Nuri Bilge Ceylan, senaryosunu Ebru Ceylan ve Akın Aksu ile birlikte yazdığı, Türkiye’nin Oscar aday adayı olan Ahlat Ağacı’nın gelişim sürecini anlattı.

Nuri Bilge Ceylan, 71. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan, oyuncu kadrosunda Aydın Doğu Demirkol, Murat Cemcir, Bennu Yıldırımlar, Hazar Ergüçlü ve Serkan Keskin gibi isimlerin bulunduğu Ahlat Ağacı’nın yapım sürecini anlattı. Akın Aksu’yla tanışma sürecinden, fikrin ortaya çıkış sürecine, başka bir proje üzerinde çalışırken onu bırakmasından kurgu sürecine kadar detayları kendi kaleminden anlattığı metin oldukça dikkat çekici.

Sözü fazla uzatmayalım ve sizleri Nuri Bilge’nin kendi ağzından filmin yapım sürecine dair söyledikleriyle baş başa bırakalım.

Nuri Bilge Ceylan, Ahlat Ağacı’nın Yapım Sürecini Anlattı

Temmuz 2015. Assos’taki yazlık evde tembellik ediyoruz. Bayram ve plajlar son derece kalabalık. Birkaç saat uzaklıkta, çocukluğumun en güzel zamanlarını geçirdiğim, ortasında çam ormanı olan küçük bir kasaba var. Eski çekiciliği ve güzelliği gitse de hava hâlâ temiz. Burayı ziyaret edebiliriz diye düşündük.

Çocuklarla ve oldukça kalabalık bir grup arkadaşla yola çıktık. Çevredeki köylerde dolaşırken, bazı akrabalarımın yaşadıkları yerlere geldik.

Köylülerin “üstat” dedikleri, akrabalarımdan birinin eşi olan bir ilkokul öğretmeni var. İlginç bir kişiliği, alışılmamış fikirleri ve gerçekten keyif aldığım bir sohbeti var. Orada, ona doğru yol aldık. Yeni emekli olmuş ve eski memleketine yerleşmişti. Babasının sahip olduğu bir çorak alanda uzun zamandır hayvancılık yapma hayalini gerçekleştiriyordu. Herkes, üstadın yaşlı adamla anlaşamadığını biliyordu. Babasının karşı konulmaz uyumsuzluğunu vurgulayarak tartışmayı denemiş: “Bir ağabeyim var. Dünya çapında bir sakinlik yarışması olsaydı, kesinlikle birinci sırada olurdu. Yaşlı adam onu ​​bile diğer gün dışarı attı.

Akrabaların evi bayram yüzünden kalabalıktı. Öğle yemeğinden sonra, üstat ve ben bahçeye çıktık ve tahta kütüklere oturduk. Üstadın konuşmasında derin bir suçluluk duygusu uyandıran bir şey vardı, en kötü sıkıntılarından bahsettiği zaman bile ısrarla gülümsüyordu. 10-15 koyundan oluşan minik dünyasında çok mutluydu ve bir o kadar garip detaylarla süslüyordu. O kadar çok şeye sahip olmamıza rağmen, melankolik olduğumuz için öfkelendik.

Güneş batmaya başladığında, yeni doğan kuzularını görmek için bizi alana götürmek istedi. Ebru’yla, çocuklarımızı ve diğer birkaç akrabayı birlikte bıraktık. Her türlü harika detayla dolu güzel bir gündü: Koyun, kuzu, çeşme, dereler, meşe ağaçları, hışırdayan pamuk ağacı yaprakları. Çocuklar da çok eğlendiler. Kuzuları kollarına aldılar, ağaçlardan kopardıkları armut ve böğürtlenleri yediler, belki de hayatlarında ilk defa, kaplumbağa gördüler ve eşekleri gezdirdiler. Ama dikkatimi çeken bir şey vardı. Biz, üstadı büyük bir ilgiyle dinlerken kuzuların güzelliğinden, çayırların renginden ve yeryüzünün kokusundan müthiş bir keyifle konuşurken köylüler, sanki rahatsızlık duyuyorlardı, hatta neredeyse utanıyorlardı. Bir çeşit sessiz protesto gibiydi. Fakat üstat, bu tutumları çok fazla umursamadı. Kuzulardan, çimlerin renginden, yeryüzünün kokusundan durdurulamayan bir coşkuyla konuşmaya devam etti.

Assos’a dönerken, Ebru ve ben halkın üstada karşı tutumu hakkında biraz konuştuk. Bu durumu kendi babamdan bildiğim için, köylülerin bu tip konuları boş, çocuksu ve anlamsız olarak gördüklerini söyledim.

Ceylan: “Farklılıkların ya da Özgünlüklerin Bu Topraklarda Hiçbir Karşılığı Yoktur.”

Farklılıkların ya da özgünlüğün bu topraklarda hiçbir karşılığı yoktur. İçten içe farklı hissetse de bunun sosyal olarak kabul görmediğini bilen insanlar, kendi iradelerinin ahlaki sınırların dışına itildiğini görür. Böyle insanlar, yabancılaşmış varoluşlarını anlamlandırma ve onları reddetmenin imkansızlığı arasında mücadele ederler. Farklarını, bir hastalık gibi gizli tutulması gereken bir suç olarak algılarlar ve hayatları boyunca bunu sırtlarında bir kambur gibi taşırlar. Fakat içsel gerçeklikleri onlar üzerinde koşulsuz bir kontrole sahiptir ve bu gerçeklik garip ve absürt biçimlerde ortaya çıkar.

Geri döndüğümüzde Ebru’yla bu acı hisler üzerine konuştuk, sanırım filmin fikri ortaya böylece çıkmış oldu diyebiliriz. Bu noktada, üstadın yüksek lisans yapmış bir öğretmen olan oğlu Akın’ı hatırlatalım. Akın’ın atanamadığını ve Çanakkale’de yerel bir gazetede çalıştığını duymuştuk. Bu konuları onunla tartışmanın iyi olabileceğini konuştuk.

Bir hafta sonra, temmuz ayının sonlarında bir pazar günü Akın’la tanıştım. Deniz kenarındaki büyük çay bahçelerinden birinde oturduk ve saatlerce konuştuk. Ona babalarımızla olan ilişkilerin benzerlikleri, onların değerli ama trajik yalnızlıklarından bahsettim. Bu konuda daha sonra bir film yapmak istediğimi ama şu an başka bir senaryo üzerinde çalıştığımı söyledim. Zaman kaybetmemek için benim adıma biraz araştırma yapmasını, ben diğer filmle uğraşırken çocukluğunu ve babasını düşünmesini rica ettim. Bunu rica ettiğimde Akın’ın yazma işini çok ciddiye aldığını ve hâlihazırda bir ya da iki kitap yazdığının gayet farkındaydım. Annesi, yıllar önce köyü ziyaret ettiğimde bana bir kopyasını bile vermişti, ama dürüst olmak gerekirse okumamıştım. Akın’ı köyde ve İstanbul’da birkaç kez görsem de, fazla konuşmamıştık. O, içe dönük ve mesafeli bir genç adamdı. Babasıyla konuştuğum sırada da konuşmaya katılmazdı. Ama Çanakkale’de çay bahçesinde konuştuğumuzda ne kadar akıllı ve bilgili olduğunu gördüğümde şaşırdım. Her şeyden önce çok iyi bir okurdu ve bahsettiğim her kitabı biliyordu. 30 yaşındaki bir kişiden beklenenden çok daha fazlasını okumuştu. Ve kendi özgürlüğünün peşinden koşarken, yaşadığı yerde önemsenmeyen bir işle uğraşıyordu: “Edebiyat.” Bu yüzden kendisi bir başka “yalnız” idi. Babasının dünyasında bulduğumuz nevrotik varoluş, şekil değiştirdi ve Akın’la beraber bir kez daha önümüze geldi. Bu da yapmak istediğimiz filmle ilgili ufkumuzu genişletmeye yaradı.

Birkaç ay geçti. İstanbul’a döndük. Ebru ve ben diğer senaryo üzerinde çalışmaya devam ettik. Akın’dan haber gelmeden önce, bu projeyi tamamen unutmuştum. Ekim ayı başlarında posta kutumuza 80 sayfalık bir yazı geldi. Öylesine akıcı bir şekilde yazılmıştı ki, bir çırpıda okudum ve gerçekten beğendim. Akın, çocukluğundan itibaren babasıyla olan ilişkisine odaklanmış, hayatının diğer bölümlerini de içeren müthiş bir metin yazmıştı. Bazı bölümlerde ona çok yakın hissettim, aniden çalıştığımız senaryoyu terk ettim ve bunun üzerinde çalışmaya başladım. Hemen metni Ebru’ya gösterdim ve onun da çok hoşuna gitti. Günah çıkarma şeklinde yazılmış, şaşırtıcı bir şekilde dürüst bir metindi. Anlatıcı hiçbir şekilde kendini korumuyordu ya da yüceltmiyordu. En zayıf, en alçakgönüllü hislerini, paylaşıldığında herkesi dehşete düşürecek acı gerçekleri tamamen ortaya koyuyordu. Akın’ın acımasızca gerçekçi bakış açısı, çok daha olgun bir tartışmaya izin vererek zaman kaybına yol açan sohbetleri atlattı. Çanakkale’deki sohbetimiz sırasında belli etmese de gelen metin Akın’ın, ona verdiğim görevi ve bu filmi neden yapmayı istediğimi çok iyi anladığını, dahası benim bakış açımı beklenmedik bir cesaretle bir adım sınadığını ve her şeyi bir adım daha öteye götürdüğünü gösterir nitelikteydi.

Akın’ı, birlikte çalışıp çalışamayacağımızı görmek için İstanbul’a davet etmeye karar verdik. Akın geldi. Bir ay boyunca her gün Akın, Ebru ve ben, ofisimde bir araya gelerek konuşup çalıştık. Akın’ın yazdıklarını kullanarak tamamen yeni bir çerçeve oluşturmaya çalıştık. Akın’ın metni, çocukluk ve gençliğe uzanan çok uzun bir zaman dilimi içinde gelişiyordu ancak biz, şimdiki zamanda bir hikâyeye yöneldik. Ayrıca baba yerine oğlunu merkeze almayı seçtik. Baba’nın karakterini, oğluyla olan ilişkisi açısından geliştirmeye ve önemli özelliklerini ikili üzerinden aktarmaya karar verdik. Bir ay boyunca genel çerçeveyi sağlamlaştırdıktan sonra, önümüzdeki yedi ila dokuz ay boyunca e-posta yoluyla çalışmaya devam ettik. Senaryo bu şekilde ortaya çıktı.

Bu arada Akın’ın Çanakkale’de, 23 yaşında bir üniversite öğrencisi iken yazdığı kitapları da okudum ve çok şaşırdım. Filmin adına ilham veren Ahlat’ın Yalnızlığı öyküsü de dahil olmak üzere gerçekten sevdiğim hikâyeleri vardı. Bu öyküden babanın gençliğini tasviri eden köy okulu sahnesini kullanmak istedik fakat maalesef köy okulu sahnesini kurguda çıkarmak zorunda kaldım. Kitap, konuyla ilgili bol miktarda ayrıntı içerdiğinden, ondan çok sayıda ögeyi senaryoya ekledik. Birçoğu daha organik bir yapı uğruna kurgu sırasında çıkarılmış olsa da filmde, kitaptan alınmış detaylar hâlâ var.

Kendimizi durduramadık ve sonunda ortaya çıkan senaryo, Kış Uykusu’ndan daha uzun olmuştu. Hikâyenin esnek, bükülebilir formu nedeniyle, yazdığımız her şeyi çekmek istedim ve çok görüntüyle kurguya girdim. Bu nedenle, çektiğimiz sahnelerin birçoğu ve bazı karakterler maalesef filmde yer alamadılar. Belli bir yapı oluşturmak için ya da sadece kurguda belirleyebileceğimi düşündüğüm uyumu yakalamak için bazı sahneleri feda etmek zorunda kaldım. Umarım bu sahneleri doğru bir nedenden dolayı kurban etmişimdir.

Kaynak: Film Comment

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi