Resim, insanlık tarihi kadar eski bir sanat dalı neredeyse. İnsanın çevresinde olan bitenleri, gördüklerini mağara duvarlarına çizmesinden bu yana resim, insanın kendi ifade etmesinin en önemli yollarından biri. Kendinden önce gelen sanat dallarının mirası üzerine kurulu olan, yedinci sanat sinemada da renk paletlerinden kompozisyonlara resimden çok şey bulmak mümkün elbet. Ama resmin sinema üzerindeki etkileri teknik konularla da sınırlı değil. Zira eserleriyle sanat tarihine yön vermiş ressamlar, sayısız kez sinema anlatılarının konusu olmuşlardır. Gerek fırtınalı hayatları gerekse de sanat tarihinde bıraktıkları izlerle sinemanın ilgisini çeken ressamlar birçok yönetmenin filmlerini bu önemli sanatçıların üzerine kurmalarına ilham vermiştir. Biz de odağına sanat tarihine yön veren ressamları yerleştiren 10 çarpıcı film listesini derledik.

Odağına Sanat Tarihine Yön Veren Ressamları Yerleştiren 10 Çarpıcı Film

Picasso Gizemi – Le mystère Picasso (1956)

Tarihte ressamlara odaklanan, sinema ya da televizyon için sayısız belgesel çekilmiştir şüphesiz. Daha çok imza attığı gerilim başyapıtlarıyla tanıdığımız Henri-Georges Clouzot, 1956 yapımı Le mystère Picasso’yla bu türden bir yapım ortaya koyar ve sanatçıya, sanata dair yapılmış en görkemli filmlerden birine imza atar. Sıradan bir ressam belgesiyle hiç bir benzerlik taşımayan yapım, temelde çok basit bir fikre dayanır. Picasso bir odada oturur, yarı saydam bir tuvale resim yapar, Clouzot da bu faaliyeti filme çeker. Bu basit fikir, söz konusu Clouzot gibi bir yönetmen, Picasso gibi bir ressam olunca sinema tarihinde eşi bulunmayan bir deneyime dönüşür. Bu iki dev sanatçının güçlerini birleştirmesi, bunu bir filmden öteye taşır. Bu yapımı izlemek sanatın yaratım anına tanıklık etme olanağı sunarken, aynı zamanda iki deha karşısında bir kez daha saygıyla eğilme ihtiyacı hissettiriyor.

Les amants de Montparnasse (1958)

Fransa sinemasının zengin mirası arasında hak ettiği değeri göremediğini söyleyebileceğimiz Jacques Becker’in imzasını taşıyan film, İtalyan ressam ve heykeltıraş Amedeo Modigliani’nin Paris’te geçirdiği yıllara odaklanır. Modigliani, portrelere ve nü çalışmalara boyunları ve yüzleri uzatarak getirdiği modern yorumun yanında, kendi başarısının sonuçlarını yaşayamamasıyla bilinir. Zira sanatçının eserlerinin kıymeti o hayattayken anlaşılamamış, popülerliği ancak henüz 35 yaşındayken ölmesinin sonrasında artmıştır. Becker’in filmi de tam olarak bu sürece odaklanır. Dönemin önemli oyuncularından Gérard Philipe’in başarıyla hayat verdiği Modigliani, sanatsal üretimleri ve hayatta kalma savaşı arasında salınıp gider film boyunca. Bu noktadan bakınca Les amants de Montparnasse’ın sosyal gerçekçi bir tonu olduğunu ve sanatın ticari bir metaya dönüşmesi konusunda incelikli ama keskin eleştiriler içerdiğini de söyleyebiliriz.

Andrey Rublev (1966)

Sinema perspektifinden baktığımızda sadece Tarkovsky’nin başyapıtlarından birinin başkarakteri gibi görünen Andrei Rublev, aslında Orta Çağ Rusya’sının en önemli ikona ve fresk ressamlarından biridir. Böylesine önemli bir sanatçı olmasına rağmen; hayatına, hatta nerede doğduğuna dair net bilgiler yoktur Rublev’in. Belki de bu özelliğiyle Tarkovsky için biçilmiş kaftandır onun hayatı. Zira bu şekilde sanata, sanatçıya, topluma ve dönemsel şartlara dair söylemek istediği sözleri sanatçının hayatı üzerinden şekillendirir. Andrei Rublev, filme adını veren sanatçının felsefi ve ruhani mücadelelerine eğilen dokuz bölümden oluşur. Fakat film genel anlamıyla inançla ilgilidir; özellikle de Tarkovsky’nin bir sanatçı, bir yaratıcı olarak deneyimlediği inançla. Rublev film boyunca sanat eserleri ortaya koyar, fakat bunların tamamına yakını yok edilir. Yaşadıkları karşısında sanatçı susar ve sanatı üzerinden konuşmaya devam eder. Bu durumla Tarkovsky’nin üzerinde çalıştığı bir filmi, devletle girdiği tartışma sebebiyle yok etmesi arasında da bir bağlantı kurulabilir.

Edvard Munch (1974)

Daha çok politik yönü ağır basan filmleriyle bilinen İngiliz yönetmen Peter Watkins’in yönettiği Edvard Munch, adını merkezindeki ressamdan alsa da, tipik bir sanatçı biyografisinden çok daha fazlasını sunuyor seyirciye. Özellikle “Çığlık” tablosuyla tanınan Norveçli ekspresyonist ressam Edvard Munch’un hayatının 1884 ve 1894 arasındaki, Kuzey Avrupa’nın en tartışmalı sanatçılarından biri hâline geldiği on yılını anlatsa da sık sık flashback‘lere yer verir ve Munch’un çocukluğuna götürür seyirciyi Watkins. Çünkü yönetmen filminde, sanatçının eserlerinin sadece o anki üretim süreçlerinin sonucu olmadığını, hayatının tamamının, tüm deneyimlerinin tuvale bir şekilde yansıdığını göstermek istemektedir. Munch’un karanlık ve melankolik üslubunda da geçmişinin etkilerine fazlasıyla rastlanır. Beş yaşındayken kız kardeşini kaybeden, on üç yaşındayken ölümden dönen sanatçının geçirdiği tüm bu badireler tuvallerde kendini fazlasıyla hissettirir. Yönetmen Watkins de bu durumu beyazperdeye yansıtma konusunda son derece başarılıdır.

Caravaggio (1986)

Altında Derek Jarman gibi bir yönetmenin imzasının bulunduğu bir filmden, “düz” bir ressam biyografisi beklemek elbette yanlış olurdu. Jarman’ın 17. yüzyılın önemli barok ressamlarından Caravaggio’nun hayatına odaklandığı filmi bu anlamda yanıltmıyor seyirciyi. Film, daha açılışından itibaren seyircinin algısını ters yüz edecek şekilde ressamın ölümüyle başlıyor. Sonrasında anlatı Caravaggio’nun hayatını geriye doğru sıçramalarla, parçalar hâlinde ele alıyor. Film, Kilise ile yoğun bir çatışmaya giren sanatçının bu “uyumsuz” yapısını başarıyla yansıtırken, görsel tercihleriyle de barok resimlere oldukça yaklaşıyor. 35mm çekilen film, Jarman’ın önceki filmlerine kıyasla çok daha göz alıcı diyebiliriz. Görsel dilinin ele aldığı sanatçının eserleri uyarınca şekillenmesiyle önemli bir noktada duran Caravaggio’nun Tilda Swinton ve Sean Bean gibi günümüzün önemli oyuncularının da ilk sinema deneyimi olduğunu da ekleyelim.

Basquiat (1996)

Vincent van Gogh’un hayatının son günlerine odaklanan At Eternity’s Gate, yönetmen Julian Schnabel’in tek ressam biyografisi değil. Schnabel, yönettiği ilk filmde de New Yorklu sokak sanatçısı Jean-Michel Basquiat’nın hayatını konu edinmişti. Sokaklarda yaşayan ve sanatsal üretimini de sanatlarda gerçekleştiren sanatçı bir süre sonra dönemin sanat “süperstarı” Andy Warhol tarafından keşfedilmiş ve buna bağlı olarak bir anda sanat çevrelerinin aranılan yüzü hâline gelmiştir. Film de bu süreci, genel itibarıyla klasik biyografi trüklerine bağlı kalarak anlatır ve bu bilindik kuralları kendi lehine kullanmayı başarır. Zira Basquiat’nın hayatı kendi içinde de fazlasıyla güçlü bir dramatik yapıya sahiptir; sokakta yaşarken keşfedilen, sonra yeni girdiği dünyanın karanlık yüzüyle tanışıp aşırı dozda uyuşturucudan ölen “ünlü” hikâyesinin ta kendisidir. Hâl böyleyken Schnabel de filmin biçimsel tercihlerini konvansiyel olandan yana yaparak, seyirciyi sanatçının hayatıyla baş başa bırakır.

Frida (2002)

En İyi Makyaj ve En İyi Film Müziği dallarında Oscar kazanan, Julie Taymor’ın yönettiği film, adından anlaşılacağı üzere ülkemizde de her geçen gün daha popüler hâle gelen Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun hayatına odaklanır. Eserlerinde ülkesindeki cinsiyet ve sınıf ayrımı gibi konulara odaklanırken, gerçeklikle fantastik olanı birbirine karıştırarak özgün bir üslup yakalar. Sanatçı, son derece gelecek vadeden bir tıp öğrencisiyken geçirdiği kaza sebebiyle hayatı boyunca sağlık sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu süreçte çocukluk hobisine yeniden odaklanan Kahlo, böylelikle bir ressam olur. Bu “zorlu” hayat hikâyesi Kahlo’nun kendisi gibi ressam olan  Diego Rivera ile yaptığı evlilikle daha da çalkantılı hâle gelir. Film de genel olarak bu dönemle ilgilenir ama sanatçının eserleri ile yaşantısı arasındaki paralelliği hiçbir zaman yok saymaz. Kahlo’nun bugün bir feminizm ikonu olarak sayılmasına neden olan tavrını film başarıyla yansıtır.

Gece Nöbeti – Nightwatching (2007)

Tüm zamanların en başarılı görsel sanatçılarından biri olarak gösterilen Rembrandt van Rijn, ya da daha bilinen adıyla sadece Rembrandt ve onun en bilinen eserlerinden Gece Nöbeti yer alır Peter Greenaway’in filminin merkezinde. Kendisi de bir ressam olan ve ilk uzun metrajlı filmi Ressamın Kontratı – The Draughtsman’s Contract’ta da resim sanatı etrafında şekillenen bir anlatı sunan Greenaway, Nightwatching de büyük hayranı olduğu gerçek bir sanatçıya odaklanırken ortaya salt biyografinin çok ötesinde bir film çıkarır. Zira Nightwatching, Rembrandt’ın kişisel hayatı ve sanatçı yönü ile olduğu kadar, dönemin politik atmosferiyle de ilgilidir. Sanatçının filme adını veren eserinde bir suikastı ortaya çıkarmış olabileceği fikrinden yola çıkan film, Greenaway’in benzersiz biçimciliğiyle resmin ve sanatın tarihte kapladığı yere dair bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Bay Turner – Mr. Turner (2014)

Her biri Cannes’dan ödüllerle dönen Çıplak – Naked, Sırlar ve Yalanlar – Secrets & Lies, Ömrümüzden Bir Sene – Another Year gibi günümüz insani değerleriyle ilgili çarpıcı yapımların yönetmeni Mike Leigh, Mr. Turner’da ünlü romantik dönem izlenimci ressamı Joseph Mallord William Turner’ın hayatını anlatan bir dönem filmi ortaya çıkararak filmografisindeki en sıra dışı işlerden birini ortaya koyar. Mr. Turner anlattığı ressama karşı takındığı insani bakışı ile türdeşlerinden ayrılan bir yapım. Yani William Turner’ı yüceltmiyor ya da onu bir dahi, bir deli olarak göstermiyor. Gelişen olaylar karşısında karar değiştirmelerini, içinde bulunduğu topluluğa uymasını ama gizliden gizliye de uymamasını kısacası iyi ve kötü yanlarını tamamen dışarıdan, tarafsız bir bakış açısıyla anlatıyor. Hâliyle filmden epik bir biyografiden ziyade, tam da Mike Leigh gibi kendi dilini oluşturmayı başarmış bir yönetmenin elinden çıkacak bir filme dönüşüyor.

Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında – At Eternity’s Gate (2018)

Sanat tarihinin hem eserleriyle hem de kişisel hayatıyla en önemli figürlerinden biri olması Vincent van Gogh’u sinemanın en çok ilgilendiği ressamlarından biri hâline getirmesi kaçınılmazdı. Kirk Douglas’ın ressamı canlandırdığı klasik biyografi Ölmeyen İnsanlar – Lust for Life (1956), Fransız sanat sinemasının önemli isimlerinden Maurice Pialat’nın çektiği Van Gogh (1991) ve son olarak van Gogh’un tekniğini animasyona dönüştüren Loving Vincent (2017)… Van Gogh’u bir kez daha sinema perdesine taşıyan At Eternity’s Gate, tüm bu filmlerden farklı bir noktada duruyor. Zira film, ressamın fırtınalı hayatına odaklanmak yerine, van Gogh gibi sanat tarihine yön vermiş bir isim olmanın psikolojik boyutuyla ilgileniyor. Görsel tercihlerini de bu doğrultuda yapan filmde van Gogh’a hayat veren Willem Dafoe’nun performansına da ayrı bir parantez açmak gerekli. Filmin dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Dafoe, aynı dalda Oscar adaylığı da elde etmiş durumda.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi