“Bir yerlerde sekiz yaşında bir kız çocuğu, suçlu olmayı hayal ediyor. Biz bu işi, onun için yapıyoruz.” Debbie Ocean, Danny Ocean’ın kız kardeşi, kendi oluşturduğu profesyonel takımı bu sözlerle motive ediyor. Serinin dördüncü filmi, suç filmlerine hakim erkek hegemonyasına karşı duruşu ile aklımızı başımızdan alıyor olsa da, muhtemelen gelmiş geçmiş en pürüzsüz, en tehlikesiz soygun hikâyesi olarak hafızamızda yer ediyor.  1960 yılı yapımının yenilenmiş versiyonu olan Ocean’s 11, Ocean’s 12 ve devam filmi Ocean’s 13’den sonra serinin yönetmeni Steven Soderbergh ve başrollerinden George Clooney, özellikle Bernie Mac’in 2008 yılında yaşanan vefatı sonrasında devamının olmayacağını söyleseler de, Ocean’s 8, soygun serisinin en yeni üyesi olarak karşımıza çıkıyor. Serinin diğer filmlerinden farklı olarak, bu kez yönetmen koltuğunda Soderbergh yerine aynı zamanda senaryosunu da Olivia Minch ile birlikte kaleme alan Gary Ross’u görüyoruz ve filmin, farklı özellikleri bununla da sınırlı değil. Serinin erkek hegemonyası altında yer alan genel tavrına zıt düşerek, başrollerinde Sandra Bullock, Helena Bonham Carter, Cate Blanchett, Anne Hathaway, Rihanna, Mindy Kailing, Sarah Paulson ve Awkwafina gibi başarılı kadınlara yer veriliyor. Yine de film, Ocean’s 11’da Danny Ocean (George Clooney) ile alışkın olduğumuz üzere, Debbie Ocean’ın hapishaneden çıkış sahnesi ile başlamak gibi tanıdık hareketlerle bir yandan serinin genel havasına uymayı da ihmal etmiyor. Clooney ve Soderbergh’in yapımcıları olduğu filmde Debbie Ocean’ın meziyetleri ve kapasitesi seyirciye tanıtıldıktan sonra, bütün kollar, beş yıl, sekiz ay, on iki gündür yapılan büyük planın hayata geçirilmesi için sıvanıyor. Ocean's 8: Tehlikesiz Bir Soygun Hikâyesi “Erkek her zaman fark edilir, kadın ise görmezden gelinir ve ilk kez, görmezden gelinmek istiyoruz.” Ocean’s 8, “aksiyon, savaş ve soygun gibi türlere ait filmlerin vazgeçilmez cinsiyeti erkeklerdir” fikrini tamamıyla kadınlardan oluşan kadrosu ile sarsıyor. Hollywood denince akıllara gelen belli başlı isimlerin dahil olduğu, popüler isimlere verdiği küçük rollerle adeta bir ünlü geçiti olan filmin yaptığı pozitif cinsiyet ayrımcılığının seviyesi gereğinden yüksek, ancak, seriye hakim genel tavır düşünüldüğünde, tarzına uygun düşüyor. Serinin alışkanlıkları, her ne kadar yönetmen koltuğunda başarılı bir iş çıkaran Ross ile ilk kez başka birine yer verilmiş olsa da, bu filmde de devam ettiriliyor ve önceki filmlere Clooney’in arka planda yer alan çerçevelenmiş resmi gibi, çeşitli küçük ve şık yollarla birçok kez selam gönderiliyor. Bu şekilde filmin, bütün farklılıklarına rağmen, hâlâ seriye ait olduğu gerçeğinin bir kez daha altı çiziliyor. Film hakkında konuşurken bahsedilmesi gereken en önemli konu, elbette ki, oldukça profesyonel isimlerden oluşan kadronun sergilediği muhteşem oyunculuklar. Film boyunca, özellikle Sandra Bullock’un soğukkanlı suçlusu Debbie Ocean’ının, Bullock’un kankası Cate Blanchett’in rahat ve havalı soyguncusu Lou’sunun ve Anne Hathaway’in antipatikliğiyle adeta kendisinin de dalga geçtiği havalı şöhret Daphne Kluger’ının etkisinde kalmamak neredeyse imkânsız, zaten her karakterin seyirciyi kendisine bağlamak için kendisine has bir yönü var. Başarılı oyunculuklara ek olarak, filmin senaryosu da karakterlere bu etkiyi yaratabilecek alanı sağlıyor, dolayısıyla izleyici için kendi aralarında da müthiş bir dinamiğe sahip karakterlerle bağ kurmak kaçınılmaz hâle geliyor. Karakterleriyle ayrı ayrı güçlü bağlar kurmakta hiç de zorluk çekmediğimiz filmin, feminist yönünü besleyen takdir edebileceğimiz durumlarından bir tanesi de, her ne kadar bu noktada zaman zaman sallantılar yaşansa da, karakterlerimizin, tıpkı olması gerektiği gibi,…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Ocean's 8, kadın-erkek rolleri açısından olması gerekeni yansıtsa da bu sefer de filmin dahil olduğu türün gereklerini tam anlamıyla karşılayamıyor ve hatta komedi türüne daha yakın duruyor.

Kullanıcı Puanları: 4.14 ( 7 votes)
65

“Bir yerlerde sekiz yaşında bir kız çocuğu, suçlu olmayı hayal ediyor. Biz bu işi, onun için yapıyoruz.” Debbie Ocean, Danny Ocean’ın kız kardeşi, kendi oluşturduğu profesyonel takımı bu sözlerle motive ediyor. Serinin dördüncü filmi, suç filmlerine hakim erkek hegemonyasına karşı duruşu ile aklımızı başımızdan alıyor olsa da, muhtemelen gelmiş geçmiş en pürüzsüz, en tehlikesiz soygun hikâyesi olarak hafızamızda yer ediyor. 

1960 yılı yapımının yenilenmiş versiyonu olan Ocean’s 11, Ocean’s 12 ve devam filmi Ocean’s 13’den sonra serinin yönetmeni Steven Soderbergh ve başrollerinden George Clooney, özellikle Bernie Mac’in 2008 yılında yaşanan vefatı sonrasında devamının olmayacağını söyleseler de, Ocean’s 8, soygun serisinin en yeni üyesi olarak karşımıza çıkıyor. Serinin diğer filmlerinden farklı olarak, bu kez yönetmen koltuğunda Soderbergh yerine aynı zamanda senaryosunu da Olivia Minch ile birlikte kaleme alan Gary Ross’u görüyoruz ve filmin, farklı özellikleri bununla da sınırlı değil. Serinin erkek hegemonyası altında yer alan genel tavrına zıt düşerek, başrollerinde Sandra Bullock, Helena Bonham Carter, Cate Blanchett, Anne Hathaway, Rihanna, Mindy Kailing, Sarah Paulson ve Awkwafina gibi başarılı kadınlara yer veriliyor. Yine de film, Ocean’s 11’da Danny Ocean (George Clooney) ile alışkın olduğumuz üzere, Debbie Ocean’ın hapishaneden çıkış sahnesi ile başlamak gibi tanıdık hareketlerle bir yandan serinin genel havasına uymayı da ihmal etmiyor. Clooney ve Soderbergh’in yapımcıları olduğu filmde Debbie Ocean’ın meziyetleri ve kapasitesi seyirciye tanıtıldıktan sonra, bütün kollar, beş yıl, sekiz ay, on iki gündür yapılan büyük planın hayata geçirilmesi için sıvanıyor.

Ocean’s 8: Tehlikesiz Bir Soygun Hikâyesi

“Erkek her zaman fark edilir, kadın ise görmezden gelinir ve ilk kez, görmezden gelinmek istiyoruz.” Ocean’s 8, “aksiyon, savaş ve soygun gibi türlere ait filmlerin vazgeçilmez cinsiyeti erkeklerdir” fikrini tamamıyla kadınlardan oluşan kadrosu ile sarsıyor. Hollywood denince akıllara gelen belli başlı isimlerin dahil olduğu, popüler isimlere verdiği küçük rollerle adeta bir ünlü geçiti olan filmin yaptığı pozitif cinsiyet ayrımcılığının seviyesi gereğinden yüksek, ancak, seriye hakim genel tavır düşünüldüğünde, tarzına uygun düşüyor. Serinin alışkanlıkları, her ne kadar yönetmen koltuğunda başarılı bir iş çıkaran Ross ile ilk kez başka birine yer verilmiş olsa da, bu filmde de devam ettiriliyor ve önceki filmlere Clooney’in arka planda yer alan çerçevelenmiş resmi gibi, çeşitli küçük ve şık yollarla birçok kez selam gönderiliyor. Bu şekilde filmin, bütün farklılıklarına rağmen, hâlâ seriye ait olduğu gerçeğinin bir kez daha altı çiziliyor. Film hakkında konuşurken bahsedilmesi gereken en önemli konu, elbette ki, oldukça profesyonel isimlerden oluşan kadronun sergilediği muhteşem oyunculuklar. Film boyunca, özellikle Sandra Bullock’un soğukkanlı suçlusu Debbie Ocean’ının, Bullock’un kankası Cate Blanchett’in rahat ve havalı soyguncusu Lou’sunun ve Anne Hathaway’in antipatikliğiyle adeta kendisinin de dalga geçtiği havalı şöhret Daphne Kluger’ının etkisinde kalmamak neredeyse imkânsız, zaten her karakterin seyirciyi kendisine bağlamak için kendisine has bir yönü var. Başarılı oyunculuklara ek olarak, filmin senaryosu da karakterlere bu etkiyi yaratabilecek alanı sağlıyor, dolayısıyla izleyici için kendi aralarında da müthiş bir dinamiğe sahip karakterlerle bağ kurmak kaçınılmaz hâle geliyor. Karakterleriyle ayrı ayrı güçlü bağlar kurmakta hiç de zorluk çekmediğimiz filmin, feminist yönünü besleyen takdir edebileceğimiz durumlarından bir tanesi de, her ne kadar bu noktada zaman zaman sallantılar yaşansa da, karakterlerimizin, tıpkı olması gerektiği gibi, akıllarında sadece yapılacak olan soygunun olması ve “en az bir erkek kadar” başarılı karakterlerin kadın olmaları ve feminenliklerinden çok, profesyonel yönlerine odaklanılıyor olması.  

Ocean’s 8, cinsiyet rollerine ve bu konuda kalıplaşmış Hollywood geleneklerine karşı tutumu ile oldukça doğru bir noktada yer alan ve özellikle bu anlamda doğru hareketlere sahip bir film, ancak, bir aksiyon suç filmi olarak daha yüksek ivmeli bir hıza ihtiyaç duyuyor. Koltuğumuzun ucunda oturarak izlememiz gereken oldukça cesur bir soygun hikâyesini izlerken, ne yazık ki, tehlikesizlik sebebiyle gerekli heyecanı tadamıyoruz. Yapılan planın kusursuz olabileceğini düşünmek, planın oldukça uzun bir süredir tasarlandığı ve ekipteki herkesin işinin ehli olduğu gibi unsurlar göz önünde bulundurulduğunda doğal olarak algılanabilir, buna rağmen bu kadar büyük bir soygunda her şeyin bu denli kusursuz ve pürüzsüz işlemesi, neredeyse yaşanan tek ters köşenin bile, planın beklenenden daha iyi yönde işlemesi olması durumları karakterlerin yeteneklerini yüceltmekten çok, hikâyenin inandırıcılık oranını zedeliyor. Debbie Ocean ile ilişkilendirilen ilginç aşk hikâyesi, filmin, güçlü kadro birliği içerisinde Mindy Kailing gibi bazı isimlerin sahip oldukları potansiyele göre daha arka planda kalabilmesi gibi, kendi kendine zarar verdiği noktalarından bir tanesi olarak gösterilebilir. Bu içi boş kalmış alt hikâye, olaylara acele bir şekilde iliştirilerek filmin feminist görüşüne darbe vuruyor, Debbie Ocean’ın bütün çaba ve çalışmalarını ‘eski sevgili için planlanan romantik bir intikam’a indirgiyor. Öte yandan bu da, George Clooney’nin 2001 yılında eski eşi Tess (Julia Roberts) için yaptıkları düşünülürse, soygunculuk gibi, ailede genetik olabilir. Her ne kadar film, cinsiyet rolleri konusunda oldukça adaletli bir yol izleyerek bu kadar maskülen bir seride feminen bir zafere yer veriyor olsa da, ‘kadınların en yakın arkadaşı pırlantalardır’ düşüncesine zıt düşmeyip rüya ekibin ortak amacını mücevherler yaparak bazı klişeleri akıllara getirmekten uzak kalamıyor. 

Serinin dördüncü filmi, kadın-erkek rolleri açısından olması gerekeni yansıtsa da bu sefer de filmin dahil olduğu türün gereklerini tam anlamıyla karşılayamıyor ve hatta komedi türüne daha yakın duruyor. Ocean’s 8’te yer verilmesi beklenen, daha önce Ocean’s 11 filminde izlediğimiz Matt Damon’ın sahnesinin atılması ise, yönetmen Gary Ross tarafından ‘hikâyeyi beslemiyordu’ cümlesiyle gerekçelendirilse de Matt Damon’ın Hollywood’u sallayan Harvey Weinstein olaylarındaki şahibeli duruşu ile de ilişkilendiriliyor. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi