Netflix’in sinema alanındaki yatırımları artarak devam ediyor. Dijital yayın platfomu, son olarak Steven Soderbergh’in önümüzdeki yıl seyirciyle buluşması beklenen basketbol filmi High Flying Bird’ün yayın haklarını satın aldığını duyurdu. Soderbergh gibi bir yönetmenin de yeni filmiyle şirketin saflarına katılmasıyla, dev yayın platformu sektöründeki hakimiyet alanını daha da genişletmiş görünüyor. Uzun süredir sinema alanındaki etkinliğini artıran Netflix’in gündemde olduğu asıl konu da bununla bağlantılı aslında. Zira Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’a uzanarak ödül sezonunda son derece iddialı olacağını kanıtlayan son filmi Roma da aslında bir Netflix filmi. Roma’nın sinema yazarlarınca da son derece başarılı bulunmasının ardından tartışma yeniden alevlendi: Netflix En İyi Film Oscarı’nı kazanabilecek mi?

Bu sorunun muhtemel cevaplarına geçmeden önce, Netflix’in sinema alanındaki faaliyetlerine genel bir bakış atmakta fayda var. 2017’de, daha önce Universal gibi Hollywood’un en büyük yapım şirketlerinin birinde üst düzey pozisyonlarda yer almış olan Scott Struber Netflix’e katılmıştı. Şirketin kendi filmlerini üretme konusundaki süregelen faaliyetlerinin tamamlayıcısı olarak yorumlanabilecek bu durum, Netflix’in sinema dünyasındaki konumunu bir üst seviyeye taşıdı. Fakat şirket sinemadaki varlığı ilk büyük etkiyi, 2017 Cannes Film Festivali’nde ana yarışmaya iki film birden sokarak yaptı. Joon-ho Bong’un Okja’sı ve Noah Baumbach’ın  The Meyerowitz Stories’i festival yönetimi tarafından yarışmaya kabul edilse de, özellikle o yılki jüri başkanı Pedro Almodóvar tarafından pek hoş karşılanmadı. Yönetmenin büyük perdede izlenilmeyecek bir filmin, Altın Palmiye almasını hoş karşılamayacağı minvalindeki açıklamalarıyla, Netflix’in sinema dünyasındaki konumu tartışılmaya açıldı bir bakıma. Ama bu durum, dijital yayın platformunu sinema dünyasında saygın bir konuma yerleşme noktasında daha da kamçılamış görünüyor. Ve görülen o ki, bunun için de Oscar’ı önemli bir adım olarak gözlerine kestirmiş durumdalar. Sene başında dağıtılan Akademi Ödüllerinde bir Netflix yapımı olan Mudbound (Savaştan Sonra), dört adaylık elde ederek, şirketin kapağı Oscarlara atmasını sağlamıştı. Fakat, önümüzdeki yıl için eli çok daha güçlü. Dünya prömiyerini yaptığından bu yana yere göğe sığdırılamayan Roma, şimdiden En İyi Film Oscarı’nın en güçlü adaylarından biri olarak işaret ediliyor. Alfonso Cuarón’un otobiyografik ögeler taşıyan, kendi ülkesinde İspanyolca çektiği siyah beyaz bir filmin adının buralarda geçmesi hem sinema sanatı hem de sinemaseverler için sevindirici bir durum. Lakin bu gelişme, birçok soru işaretini de beraberinde getiriyor.

Netflix’in İkilemi

Netflix gibi izleme alışkanlığını değiştiren, yenilikçi bir şirketin sinemacılara sunduğu olanaklar son derece geniş. Bu noktadan bakınca Cuarón’un yanına Coen Kardeşler, Martin Scorsese, Paul Greengrass ya da Steven Soderbergh gibi yönetmenlerin yeni filmlerini bu dijital yayın devinin çatısı altında gerçekleştirmek üzere eklenmesi şaşırtıcı değil. Ama şirketin, sinema pastasından saygınlık ve tabii ki ticari getiri açısından pay kapma girişimleri, kendi içinde bir takım karmaşık durumlara tekabül ediyor. Zira Roma’nın bu denli sükse yapması sonucu, filmin tüm dünyada vizyona girebilme ihtimali doğdu. Önceki yıllarda, Oscar potansiyeli olan Netflix filmleri, sınırlı olarak vizyona sokulıuyor; böylece Akademi Ödülleri için yarışma hakkını kazanıyorlardı. Benzer bir stratejinin Greengrass’ın 22 July’ı ya da Coen Kardeşler imzalı The Ballad of Buster Scruggs için devam ettirileceği söylense de, Roma’nın uluslararası dağıtıma girebilme ihtimali, Netflix’i hükmettiği dijital yayıncılık sektöründen, Hollywood’un merkezine doğru çekebilir.

Netflix’in Roma için alacağı muhtemelen kararın büyük ölçüde sinemanın yaratıcı gücü olan yönetmenleri tatmin etmek adına alındığı söylenebilir. Zira Cuarón’un Roma’yı sadece uygun sinema salonların hakkı verilebilecek 65 mm formatında çektiğini biliyoruz. Filmin Dolby Atmo ses formatına sahip olduğunu da düşünürsek, yönetmenin en kişisel filmi olarak lanse edilen Roma’nın sadece televizyon, tablet ya da cep telefonu ekranlarından izlenebilecek olmasına sıcak bakmayacağı çıkarımını yapmak zor değil. Fakat burada Netflix’in konumu da son derece önem teşkil ediyor. Zira yayın hayatını dijital mecrada sürdüren bir platform için, bir filmi tüm dünyada geniş ölçekli bir dağıtıma çıkarmak oldukça riskli de olabilir. Zira Oscar ve buna bağlı olarak saygınlık kazanmak adına yapılacak böylesi bir hamlenin, sadece Roma’yla sınırlı kalmama ihtimali hiç de düşük değil. Sunduğu imkânlarla dünyanın önemli yönetmenleri için son derece cazip bir konuma yükselen şirket, Scorsese ya da Coen Kardeşler gibi yüksek profilli yönetmenleri kendine çekme noktasında, Roma’dakine benzer dağıtım talepleriyle karşılaşabilir. Bu da Netflix için yeni bir ticari cephenin açılması anlamına gelecek. Sahip olduğu tüm gücü dijital yayıncılıkla elde etmiş bir şirketin, klasik dağıtım alanına girişi aşina olmadığı sularda, sektörün devleriyle karşı karşıya gelmesiyle sonuçlanacak ki, bu da çok başka ekonomik ve operasyonel gereklilikler doğuracaktır.

Eğer konuşulanlar gerçekleşir ve Roma tüm dünyada vizyona sokulursa, sinema sektöründe bazı taşlar yerinden oynayabilir. Netflix’in neredeyse kendi başına yarattığı ve şu an domine ettiği dijital yayın sektöründen daha geniş bir alana yayılma hamlesiyle nasıl baş edeceği de, sektörün mevcut durumunun buna nasıl karşılık vereceği de şu an için biraz muğlak. Film izleme alışkanlıklarını değiştirme konusunda son derece ciddi yönelimleri tetikleyen Netflix’in sektördeki geleceğini bekleyip göreceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi