Frédéric Gros, ilk bakışta günlük hayatın bir parçası gibi görünen yürüyüş olgusunu ontolojik bir bakışla incelediği Yürümenin Felsefesi kitabının giriş bölümü hüviyetindeki “Yürümek Spor Değildir” pasajını şu cümleyle bitirir: “Bir kez olduğu yerde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.” BBC ve Hulu ortaklığında hazırlanan, Sally Rooney’nin Türkçe’ye de çevrilen romanından uyarlanan Normal People dizisinin henüz ilk karesinde ana karakterlerden Marianne’i son sınıf öğrencisi olduğu lisenin koridorlarında yürürken arkadan görürüz. Özellikle Dardenne Kardeşler’in sosyal gerçekçi filmlerinde benzerlerine rastladığımız bu çekim biçimi, seyirci ile karakterin arasındaki mesafeyi azaltır; seyirciyi anlatının merkezindeki karakterin mücadelesine ortak eder. Marianne’in peşine takıldığımız yaklaşık 10 saniyelik plan da hemen hemen benzer bir etki yapıyor. Normal People’ın bu açılışından itibaren artık bir yolculuğun, uzun bir yürüyüşün parçası gibiyiz. Dizinin yönetmenleri Lenny Abrahamson ve Hettie Macdonald’ın, Rooney’in sunduğu yol haritasını takip ederek rehberlik yaptığı bir yolculuk olarak da görülebilir Normal People. Marrianne ve onun girişteki yürüyüşünü gördüğümüz planın ardından yapılan kesmeyle tanıştığımız Connell’in peşinden önce İrlanda içinde, sonra da Avrupa’nın muhtelif kentlerinde ama en çok da içinde yaşadığımız bu tuhaf çağda âşık ve genç -ya da hem âşık hem genç- olmanın yarattığı duygular arasında yapılan bir yolculuk bu.

Üst sınıf bir aileden gelen, belki de muhafazakâr yetiştiriliş tarzının etkisiyle “zamane gençleri”nin içi boş meşgalelerine paye vermeyen, tam da bu sebeple diğer öğrencilerce dışlanan entelektüel Marianne (Daisy Edgar-Jones) ile hem başarılı bir öğrenci hem gözde bir sporcu hem de edebiyata yatkın olan Connell’ın (Paul Mescal) yaşadıklarına, ilişkilerinin değişik evrelerine odaklanan bir anlatı sunuyor aslında Normal People. Fakat tam da insanın çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresinde, yani yola çıkmak için, yürüyüşe başlamak için gerekli hazırlıkların tamamlandığı zaman dilimine odaklanmasıyla, bu ilişki her şeyiyle hayatın bir temsiline de dönüşüyor. Aşkın, aşkla tanışma durumunun etrafına; sınıf farkını, geçim kavgasını, aile içi şiddeti, ülkenin küçük bir şehrinde, kıtanın küçük bir ülkesine doğmayı, iletişim kuramamayı yerleştirerek o kadar sahici bir dünya kuruyor ki, Marianne ve Connel’ın yolculuğu, ilk birkaç adımdan itibaren geri dönmenin mümkün olmadığı kümülatif bir yapıya dönüşüyor.

Normal People 1. Sezon: Bitmeyen Yürüyüş

Ortada mesafelerin, sınıf farkının, yapılmak zorunda olunan tercihlerin, karşılarına çıkan insanların sürekli dönüştürdüğü iki genç var ve birbirlerine adını koymanın zor olduğu yoğunlukta bir duygu ile bağlılar. Velhasıl duyguların kimseyi kahraman yapmaya yetmediği bir dönemde yaşadığımızın da kanıtı gibiler. Âşıkların kahramanla eş tutulduğu öyle bir dönem hiçbir zaman olmamıştı belki ama bizi aksine ikna etmeye çalıştı tarih sürekli. İşte Normal People biraz da buna dur diyor; âşık olmanın daha üzerinde de güçler olduğunu göstermekten imtina etmiyor. Hayatın ne kadar kalp kırıcı olabileceğini, çıkılan bu yolun bir sürü irili ufaklı taşla dolu olduğunu gösteriyor. Ama yine de hayatla kavga etmenin değil, hayatı bir şekilde yaşamanın dizisi bu. Hayatın çıkardığı zorlukların mevcudiyeti sürerken, bir sanat galerisinde yan yana bir tabloya bakmanın, ilişkinin durumunun tartışıldığı bir konuşmanın ortasında yenilen dondurmayı boş paketinin üzerine koymanın, izlenilen maçın ikinci devresini unutmanın, duyguların kontrol edilemediği noktada bardağın ellerin arasından kayıp gitmesinin dizisi.

Normal People’ın bu kadar esaslı bir anlatı ve bu anlatıdan çıkardığı duygu yoğunluğunun en güçlü kaynağı bu belki: Hayatın doğrusal, bir noktadan diğerine doğru çıkılan bir yolculuk oluşunu, atılan her adımın kişiyi devasa bir dönüşümün eşiğine getirme potansiyelini büyük büyük cümlelerler kurmaya ihtiyaç duymadan, çok çarpıcı sinematik karşılıklarla ifade etmesi. Çıkılan yürüşünün her adımının bütüne bakıldığından çok da elzem bir detaya tekabül etmediğini, bazı spesifik duygu anlarının paranteze alındığı kurgu anlayışı, atılan adımların arasında temponun biraz düştüğü, soluklanmaya benzer bir hissiyat yaratırken, saf bir kırılganlık doğuyor buradan. Gros, girişte referans verdiğimiz kitabın “Yalnızlıklar” isimli bölümünde, yalnız yürümenin daha verimli olabileceğinden kısaca bahsettikten sonra şöyle der: “Yine de mutlak yalnızlık şart değildir. Yanınızda üç-dört kişi olabilir, bu şekilde konuşmadan ilerleyebilirsiniz. Herkes kendi adımına, hızına bakar, arada kısa mesafeler oluşur ve en öndeki zaman zaman durup arkasına dönerek, ‘Her şey yolunda mı?’ diye sorar kendi soyutlanmışlığını koruyarak; düşünmeden, hatta neredeyse kayıtsızca. Bir el işaretiyle cevap verilir ona. Diğerleri elleri kalçalarında en arkadakini beklerler; sonra tekrar yola çıkılır ve bir bakmışsınız ki sıra değişmiş. Ritimler değişir, birbiriyle kesişir. Çünkü kendi temponuzda yürümek, hep aynı düzende yürümek anlamına gelmez; beden makine değildir.” İşte sözünü ettiğimiz kırılganlık Marianne ya da Connel’ın kendi hayatlarının içine gömüldükleri, kendi soyutlanmalarını yaşadıkları o anların ve bu anlardan sıyrılıp diğerine her şeyin yolunda olup olmadığını sorma anlarının anlatıya dâhil olmasından ileri geliyor. Kendi ritmini tutturabilmenin bir şekilde mümkün olduğu ama atılan her yeni adımda diğerinin adının yankılandığı bir yürüyüş çünkü bu. İçinde yaşadığımız çağ, bireyleri mutlak yalnızlığa doğru iterken, arkaya dönüp bakmaya, nasıl olduğunu sormaya değecek biriyle tanışabilmiş iki gencin kalp kırıklıklarıyla bezeli yürüyüşü.

Cinselliğin, sadece yaşanan ilişkinin bir parçası değil, o ilişkinin mevcut evresinin bir yansıması olduğunu çoktan kavramış ve bunu anlatısının içine elini korkak alıştırmadan ama zarifçe yerleştiren; duyguların sadece hissedilen değil, aynı zamanda işitilebilen şeyler olduğunu ayan beyan ortaya koyan; birini diğerinden daha çok sevmenin mümkün olmadığı, müthiş yazılmış iki ana karaktere sahip Normal People, tam da kendine yakışan şekilde nihayete ediyor. Yürüyüşün devam eden bir eylem olduğunu, hayatın uzun vadeli durup dinlemelere imkân tanımadığının, ayağa dikilen insanın olduğu yerde kalamayacağını kibarca fısıldayarak… Dizi bitiyor, yürüyüş sürüyor.

Kaynakça

Frédéric Gros, Yürümenin Felsefesi, Kolektif Kitap, 2017.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information