Dilin işlevi, Antik çağdan bugüne birçok disiplinin ilgilendiği konulardan biri olmuştur. Sözcüklerin hangi bağlamlarda, hangi amaçlarla kullanıldıkları, farklı disiplinlerde farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır. Örneğin, malzemesi dil olan edebiyatın kendisi de, üzerine yapılan çalışmalar da dili merkezine taşır. Semiramis Yağcıoğlu, Roman Kahramanı ve Öznellik: Söylem, İdeoloji ve Coğrafya adlı kitabında bir roman kahramanının dil kullanımını incelemenin onun kimliğine ilişkin bilgiler vereceğine dikkat çeker. Yağcıoğlu’una göre roman kahramanının söyleminin çözümlenmesi, onun dili, başkalarının yaşamlarını baskı altına almak amacıyla kullanıp kullanmadığını da ortaya çıkarır. Peter Weir’in 1989 yapımı Ölü Ozanlar Derneği – Dead Poets Society adlı filminin kahramanlarının söylemlerini, Yağcıoğlu’nun belirlediği sorular üzerinden çözümlemek, hem metin içi hem metin dışına ilişkin birçok bulguya ulaşmamızı sağlar. Genel olarak eğitimdeki geleneksel ve modern yöntemlerin çatışması üzerine kurulan anlatı, bu çatışmayı yan öykülerle geliştirir. Filmin açılış sekansında izlediğimiz yeni eğitim yılının açılış töreninin yapıldığı mekân son derece kasvetlidir. Öğrencilere “Flamaları kaldırın!” ve benzeri direktifler veren sesler yükselir. Derken, Welton Akademisi’nin yüz yıllık, “şanlı” geçmişine vurgu yapan açılış konuşmasıyla otoritenin söylemini duymaya başlarız. Öğrencilerden kendi sözcüklerini değil, ezberlettikleri sözcükleri duymak isteyen okul yönetimi, insan dışı bir varlık, örneğin bir makineymiş gibi davrandıkları öğrencilerin, okulun dört temel direğini tekrarlamalarını ister: Gelenek, onur, disiplin, mükemmellik. Film boyunca çeşitli yönleri ortaya konan gelenek – modern çatışmasında geleneksel eğitimin temsilcilerinin söylemiyle beraber ideolojileri, itaate dayalı eğitim anlayışları da ortaya çıkar; ancak tekrarlattıkları bu kavramlardan biri olan onurdan kendilerinin ne anladığı tartışmaya açıktır. Kurdukları düzende ne istediklerini söyleme hakkını bile ellerinden aldıkları öğrencilere Dr. Hager ve diğerlerinin, onur kavramını anlatmaları da mümkün değildir elbette; çünkü onlara da bir önceki kuşak, bu kavramların içini boşaltarak ezberletmiştir yalnızca. Dertleri “prestij”, “prensip”, görece başarılar olan bu eğitimcilerin karşısına yıllar önce Welton Akademisi’nden birincilikle mezun olmuş ama bu akademinin kendisini bir makineye dönüştürmesine izin vermemiş olan yeni edebiyat öğretmeni Keating dikilir.

Ben de Cehennemde Okudum ve Hayattayım!

Alışılmadık, diğerlerine benzemeyen bu yeni edebiyat öğretmeni, öğrenciler tarafından garip, farklı ama bazen de ürkütücü olarak görülür başta. Welton Akademisi’nin katı, kuralcı eğitim – öğretim yöntemlerinin yarattığı karanlıktan kurtulmanın yolunu gösteren ve o yolun aydınlanması için öğrencilerin ellerine feneri veren Keating, kendisini örnek göstererek, benzer deneyimleri paylaştığını öğrencilere anlatarak bu yeni yolun güzergahını vermeye başlar. Dürüsttür Keating. Okul yönetiminin anlattığı “şanlı okul tarihi”nin tersine bu okulun bir cehennem olduğunu direkt söylemekten çekinmez ve okulun resmi tarihini değil, bir anlamda, kendi tarihini anlatır; çünkü bu kişisel tarih, her öğrenciye kendi tarihlerini yazmak için de bir örnek olacaktır. Welton Akademisi’nin tedrisatından geçen önceki kuşakların yenilgilerini, “keşke”lerini öğrencilerinin tekrar etmemeleri için onları önceki kuşaklarla ve deneyimleriyle karşılaştırır. Öncekiler, yaşadığı günü kavrayamayan kuşaklardır. Kavrama fırsatını bulamadan okudukları okulun ve ailelerinin belirledikleri yol haritası, onların yaşamlarını alabora etmiştir. Onları baskı altında tutan okul ve aileleri için üst olan, aslında onlar için alttır ama itaat etmekten başka seçeneğin olabileceğini göremeyen önceki kuşaklar, bu gerçeği de göremezler. Keating’in bazı öğrencileri ise yavaş yavaş, bu yapıyı sarsmaya niyetlidir. Örneğin, okul yönetiminin belirlediği dört temel direk yerine çılgınlık, dehşet, alay ve pisliği kendilerine temel direk olarak belirleyerek bu yapıyı, söylemlerini alaya alırlar. Babası, Neil’ın ders dışı etkinliklere girmesini yasakladığında arkadaşları, “Neden istediğini yapmana izin vermiyor?” gibi sorular sorar ya da “Ona haddini bildir” gibi haklı, olması gerekenin altını çizen önerilerde bulunurlar; çünkü film boyunca babasının, Neil’ın yaşamını baskı altına almak amacıyla dili kullandığını görürüz. Özel alandaki otoritenin temsilcisi olan baba, sürekli emirler verir, neyi yapması, neyi yapmaması gerektiğini söyler. Neil, ne yapmak istediğini söylemeye cesaret ettiği anlarda ise otoritenin başka bir öneriyi reddeden söylemiyle karşılaşır: “Bir daha başkalarının yanında bana itiraz etme”. Oysa itirazın başlaması gereken yer, herhangi bir dayatmanın bulunduğu en küçük alandır ve Neil’la beraber izleyicinin de bu gerçeği es geçmemesi gerekir.

Bütün Giriş Bölümünü Yırtın, Hiçbir İz Kalmasın!

Sorgulamak, itiraz etmek, “ben” ile başlayan tümceler kurmanın bir suç olmadığını öğrenmek için yeni bir başlangıç ve böyle bir başlangıç için de eskiyi yırtıp atmak gerekir. Keating, babalarının izinden gitmek ya da onların belirledikleri yolda yürümek zorunda kalan öğrencilere, kendi güzergahlarını belirleme fırsatını verir. Önce, amaçlarımızla araçlarımızın neler olduğunu ve amaçlarla araçlar yer değiştirdiğinde yaşamamızın nasıl kabusa döndüğünü öğretir onlara. Özel ya da kamusal alandaki otoritelerin öğrencilere dayattıkları meslekler, yaşamak için birer araçtır ve önemli olan, hangi amaç için hayatta oldukları sorusuna verilecek yanıtlardır. Keating’in dersi, edebiyat, bu sorulması gereken asıl soruya yanıtlar ve beraberinde yeni sorular da getirir; ancak eski yöntemlerle verilen bir edebiyat dersinin hiçbir anlamının olmadığının farkındadır Keating ve bunu öğrencilerinin de fark etmesini sağlar. Müfredatın okutulmasını uygun gördüğü edebiyat kitabının “Şiiri anlamak” başlıklı açılış paragrafı, şiiri dar kalıplara, grafiklere sıkıştırarak anlamaya çalışır. Oysa bu, boşuna bir çabadır; çünkü, sözgelimi, Pablo Neruda ya da Yannis Ritsos’un yazdığı şiirleri bu grafiklere sığdırmanız mümkün değildir. Kitabın önerdiği yöntem, bir edebiyat metnini çözümleyecek birikime ve vizyona sahip olmayanların sığındıkları bir yoldur. Örneğin, Ritsos’un “Temel Nesneler” şiirini bu yöntemle açıklamaya kalkıştıklarında “Ölüm varsa da, her zaman, ikinci gelir. / Çünkü her zaman en başta, özgürlük.” dizeleri, grafiklerin, tabloların neresine denk gelir ve neyi, ne kadar açıklar? Keating’in söylediği gibi bir saçmalıktan ibaret olan bu yöntemi sunan sayfayı yırtmakla başlar öğrenciler, kendileri için düşünmeyi yeniden öğrenmeye. Tam da bu sırada Keating, “Size kim ne derse desin sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir” der. Evet, dili başkalarının yaşamlarını egemenlik altına almak amacıyla değil, özgürleştirmek için kullananların sözcükleri ve fikirlerinin dünyayı değiştirme gücü vardır! Keating’in benimsediği eğitim yöntemi, geleneksel yöntemi dayatan otoritenin kurduğu kasvetli ve içi boş dünyaya karşılık öğrencilerin kendine ait sözcükler ve fikirlerle yeni bir dünya yaratmaları için bir kapı aralar.

Güçlülerin Mizanseni Devam Ederken Sizin Dizeniz Ne Olacak?

Keating, zaman içinde öğrencilerine otoritenin söylemine karşı bir söylem yapılandırma olanaklarının olduğunu gösterir ve bu sayede Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunu için seçmelere girmeye cesaret eden Neil, “Babam ne derse desin bunu yapacağım” diyebilir ya da bir öğrenci, “Kurallara aykırı, bunu yapamam” diyen başka bir öğrenciye “Kuralları boş ver” deme cesaretini kendinde bulur. Kendi şiirlerini yazma cesareti de beraberinde gelir. Sürüye katılmayı reddeden öğrenciler, Ölü Ozanlar Derneği’ni yeniden kurarlarken Neil, seçmeleri kazanır ve oyunda başrolü alır. Öğrenciler, yalnızca kendi yaşamlarını ilgilendiren bir konuda kimseden izin almak gibi bir zorunluluklarının olmadığını fark ederler. Cesaretleri, hem eylemlerine hem söylemlerine yansır ama öne atılacakları ve tedbirli olacakları zamanı doğru ayarlamayı öğretmek de Keating’in eğitim yönteminin bir parçasıdır. Dr. Hager, şiddete dayalı eğitimle Charles’i “hizaya çekmeye” çalışırken Keating, ona kendini bu şiddetten koruması gerektiğini de öğretir. Film boyunca Keating ile öğrencileri ve öğrencilerin babalarıyla ya da geleneksel eğitimi sürdüren hocalarla diyalogları, anlatının temelini oluşturan çatışmadaki tarafların karşıtlıklarını, artılarını ve eksilerini ortaya koyar. Neil’ın temsile çıkmasına izin vermeyen babanın söylemi, yasaklar üzerine inşa edilir. Baskı altına aldığı oğlunun hiçbir şeye karşı çıkmadan yalnızca kendisine söylenenleri yapmasını ister. Buna karşı Neil’ın bu sahneden sonra Keating’le konuşmalarında hoca – öğrenci arasında kurulan eşitliğe tanık oluruz. Babanın yasaklayıcı, emir veren söyleminin tersine Keating, Neil’ı özgürleştirmek, ona cesaret vermek ve babasına derdini anlatmasını sağlamak için dili kullanır. Babasına derdini anlatamaması durumunda ise okulu bitirdikten sonra özgürlüğünü tamamen elde edeceğini hatırlatarak, Neil’a bir anlamda tedbirli olması gereken zamanı gösterir.

Neil’ın Mutlu Olduğu Son Sahne

Başkalarının yaşamlarını ipotek altına almaya yönelik kurallar, yalnızca mutsuz insanlar yaratır. Filmin daha ilk sahnesinde betimlenen kasvetli ortamda Dr. Hager ve benzerlerinin baskı altında tuttukları öğrenciler, Keating’den özgürlüklerine giden yolu, çıkmazları, karşılaşılan engellerde ne yapmaları gerektiğini öğrenme fırsatı bulurlar. Oysa tek başına öğrencilerin kendi seslerini bulmalarına yardım etmek isteyen bir Keating’e karşı hem evde hem okulda despot bir anlayış vardır ve özellikle Neil’ın yaşamı, bu zihniyet tarafından kuşatılmıştır. Her şeye rağmen oyunun ilk temsiline çıkar Neil. Sahnedeyken babasını görür ama perde kapanırken bile o anki mutluluğunu kimsenin bozmasına izin vermez. Sonrasında olacakları tahmin eder mutlaka. Emirler, yasaklar, engeller sıralanacaktır önünde ama sahneye çıkıp istediğini başarabilmenin verdiği güç, onu son defa mutlu eder. Eve döndüğünde kendini savunma, derdini anlatma şansı bulamaz. Babasının çalışma masasında, babasının silahıyla intihar eder. Filmin başında açılış töreninin yapıldığı mekân gibi düzenli ama kasvetli bir mekândır Neil’ın babasının çalışma odası ve baba otoritesini de simgeleyen bu mekân, Neil’ın derdini başka bir biçimde anlatmak zorunda kaldığı yer olur. Neil’ın hayatına son veren eyleminin arkasında kalan, duyuramadığı sesi, yine sonunda Keating’e ulaşır ve “Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatın iliğini emerek yaşamak istiyordum. Hayat olmayan her şeyi geride bırakıp ölüm anım geldiğinde, aslında yaşamadığımı öğrenmek istemiyordum” dizeleri, Neil’ın yükselmesi bir yerde engellenen itirazını kayda geçirmiştir. Neil, başka bir yolla da olsa kendi dizesini yazmış, kendi sözünü söyleyebilmiştir. Sahte ve ruhsuz bir törenle Neil’ı anan okul yönetimi, yani Neil’ın intiharında payı olanlar, bu gerçeği saklamak için kendilerine hedef ararlar. Onların sözcükleri ve fikirleri, dünyayı değiştiremez ama katı ve içi boş kuralları, eğitim anlayışları, baskıları, Neil’ın yaşamdan vazgeçmesine neden olur. Yönetimin hedefi olan Keating’in gidişine karşı çıkma hakları bile yoktur öğrencilerin. Okuldan atılma tehditleri savrulur hemen. Peki, böyle bir okulda var olmanın bir anlamı var mıdır? Tehditler, işe yaramaz ve bu defa otoritenin sesi cılızlaşarak ayağa kalkan öğrencilerin sesleri arasında kaybolur. Ölü Ozanlar Derneği üzerine yazılan birçok yazıda “Özgüven, ayağa kalkmaktır” sözünü görürsünüz ama ayağa kalkmak, aynı zamanda, devamı gelecek olan “hayır”ların da ilk adımıdır.

Kaynakça

Ritsos, Y. (2009). Her Zaman En Başta Özgürlük. Çev. Özdemir İnce, Herkül Millas, İoanna Kuçuradi. Kırmızı Yayınları: İstanbul.

Yağcıoğlu, S. (2017). Roman Kahramanı ve Öznellik: Söylem İdeoloji ve Coğrafya. Komşu Yayınları: İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information