1960’lar, birçok farklı alan ve sanat disiplininde olduğu gibi sinemada da değişim ya da yenilik meşalesinin yandığı yıllardı. Fransa’da 1950’lerin sonunda Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol gibi isimler, film yapma pratiklerinden görüntü, ses ve kurgu ile anlam yaratmaya kadar çok geniş bir alanda yenilik ihtimalinin, o tarihe kadar konvansiyonaları oluşmuş sinemanın nasıl yeni bir şekilde yapılabileceği fikrinin peşine düştüler; ortaya sinema tarihinin seyrini değiştiren o olgu çıktı: Fransız Yeni Dalgası. Bu yenilikçi hareketin etkileri, -o dönemki adıyla- Çekoslovakya gibi yakın coğrafyaların ötesinde Brezilya ya da Japonya gibi başka kıtalardaki ülkelerde dahi yankı bulmuşken, II. Dünya Savaşı’nın ardından sanatsal ve endüstriyel anlamda neredeyse sıfır noktasında olan Alman sinemasının bu rüzgardan etkilenmemesi düşünülemezdi elbet.

1962 yılının 28 Şubat’ında, Alexander Kluge, Edgar Reitz, Peter Schamoni, Haro Senft ve Franz-Josef Spieker’den oluşan bir grup Alman sinemacı adına Oberhausen Manifestosu denilen bir metin yayınladı. Bu bildiride açıkça şu ilan ediliyordu: “Eski sinema öldü, biz yeni sinemaya inanıyoruz.” Söz konusu çağrı başka genç sinemacıları da harekete geçirdi ve Rainer Werner Fassbinder, Volker Schlöndorff, Wim Wenders gibi çok önemli yönetmenlerin de mensubu bu jenerasyon, Alman Yeni Dalgası başlığı altında toparlanacak bir anlayışı oluşturmaya başladı. Bu akımın en önemli figürlerinden biri de bu yazının konusu olan Werner Herzog elbette.

Herzog sinemasına baktığımızda karşımıza çıkan bir olgu, yönetmenin kariyeri boyunca hem kurmaca hem de belgesel filmler çekmesi ve bu çeşitliliği hiçbir zaman terk etmemiş olması. Bu ayrımın yanında Herzog filmleri her daim gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi muğlaklaştırmasıyla dikkat çeker. Ona göre sinema filmleri, kurmaca ya da belgesel olarak ikiye ayrılmaz, önemli olan sinemanın kendisi ve bu medyumu kullanarak anlatılan hikâyelerdir. Onun elinden çıkan her yapım bir şekilde “gerçek”le ilgilidir. Hatta bunu destekler şekilde en iyi belgeselinin Fitzcarraldo olduğunu belirtmiştir.

Kendi ifadesine göre yönetmenin filmleri zevkten, keyiften değil acıdan beslenir. Zira onun karakterlerinin hemen hemen tamamı bir şekilde acı çekmeye mahkûm gibidirler. Ya abartılı hırslarının kurbanı olurlar ya da toplumlum “normal” bellediği kalıpların dışına itilirler. Bu bağlamda sürekli dış ya da iç etmenlerle mücadele etmek durumundadırlar. Bu etmenler, aşılması neredeyse imkânsız yer şekilleri, karakterlerin fiziksel ya da zihinsel dezavantajları, insanlığın kurduğu uygarlığın ta kendisi, hatta günlük hayatı gittikçe daha fazla domine etmeye başlayan internet dahi olabilir. Yani Herzog sineması bir mücadele sinemasıdır. Bu mücadele güdüsü yönetmenin belgesel filmlerinde de varlığını yoğun bir biçimde hissettirir. Buradan hareketle Herzog filmleri zarif ya da seçkin sanat eserlerinden ziyade fiziksel eforun da katkısıyla yaratılmış, ter ya da kan akıtılarak ortaya çıkarılmış yapımlardır. Bu efor, bu çaba onun her filmini ilgi çekici hâle getirir. Efsanevi sinema yazarı Roger Ebert’a göre onun başarısızlıkları bile görkemlidir, tıpkı filmlerindeki karakterler gibi.

Başlamak İçin En İyisi: Fitzcarraldo

Werner Herzog’un başyapıtlarından, 1982 tarihli Fitzcarraldo; Avrupalı bir iş insanının Amazon ormanlarının göbeğinde bir opera salonu inşa etmek için giriştiği mücadeleyi anlatır. Daha fikir aşamasından itibaren kulağa pek de mantıklı gelmeyen bu girişimi, tam da Herzog usülü bir delilik olarak tanımlamak daha doğru olacaktır belki de. Çünkü devasa bir bütçe gerektiren bu girişim, Amazon havzasının gürül gürül akan nehirlerinde akıntının tersi yönde yapılan yolculukları, hatta kocaman bir buharlı geminin bir tepeden aşırılmasını zorunlu kılar.

Fitzcarraldo’nun dört yılı bulan ve Herzog’un özel efekt ya da minyatür kullanmayı reddetmesi sebebiyle en az filmde izlediğimiz kadar büyük bir kaosa dönüşen çekim süreci ile anlatının kendisi arasında ciddi bir bağlantı kurulabilir. Herzog’un ve beş filmde birlikte çalıştığı “deli dahi” oyuncu Klaus Kinski’nin canlandırdığı Brian Sweeney Fitzgerald karakterlerinin girişimlerinin dış şartları aşmak konusundaki eğilimleri ciddi parallelik taşırken, filmin anlatısı batının “yaban topraklar”a medeniyet taşımayı kendine vazife görmesi üzerinden olası bir polititk okumaya da alan açar.

Son olarak Herzog’a Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü getiren filmin yapım sürecini mercek altına alan, Les Blank imzalı Burden of Dreams’in de adını anmadan geçemeyelim.

Sonra Ne İzlemeli?

Werner Herzog’un en iyi belgeseli olarak nitelediği kurmaca film Fitzcarraldo’dan sonra, izlemek için bir kurmaca ve bir belgeselle devam etmek faydalı olabilir. Bu noktada akla ilk gelen kurmaca film, 1972 tarihli Aguirre, Tanrının Gazabı – Aguirre, der Zorn Gottes. Başrolünde yine Klaus Kinski’nin yer aldığı bu delilik anlatısının merkezinde, efsanevi “altın şehri” El Dorado’yu arayan bir grup ve bu gruba liderlik eden Don Lope de Aguirre yer alır. Fakat bu, klasik anlamda değerli bir eşyayı ya da yeri arayan bir kişinin anlatıldığı macera filmi değildir. Aguirre filmi, doğanın hikmeti karşısında “minik” bir insanın aklını nasıl kaçırdığını ve “ince kırmızı çizgi”nin öteki tarafına nasıl geçtiğini anlatır. Bu bağlamda Herzog’un ilk uluslararası başarısı olan Aguirre, der Zorn Gottes’in, insan-doğa mücadelesi ve akli dengesi yerinde olmayan karakterler gibi yönetmenin favori temalarının güçlü bir melezini sunduğu söylenebilir.

Belgesel tarafında ise Suskunluğun ve Karanlığın Ülkesi – Land des Schweigens und der Dunkelheit doğru bir başlangıç noktası olabilir. Zira ergenlik yıllarından itibaren duyma ve görme engelli olan yaşlı bir kadın üzerinden, bu sorunlar sebebiyle toplumdan izole bir hayat sürmek durumunda kalan kişilere dair son derece sert bir yapı kurar bu belgesel. Bu yapımın odağındaki, dış dünya ile iletişim kurmak için engeller aşması gereken “gerçek” karakterlerin yansımalarını Stroszek ve Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı – Jeder für sich und Gott gegen alle kurmaca filmlerde de görebilmek mümkün.

Nereden Başlamamalı?

Hâlâ yoğun bir şekilde üretmeye devam eden Herzog’un kariyerinin dip noktalarından birine işaret eder 2016 tarihli Tuz ve Ateş – Salt and Fire. Çekimleri Bolivya’da gerçekleştirilen ama filmde mekânsal bir bilgi verilmediğinden kurmaca bir Güney Amerika ülkesi olduğu çıkarımını yapabileceğimiz bir coğrafyada yaşananları merkez altına alan yapım, buraya “Beyaz Şeytan” adı verilen felaketi araştırmak üzere gelen, Birleşmiş Milletlerce görevlendirilmiş üç bilim insanının kaçırılmasıyla açılıyor ve ardından bir türlü elle tutulur bir yapı kuramıyor, dengeli bir anlatı sunamıyor. Kağıt üzerinde insan ve doğa ilişkisine dair önemli çıkarımlar yapma potansiyeli olan film, bu vaadini hiçbir noktada karşılayamıyor maalesef. Başrollerinde Michael Shannon ve Gael García Bernal gibi önemli ve tanınmış oyuncuların yer almasına kanıp Herzog sinemasına Salt and Fire ile başlamak çok ciddi bir hata olacaktır şüphesiz.

Bonus: Buzda Yürüyüş, Münih – Paris

Buzda Yürüyüş, Münih – Paris adını taşıyan kitap, Werner Herzog’un sinema alanına sığmayan personasına şahitlik etmek adına paha biçilmez bir kaynak. Bu eser Herzog’un, ölüm döşeğinde olan yakın arkadaşı, sinema yazarı Lotte Eisner’i kurtarmak için çıktığı yolculuk sırasında kaleme aldıklarından oluşur. Ama bu yolculuk -yine Herzog’dan beklemebilecek şekilde- tam bir deliliktir. Zira Herzog, Münih’ten Paris’e yürüyerek giderse arkadaşının hayatta kalacağına dair çılgınca bir inançla çıkar bu yolculuğa. İşte Türkçe’ye de çevrilmiş olan Buzda Yürüyüş, Werner Herzog’un bu yolculuk sırasında yazdıklarından oluşur ve yönetmenin insana, hayata, ölüme, üzerinde yaşadığımız gezegene dair zihin açıcı fikirlerini okuyuculara sunar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi