Batı ve doğunun kesişim noktasında yer alan Türkiye'de üretilen sanat eserleri ve tabii ki sinema filmleri arada kalmışlık durumundan etkilenmiştir tarih boyunca. Hatta bu arada kalmışlık, özellikle köyden kente göçün hızlanmasıyla birlikte Türkiye sinemasının en çok ilgilendiği konulardan birine dönmüştür. Halit Refiğ'in Gurbet Kuşları filmi, Lütfi Akad'ın meşhur Düğün-Gelin-Diyet Üçlemesi ve Duygu Sağıroğlu'nun Bitmeyen Yol'u bu tema etrafında dolaşan yapımlara verilebilecek örneklerden bazıları. Türkiye'nin bu pozisyonu, sinemayı besleyen bir olgu iken, 90'ların ikinci yarısı ile birlikte ortaya çıkan ve "Yeni Türkiye Sineması" olarak tanımlanan üslup, söz konusu olguyu başka bir yerden ele almaya başladı. Artık yavaş yavaş taşradan kente gelmeyen başlayan karakterlerin, dertlerinin kökenini taşrada aranmaya başlandı. Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba, Mayıs Sıkıntı ve Uzak'tan oluşan Taşra Üçlemesi'nin güzide örneklerini verdiği bu yaklaşım, zaman içerisinde Türkiye sineması için, güvenli bir limana dönüştü. Gelinen noktada, ülkedeki önemli film festivallerinin yarışma seçkilerinde birden fazla "taşra filmi" izliyor oluşumuz artık kanıksanmış bir gerçek gibi. Yeni bir yönetmen jenerasyonunun gelmesiyle yavaş yavaş kırılıyor olsa da hâlâ bu özelliklere sahip filmler çekilmeye ve yarışma seçkilerinde yer almaya devam ediyor. Geçmişiyle, genellikle babalarıyla yüzleşme durumunda kalan -genellikle- erkek karakterlerin dertli hâllerini izlediğimiz bu filmlerin artık bir ezbere dönüştüğü, dolayısıyla da ilgi çekici olma özelliğini yitirdiği bir noktada karşımıza çıkan Cenk Ertürk imzalı Nuh Tepesi, bu bağlamdaki sıkıntıların olayların geçtiği coğrafyadan ya da ele alınan konulardan değil, başarıya ulaşanı taklit etme yönündeki bir eğiliminden kaynakladığına inanma konusunda umut verici. Nuh Tepesi: Baba, Oğul ve Alışkanlıklar Yönetmen Cenk Ertürk, 2016 tarihli kısa filmi Uzun Bir Gün'de, yaşı ilerlemiş bir baba ile onun çocukluk evini bulması için birlikte yola koyulduğu oğlunun ilişkisine odaklanır. Küçük bir köydeki bu arayış, baba karakterinin geçmişine doğru bir yolculuk olarak da okunabilir pekâlâ. O sırada ona eşlik eden, konuşmalarından bir şehir hayatı sürdüğünü öğrendiğimiz oğlunun aklı bu arayışa pek yatmaz. Zira kendini bu çevreye ait hissetmediğine dair emareler görürüz birçok noktada. Fakat finalde, geçmişten kopmaya, geçmişin geçmişte kaldığının kabul edilmesine karar verildiğinde ikili arasındaki jenerasyon farkı sıfırlanırken, aralarındaki mesafede ciddi ölçüde kapanır. Bu taşra ile kent, baba ile oğul arasındaki çatışmaya dair, benzer filmlerdekilere göre daha yumuşak, daha sahiplenici bir bakıştır aslında. İşte bu anlatının genişletilmiş, zenginleştirilmesi, görece dönüştürülmüş ve teknik anlamda çok daha başarılı bir şekilde kotarılmış bir versiyonunu ilk uzun metrajı Nuh Tepesi'nde ortaya koyuyor Cenk Ertürk. Nuh Tepesi de temelinde çok tipik bir baba-oğul hikâyesi. Haluk Bilginer'in canlandırdığı baba karakteri İbrahim, yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği köye döner. Bu dönüşün amacı ise yıllar önce kendi diktiğini söylediği ağacın altına gömülmek istemesidir. Bu konuda yıllardır görüşmediği, arasının bozuk olduğu oğlundan yardım ister. Ali Atay'ın hayat verdiği Ömer'in babasına karşı duyduğu kızgınlığın altında, İbrahim'in onu ve annesini yıllar önce âşık olduğu bir kadının peşinden Paris'e giderek terk etmesi yatar. Bu bağlamda, bu dönüşün erkek karakterlere farklı şeyler ifade ediyor gibi görünse de aslında ikisi için de geçmişle hesaplaşmak ya da vedalaşmak ritüelleridir. Bu tipik anlatıyı, özellikle Ömer üzerinden iki farklı noktadan ele alarak farklılaştırmayı başarıyor yönetmen ve senarist Ertürk. Ömer bir tarafta babasından, onun terk edişi sebebiyle yaşadığı çöküntünün hesabını sorarken bir yandan da…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Genele bakıldığında Nuh Tepesi'nin ülke sinemasının tematik alışkanlıklarını tekrar etmesi sebebiyle sadece belirli bir süre için benzerlerinden ayrılacağını ama adını klasikler arasına yazdırmasının zor olduğunu öngörmek pek de zor değil.

Kullanıcı Puanları: 3.56 ( 23 oy)
60

Batı ve doğunun kesişim noktasında yer alan Türkiye’de üretilen sanat eserleri ve tabii ki sinema filmleri arada kalmışlık durumundan etkilenmiştir tarih boyunca. Hatta bu arada kalmışlık, özellikle köyden kente göçün hızlanmasıyla birlikte Türkiye sinemasının en çok ilgilendiği konulardan birine dönmüştür. Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları filmi, Lütfi Akad’ın meşhur Düğün-Gelin-Diyet Üçlemesi ve Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol’u bu tema etrafında dolaşan yapımlara verilebilecek örneklerden bazıları. Türkiye’nin bu pozisyonu, sinemayı besleyen bir olgu iken, 90’ların ikinci yarısı ile birlikte ortaya çıkan ve “Yeni Türkiye Sineması” olarak tanımlanan üslup, söz konusu olguyu başka bir yerden ele almaya başladı. Artık yavaş yavaş taşradan kente gelmeyen başlayan karakterlerin, dertlerinin kökenini taşrada aranmaya başlandı. Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba, Mayıs Sıkıntı ve Uzak’tan oluşan Taşra Üçlemesi’nin güzide örneklerini verdiği bu yaklaşım, zaman içerisinde Türkiye sineması için, güvenli bir limana dönüştü. Gelinen noktada, ülkedeki önemli film festivallerinin yarışma seçkilerinde birden fazla “taşra filmi” izliyor oluşumuz artık kanıksanmış bir gerçek gibi. Yeni bir yönetmen jenerasyonunun gelmesiyle yavaş yavaş kırılıyor olsa da hâlâ bu özelliklere sahip filmler çekilmeye ve yarışma seçkilerinde yer almaya devam ediyor. Geçmişiyle, genellikle babalarıyla yüzleşme durumunda kalan -genellikle- erkek karakterlerin dertli hâllerini izlediğimiz bu filmlerin artık bir ezbere dönüştüğü, dolayısıyla da ilgi çekici olma özelliğini yitirdiği bir noktada karşımıza çıkan Cenk Ertürk imzalı Nuh Tepesi, bu bağlamdaki sıkıntıların olayların geçtiği coğrafyadan ya da ele alınan konulardan değil, başarıya ulaşanı taklit etme yönündeki bir eğiliminden kaynakladığına inanma konusunda umut verici.

Nuh Tepesi: Baba, Oğul ve Alışkanlıklar

Yönetmen Cenk Ertürk, 2016 tarihli kısa filmi Uzun Bir Gün‘de, yaşı ilerlemiş bir baba ile onun çocukluk evini bulması için birlikte yola koyulduğu oğlunun ilişkisine odaklanır. Küçük bir köydeki bu arayış, baba karakterinin geçmişine doğru bir yolculuk olarak da okunabilir pekâlâ. O sırada ona eşlik eden, konuşmalarından bir şehir hayatı sürdüğünü öğrendiğimiz oğlunun aklı bu arayışa pek yatmaz. Zira kendini bu çevreye ait hissetmediğine dair emareler görürüz birçok noktada. Fakat finalde, geçmişten kopmaya, geçmişin geçmişte kaldığının kabul edilmesine karar verildiğinde ikili arasındaki jenerasyon farkı sıfırlanırken, aralarındaki mesafede ciddi ölçüde kapanır. Bu taşra ile kent, baba ile oğul arasındaki çatışmaya dair, benzer filmlerdekilere göre daha yumuşak, daha sahiplenici bir bakıştır aslında. İşte bu anlatının genişletilmiş, zenginleştirilmesi, görece dönüştürülmüş ve teknik anlamda çok daha başarılı bir şekilde kotarılmış bir versiyonunu ilk uzun metrajı Nuh Tepesi’nde ortaya koyuyor Cenk Ertürk.

Nuh Tepesi de temelinde çok tipik bir baba-oğul hikâyesi. Haluk Bilginer‘in canlandırdığı baba karakteri İbrahim, yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği köye döner. Bu dönüşün amacı ise yıllar önce kendi diktiğini söylediği ağacın altına gömülmek istemesidir. Bu konuda yıllardır görüşmediği, arasının bozuk olduğu oğlundan yardım ister. Ali Atay’ın hayat verdiği Ömer’in babasına karşı duyduğu kızgınlığın altında, İbrahim’in onu ve annesini yıllar önce âşık olduğu bir kadının peşinden Paris’e giderek terk etmesi yatar. Bu bağlamda, bu dönüşün erkek karakterlere farklı şeyler ifade ediyor gibi görünse de aslında ikisi için de geçmişle hesaplaşmak ya da vedalaşmak ritüelleridir.

Bu tipik anlatıyı, özellikle Ömer üzerinden iki farklı noktadan ele alarak farklılaştırmayı başarıyor yönetmen ve senarist Ertürk. Ömer bir tarafta babasından, onun terk edişi sebebiyle yaşadığı çöküntünün hesabını sorarken bir yandan da geldiği köyün dinamikleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor. Zira İbrahim’in altına gömülmek istediği ağaç, köydekilerin inanışına göre Büyük Tufan’dan sonra Nuh tarafından dikilmiş. Dolayısıyla ona fazladan bir anlam yükleyen köy ahalisi ve bu ağacın yarattığı miti bir ticari meta olarak kullanan köyün muhtarıyla da mücadele etmek durumunda Ömer. Nuh Tepesi, kentten köye dönen karakterlerini sadece geçmişle yüzleştirmiyor, bu inanış biçimi üzerinden farklı bir yaşam tercihiyle, kültür yapısıyla da çatıştırıyor. Dolayısıyla taşrayı bireyleri dönüştüren bir mekanizma olarak görmenin yanında, onun da çarpık yapısına dair bir tartışma atıyor ortaya. Cenk Ertürk’ün ilk uzun metrajlı filmini, taşrayı olduğu gibi kabullenen yaklaşımdan uzaklaştıran ve Türkiye’nin yakın geçmişte yaşadığı sosyokültürel dönüşümün sorgulamasına yaklaştıran da bu tercihler oluyor. Fakat böylesi bir anlatı tercihinin, filmi sosyal gerçekçi bir tona çektiğini da söyleyemeyiz. Taşranın mevcut durumuna dair doneler, baba-oğul ilişkisini farklı açılardan zenginleştirmek adına olay örgüsüne eklenmiş senaryo unsurları olarak görünüyor daha ziyade. Karakterleri ve onların birbirleriyle, geçmişleriyle hesaplaşma hâlini her şeyden daha çok önemsiyor yönetmen.

Filmin ana aksını oluşturan baba-oğul çatışmasına baktığımızda Nuh Tepesi’nin tematik anlamda ortaya yeni bir şey koyduğunu söylemek zor. Bir sebepten yolları ayrılan iki yetişkin erkeğin arasındaki bu çatışmanın, metinsel anlamdaki sıradanlığı, Haluk Bilginer ve Ali Atay’ın iyi yazılmış diyalogları ve başarılı performanslarıyla ortadan kalıyor. Karakterlerine susmak yerine, dert ve düşüncelerini yüksek sesle dışa vurma imkânı sunan Ertürk, oyuncularının da yardımıyla bu çabasının karşılığını anlıyor ve Nuh Tepesi her anına sinema duygusunun sızdığı bir filme dönüşüyor. İyi yazılmış ve iyi oynanmış erkek karakterleri için sıraladığımız övgülerin aynısını kadın karakter için de yinelemek ne yazık ki mümkün değil. Hande Doğandemir’in canlandırdığı Ömer’in boşanmak üzere olduğu eşi Elif, güçlü bir karakter olmaktan ziyade, Ömer’in duygu dünyasına etki eden, mevcut ruh hâlini etkileyen bir unsur olarak anlatıya bir noktada dâhil oluyor sadece.

Nuh Tepesi, dünya prömiyerini yaptığı Tribeca Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu (Ali Atay) ödülleriyle dönmüş, Adana Film Festivali’nden de en iyi film seçilmişti. Bu unvanların yarattığı beklentiyi, dengeli rejisi, başarılı oyunculukları, zengin senaryosu ve özenli görüntü yönetimiyle doğan güçlü bir sinema duygusuyla büyük ölçüde veriyor film. Velhasıl genele bakıldığında ülke sinemasının tematik alışkanlıklarını tekrar etmesi sebebiyle sadece belirli bir süre için benzerlerinden ayrılacağını ama adını klasikler arasına yazdırmasının zor olduğunu öngörmek pek de zor değil. Zira Nuh Tepesi, öyle ya da böyle “taşra sineması” pratiklerini yeniden üreten güçlü sinema duygusunu kanıksadığımız kalıplarla sınırlayan bir yapım olarak anılmaya mahkûm.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information