II. Dünya Savaşı birçok insan gibi Rainer Werner Fassbinder’in hayatında da kırılma anlarından biridir. Savaşın bittiği 1945 yılında doğan Fassbinder’in çocukluğu büyük bir yıkımın yaralarını sarmaya çalışan bir ülkede geçer. “O sıra ebeveynlerimiz Almanya’yı yeniden kurmak ile ilgilendikleri için bize pek vakit ayıramadılar” diyen Fassbinder’in hâlihazırda çetin geçen çocukluk yılları, altı yaşındayken anne ve babasının boşanması ile daha da zorlaşır. Bu tarihten sonra hep sorunlu bir ilişkisi olduğu annesiyle yaşamaya başlayan Fassbinder, liseyi de bitirmeden terk eder ve Münih’teki Fridl-Leonhard-Studio’da oyunculuk dersleri almaya başlar.

Fassbinder’in sevgisiz geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları ileride yapacağı neredeyse tüm filmlerin de dramatik kaynağını oluşturur. Sevgi – nefret diyalektiğinde gelişen, birbirini yıpratma ve sömürme üzerine kurulu ilişkiler neredeyse her Fassbinder filminin ana teması olur. Bu temayı daha sonra politize bir noktaya da taşıyan Fassbinder, iktidar ve sömürü meselesinin çerçevesini bireyler arası ilişkilerden alıp siyasi bir alana kadar genişletir.

1964 – 1969 arasında kısa filmler ve tiyatro üzerine yoğunlaşan Fassbinder, Action-Theater ve Antiteater tiyatro topluluklarında oyuncu ve yönetmen olarak çalışır. Daha sonra filmlerinde yer alacak birçok oyuncu ile tanıştığı bu topluluklarda kendi yazdığı ve daha sonra sinemaya da uyarlayacağı Katzelmacher ve Amerikalı Asker – Der amerikanische Soldat oyunlarını sahneler.

1969’da ise kariyerinin ilk uzun metrajlı filmi olan Aşk Ölümden Soğuktur – Liebe ist kälter als der Tod ile birlikte toplam dört uzun metraj daha çeker: Katzelmacher, Veba Tanrıları – Götter der Pest ve By R. Neden Çıldırdı? – Warum läuft Herr R. Amok? Bu tempo bir anlamda Fassbinder’in çalışma şeklinin özetidir. İlk filmlerinde biçime ağırlık verir ve Yeni Dalga, özellikle de Jean-Luc Godard’dan esinlenen eklektik bir yapı kurar. Tiyatro geçmişinden de beslenen bu deneysel başlangıç daha sonra Douglas Sirk sinemasına öykünen melodramlara kayarak içeriğin ön plana çıktığı bir noktaya gelir.

Fassbinder hem hayatında hem de sinemasında “terörize” şeklinde özetlenebilecek bir yaşama ve çalışma biçimini benimser. Neredeyse her işinde aynı oyuncu topluluğu ile çalışıp yılda birkaç film çekerek, araya tiyatro ve radyo oyunları sıkıştırarak geçirdiği 37 yıllık ömrüne yaklaşık 50 film sığdırır.

Başlamak İçin En İyisi: Berlin Alexanderplatz

Fassbinder’in televizyon için çektiği bir mini seri olan Berlin Alexanderplatz, 13 bölüm + 1 epilogdan oluşur. Bir dizi formatına sahip olsa da bugün daha ziyade 14.5 saatlik tek bir film olarak kabul edilen Berlin Alexanderplatz, Fassbinder’in favori yazarı Alfred Döblin’in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanmıştı. Kitap, Fassbinder için her zaman bir ilham kaynağıydı, zira Berlin Alexanderplatz’in baş kahramanı Franz Biberkopf’un adını daha önce birçok filminde de kullanmıştı. Hatta Fassbinder ara sıra kendi filmlerine montaj yaptığında Franz Walsh takma adını kullanırdı. Walsh soyadı, Amerikalı yönetmen Raoul Walsh’tan gelirken, Franz ise elbette Biberkopf’tan ilham almıştı.

Berlin Alexanderplatz, hapisten çıktıktan sonra dünyaya uyum sağlamaya çalışan Franz Biberkopf’un hikâyesini anlatır. İki dünya savaşı arasındaki dönemde geçen dizide, çeşitli işlere girerek, çeşitli insanlarla tanışarak ve bir türlü geçmişinden kurtulamayarak yeni hayatına ayak uydurmaya çalışan Franz’ı takip ederiz. Bazen kravat, bazen ise Nazi propagandası yapan bir gazete satarak yaşamaya çalışan Franz ne olduğunu bile anlamadığı ayakkabı bağcığı işinde de istediğini alamaz. Neredeyse her çabası boşa çıkan Franz’ın mutsuzluğu bölümler ilerledikçe bir kişisel yıkım noktasına kadar gelir.

Fassbinder’in favori teması olan ikili ilişkilerdeki iktidar meselesini tüm inceliğiyle görebileceğimiz Berlin Alexanderplatz, duyguların sömürülebilir olması ve bugünü anlamak için tarihten yola çıkmak gibi Fassbinder’in ilgilendiği diğer meseleleri de kusursuzca bir araya toplar. Özellikle son bölüm olan “My Dream of the Dream of Franz Biberkopf” Fassbinder sinemasının tüm dönemlerinden izler taşıyan hem deneysel hem de epik bir son noktadır.  Süresinin genişliğinin de rahatlığı ile adeta opus magnum’u olsun diye çektiği Berlin Alexanderplatz, Fassbinder’in hem en sevdiği kitaba saygı duruşu hem de kariyer zirvesidir.

Sonra Ne İzlemeli: 13 Aylı Bir Yılda – In einem Jahr mit 13 Monden

Yazdığı, yönettiği, kurgusunu yaptığı, görüntü yönetmenliğini üstlendiği kısacası her şeyini neredeyse tek başına yaptığı 13 Aylı Bir Yılda – In einem Jahr mit 13 Monden, Fassbinder’in en kişisel filmidir. Med cezir bir ilişki yaşadığı Armin Meier’in intiharının ardından çektiği bu film, Fassbinder’in pek kıymet vermediği hayata bakışını da simgeler. Tümüyle depresif, kasvetli ve çıkışsız bir dünyaya izleyiciyi hapseden filmde sevdiği erkek için cinsiyetini değiştiren Elvira ile tanışırız. Yaptığı fedakarlık karşılık bulmayınca derin bir melankoli ile sürüklenmeye başlayan ve sonunda çareyi “hayatın görünürlüğünü yok etmekte” bulan Elvira’nın hikâyesi, seyircide de atlatması hayli zor bir etki bırakır.

Nereden Başlamamalı: Liebe ist kälter als der Tod

Fassbinder’in ilk uzun metrajı olan Aşk Ölümden Soğuktur – Liebe ist kälter als der Tod, her ne kadar yönetmenin meraklıları için keşfedilmesi gereken bir ilk adım olsa da, onun sineması hakkında izlenim edinmek için doğru bir tercih olmayabilir. Fassbinder’in tiyatro yıllarında beslendiği Brechtyen estetiği beyazperdeye taşıdığı film deneysel bir çaba olarak dikkat çeker. Bir yandan Straub’lar diğer yandan ise Yeni Dalga’dan etkilenen Fassbinder, agresif ve benzersiz bir filmle sinemaya ilk adımını atsa da, bu onun tüm sinemasını anlamak için ilk seçim olmamalı.

Bonus: Yetenekli bir oyuncu olarak Fassbinder

Fassbinder, yönettiği filmlerde ara sıra rol almayı da severdi. Genellikle hor görülen, hatta öldürülen karakterleri canlandırmayı tercih eden yönetmen, Veba Tanrıları – Götter der Pest’in sonunda annesini Franz Walsh’ın mezarınının önünde yas tutarken bile göstermişti. Fakat bir de sadece oyuncu olarak konuk olduğu ve başka yönetmenlerin çektiği filmler var. Bunlardan en önemli ikisi Volker Schlöndorff’ün yönettiği Baal ve Wolf Gremm’in yönettiği Kamikaze 89’dur. Brecht’in aynı adlı oyunundan uyarlanan Baal’de kariyerinin ilk döneminden bir performans sunarken, Kamikaze 89 ise kamera karşısına geçtiği son filmdir. İşin tuhafı, her iki filmde de oyunculuğu parmak ısırtacak kadar iyidir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi