Kutlar’la birlikte yazdığı ikinci filminde toplumsal gerçekçiliğin etkileri görülmeye devam eder. İki kardeşin kan davası sebebiyle kaçarak sığındıkları metropol İstanbul’da hayata tutunma çabaları anlatılır. Kavur, toplumcu bir bakışla emekten, işçi kesiminden yana olduğunu filminde gösterir. Yolculuk ve arayış ilk olarak bu filmde belirginleşen temalardır. İki kardeş bir yandan büyük şehirde akrabalarını ararken diğer yandan kendi kişiliklerini de bulmaya çalışır. Kardeşlerden büyük olan Yusuf (Cem Davran), hayata daha pragmatik yaklaşan, yeni koşullara çabuk uyum sağlayan, toplumda tutunabilmek için suç işlemekten çekinmeyen bir tip olacaktır. Küçük olan Kenan (Tamer Çeliker) ise inandığı değerlere daha bağlı, ağabeyine göre daha duygusal ve insancıl bir tiptir. Bu sebeple torna tezgâhında çırak olarak çalışmaya başlayarak emekten yana tavır koyar.

Kavur filmografisinin en politik filmi olan Yusuf ile Kenan’da dönemin toplumsal arka planı, gerek belge görüntüler gerekse hikâyenin içine dâhil olan kurmacada sıkça görülür. Devrimciler ve ülkücülerin tasviri ve birbirlerine karşıt iki güç olarak konumlanmaları dönemin yaşanan gerçekliğiyle bire bir örtüşmektedir. Kan davası gibi Türkiye kırsal gerçekliğinin bir parçası olan feodal artığı olguların, insan hayatları üzerindeki yıkıcı etkileri filmin gerçekçiliğinin bir diğer boyutudur. Hikâyenin tamamında çocuklar olmasına karşın aslında anlatılan, çelişki ve zorluklarıyla bütün bir hayattır.  Çocuklar filmde bir sömürü nesnesi olarak kullanılmaz.

Film tekniği olarak Kavur sinemasında ilerleyen dönemde daha da göze çarpacak olan belge gerçekçilik, ilk olarak bu filmde göze çarpar. Kavur’un doğal insan tasvirleri yer yer İstanbul’un sokaklarındadır. Bunun yanı sıra metaforik anlatım tekniği, filmin bir diğer önemli bileşenidir.

Ah Güzel İstanbul (1981)

12 Eylül askeri darbesinin yarattığı baskıcı ortam ve toplumsal muhalefetin sindirilmiş olması bütün sinemacılarla birlikte Ömer Kavur’u da etkiler. Darbe sonrası yönetmenin sinemasındaki nitelik değişimi göze çarpar. Darbe öncesi dönemde toplumsal gerçekçi bir yönelişi olan, belli bir politik söylemi ve toplumsal eleştiriyi filmlerine yansıtan yönetmen, askeri müdahalenin ardından ticari bir yönelime girer. Bu dönem, kendi ifadesiyle “bir meslek” olarak gördüğü sinemada ticari bir takım kaygılar taşımaya başladığı dönemdir. Üretilen filmler de ticari Yeşilçam sinemasının kalıplarına yakındır. Anayurt Oteli’ne kadar olan bu dönemi Ömer Kavur sinemasının ticari yönelimli dönemi olarak nitelemek mümkündür.

Dönemin ilk filmi bir edebiyat uyarlaması olan Ah Güzel İstanbul’dur. Film, roman ve hikâye yazarı Firuzan’ın Kuşatma adlı öykü kitabındaki Ah Güzel İstanbul isimli hikâyesinden aynı adla filme uyarlanmıştır. Senaryosu, yazarın kendisi ve Ömer Kavur tarafından oluşturulmuştur. Filmde uzun yol şoförü Kamil’le (Kadir İnanır), hayatını cinsiyetini pazarlayarak sürdüren Cevahir’in (Müjde Ar) aşk öyküsü anlatılır. Dönemin popüler oyuncularının varlığı ve Yeşilçam sinemasını çokça işlediği genelevde çalışan kadınla aşk teması, filmin geniş kitlelerce izlenmesini sağlar. Kavur’un ticari başarısı en yüksek filmidir. Ancak bunlara rağmen Ah Güzel İstanbul, bir Yeşilçam melodramı değildir. Kavur, filmi kendi üslubunca belirli bir özgünlükte kotarır.

Yalnızlık ve yabancılaşma, filmin ana temalarıdır. Bunun yanı sıra yolculuk ve sevgiyi arayış, yan temalar olarak belirginleşir. Travmatik bir çocukluğa sahip olan Cevahir’in sevgi arayışı onu Kamil’le buluşturur, ancak bu buluşma zamanla bir hayal kırıklığına dönüşecektir. Kamil, Cevahir’i sevmesine rağmen toplumsal ahlakın boyunduruğundan kurtulamaz. Umutları tükenen Cevahir ise geçmişin hayal kırıklıklarıyla kaçınılmaz sona doğru gidecektir.

Melodrama kaymayan dokunaklı anlatım ve erotizmin cesurca kullanımı filmi, Yeşilçam kalıplarının ötesine taşır.

Kırık Bir Aşk Hikâyesi (1981)

Ah Güzel İstanbul’un ticari başarısının ardından aşk temasına devam eden Kavur, bu sefer taşra evreninde bir imkansız aşk hikâyesi çeker. Ege’nin şiirsel sahil kasabalarından Ayvalık, yeni film mekânıdır. Edebiyatçılarla olan yakın temasını sürdüren yönetmen, filmin senaryosunu Türk edebiyatının tecrübeli isimlerinden Selim İleri’yle birlikte kaleme alır. Filmde, İstanbul’dan tayinle sahil kasabası Ayvalık’a gelen edebiyat öğretmeni Aysel’le (Hümeyra Akbay), kasabanın köklü ailelerinden birinin oğlu olan Fuat (Kadir İnanır) arasındaki tutkulu ama imkânsız aşk öyküsü anlatılır. Bir İstanbullu olan Aysel, geçmişinden kaçarak yeni bir başlangıç için taşraya gelmiştir. Taşra hayatının tekdüzeliği içinde sıkışan Fuat ise, bir türlü ifade edemediği bir çıkış yolu aramaktadır. Arayış, ikiliyi buluşturan temel itki olur.

“Taşra sıkıntısı”nın film atmosferinde kendini hissettirdiği ilk yapımdır Kırık Bir Aşk Hikâyesi. Hayatın her gece tekrar edildiği bu mekân, içinde yaşayan karakterlere dar gelmektedir. Nurdan Gürbilek’in kusursuz tarifiyle “taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kastetmeden; onları da ama onların da ötesin de, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma deneyimini, böyle yaşanmış hayatları” ifade etmektedir. “Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşamasında taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde (de) bir şeyin daraldığını,  benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı”dır bu (Gürbilek,2005: 56). Filmde, kasabada yaşayan herkeste, ama özellikle Fuat ve Bedri karakterleri üzerinde görmek mümkündür taşra sıkıntısının yansımalarını ve her iki karakterin yabancılaşmış halleri üzerinde büyük bir etkisi vardır bu sıkıntının. Onları arayışa iten temel dinamik bu sıkıntıda yatmaktadır. Fuat, Aysel’e yakınlaşmayı seçerken, daha ümitsiz olan Bedri hayattan çekilmeyi tercih eder. Bir hayal kırıklığıyla taşraya gelen kentli Aysel ise, yeni bir başlangıç içindedir ve kaçınılmaz aşka karşı koymaz.

Karamsar bir filmdir Kırık Bir Aşk Hikâyesi, umut vaat etmez. Melankolik taşra atmosferi imkânsız aşkı yaşanmaz kılar. Bedri hayattan çekilirken, Fuat sıkıştığı evrenden çıkamaz ve yenilgiyi kabullenir. Aysel, yeni bir hayal kırıklığıyla başka diyarlara gitmek üzere kasabayı terk eder.

 Göl (1982)

Ömer Kavur-Selim İleri ortaklığının ikinci ürünü, Göl filmi olmuştur. Göl, bir aşk ve tutku filmi olmasının yanı sıra aynı zamanda Türk sinemasında örneklerine az rastladığımız bir psikolojik gerilim filmidir. Ticari Yeşilçam sinemasına oldukça yaklaştığı bu dönemde Kavur, iki aşk filminin ardından bu sefer farklı bir tür denemesine girişir, yerel motiflerin kullanıldığı bir psikolojik gerilim filmi çekmeyi dener. Filmde, büyük bir tutkuyla sevdiği eşinin üç yıl önce gölde intihar ederek ölmesini bir türlü kabullenemeyen şizofreni hastası Murat Ağa’nın (Hakan Balamir), ölen eşine çok benzeyen şarkıcı Nalan’ı (Müjde Ar), o zannederek tutsak etmesi ve elde edemeyeceğini anlayınca intihar ederek yaşamına son verişi anlatılır. Gene tutkulu bir aşk vardır ancak bu sefer ki imkânsız değil “hastalıklı” bir aşktır.

Eğirdir Gölü’nün kenarında küçük bir balıkçı kasabası olan Eğirdir, filmin mekânıdır. Ancak bir önceki film olan Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ndeki kanlı canlı, gerçek bir kasabanın yerine; bu sefer, filmin gerilim atmosferine uygun hale getirilmeye çalışılmış daha gizemli, stilize edilmiş, sessiz ve ürkütücü bir kasaba vardır. Filme adını veren göl ise, filmin merkezinde yer alan ve gerilim unsurunu içinde barındıran en önemli mekândır. Bir taraftan balıkçılık yaparak geçimini sağlayan kasabalıya hayat verir, öte yandan Murat Ağa’nın eşi Sabiha’nın intihar ettiği ve cesedinin çıkarıldığı yerdir; bu yönüyle kasabalıdan hayat almıştır. Gizem yüklü, tedirgin edici, korku ama aynı zamanda hayat veren, bilinmezlikle dolu bir mekândır.

Filmde ağırlıklı olarak anlatılan hastalıklı sevgi/tutkudur. Bu sevgi/tutku, Murat’ın hastalıklı kişiliğinden kaynaklanır.  Kavur’un önceki iki filminden (Kırık Bir Aşk Hikâyesi, Ah Güzel İstanbul) farklı olarak Göl, tutkulu bir aşk filmi değildir. Aşk teması gene vardır ancak filmin temel konusu değildir. “Film, gerilim unsurundan yararlanarak kimlik sorununu, yabancılaşma ve arayış sorunlarını sorgulamaktadır” (Esen,2002: 114). Bunların yanı sıra aidiyetsizlik, iktidar sorunu ve yolculuk teması filmde ele alınan diğer meselelerdir. Filmin merkezinde insan ögesi vardır, insanı analiz etmeye çalışır. Yönetmen, bireyi ele alarak psikolojisinin derinlerine inmeye çalışır; onun, kendini sorgulamasını, çözümlemesini ve anlama çabasını izleyiciye aktarır. Kavur, sinemasında gelecekte daha derinlemesine ele alacağı birey odaklı filmlere Göl’le başlamıştır.

Körebe (1985)

Tecimsel sinemaya yakınlaştığı dönemde tür denemelerine girişen Ömer Kavur’un gerilim türüne polisiye unsuru da eklediği filmi, Körebe olmuştur. Polisiye-gerilim türünün başarılı bir örneği olarak geçer kayıtlara Körebe, takdir toplar. Kavur, filmini 12 Eylül sonrasında, Türkiye’nin her alanda büyük bir dönüşüm yaşadığı, baskı ve korku kültürünün egemen olduğu, karanlık bir dönemde çekmiştir. Filmin senaryosunu gene edebiyat dünyasından birinin ortaklığıyla, şair ve senaryo yazarı Barış Pirhasan’la oluşturur. Filmde küçük burjuvaziye mensup, eşinden ayrılmış, kızıyla birlikte izole bir yaşam sürdüren Meral’in (Türkan Şoray), kızı kaçırıldıktan sonra onu bulma çabası anlatılır. Ona bu arayışında, boşandığı eşinin avukatı olan ve daha sonra duygusal bir yakınlaşma yaşayacağı avukat Turgay (Cihan Ünal) eşlik eder.

“Körebe bir oyun imgesinin ötesinde, somut bir arayışın, şehrin varoşlarında (süren bir) yolculuğun filmidir. Bu yolculukta, kaybolan küçük kızının izini sürmek için şehrin suç odağı varoşlarında, mekânlarında zaman zaman tek başına gezen Meral’in hikâyesi anlatılır. Meral’in arayışı, aynı zamanda 12 Eylül sonrası İstanbul’unda, değişen insan profilini yansıtması açısından da dönemin filmlerinden ayrılır” (Kıraç,2005: 65). Körebe, büyük şehirde geçen bir yolculuk filmi olduğu kadar, dönemin belirgin tiplerini gözler önüne seren, toplumsal bakış açısına sahip bir filmdir.

Görünürde somut bir arayış olmasına karşın geri planda bu arayış bir süre sonra içsel bir yolculuğa dönüşür, Meral kendi yaşamını sorgulamaya başlar. Kavur sinemasının en belirgin temaları yeniden karşımıza çıkar, bir arayış söz konusudur, bu arayış bir yolculuğa sebep olur. Bu yolculuk bir süre sonra bir keşif yolculuğuna dönüşür, bilinmeyenler gün yüzüne çıkar. Meral, bugüne kadar görmediği dünyaların varlığını, şehrin varoşlarını dolaştıktan sonra idrak eder.

Filmde körebenin bir oyun olmanın ötesinde metaforik bir anlamı vardır, bir taraftan Meral’in İstanbul’un izbe köşelerindeki arayışını, toplumsal sınıflar arasındaki iletişimsizliği, kopukluğu imlerken; öte taraftan (kapitalist) sistemin yarattığı eşitsizliğe, bu eşitsizliğin toplumsal yaşayışta ne gibi trajedilere yol açtığına vurgu yapar, filmin kahramanıyla beraber izleyici de bu gerçeklerle yüzleştirir. Körebe, yönetmen Kavur’un bu dönemde çektiği toplumsal gerçekçi yönü en güçlü olan filmidir, ön planda kişilerin arayışı söz konusuyken, arka planda 12 Eylül sonrası Türkiye’sinin küçük bir panoraması verilir.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi