Hollywood’un alışkın olmadığı türden bir kişiliktir Orson Welles. Los Angeles’ın tepelerinde onunla nasıl baş edeceklerini de onu nasıl alt edeceklerini de bilememişlerdir bu sebeple. Politik olarak ABD’nin muhafazakâr cenahının temsil ettiği birçok “değerin” karşısında duran bir entelektüel, sinema dünyasının alışılagelmiş kalıplarını reddeden, Avrupa’daki meslektaşlarına kendisini her daim daha yakın hisseden bir yönetmen. Farklı disiplinleri aynı potada eriten bir dehanın özelliklerini sergiliyor olmakla beraber sinemaya olan tutkusunu hiçbir şeyin engelleyemediği anıtsal bir kişilik diyebiliriz onun için pekâlâ. Filmlerinde annesinden miras aktivist kişiliğini, insanlarla olan hem mesafesini hem de onlara karşı hissettiği engel olamadığı merakını, psikolojik arızalarını sergilemekten imtina etmez. Görkemli hayatların üzerine inşa edildiği harabeleri gözler önüne seren filmler yapan, ele aldığı ikonik karakterlerin hiç kimsenin görmediği yönlerini sergileyen, salt kamerasını koyduğu açıyla dahi psikolojik durum tahlilleri yapabilen, sinemanın anlatı olanaklarını genişletmenin yollarını arayan (ve sıklıkla bulan) Welles, sadece oyuncu olarak yer aldığı filmleri bile muazzam beyazperde personası sayesinde kendi sinemasıyla yakınsayan bir noktaya çekmeyi başarır. Bu nedenle onu bir yönetmen olarak değerlendirirken, oyunculuğunu bir kenara bırakmak da güçleşir zaman zaman. Örneğin bir yönetmen olarak Welles’in kariyerini düşündüğümüzde filmlerinin tür, tema olarak çeşitlilik gösterdiğini görebiliriz. Bir oyuncu olarak onu ele aldığımızdaysa çoklukla aklımıza 40’lı, 50’li yıllarda altın dönemini yaşayan kara filmler akla gelecektir; ki bu filmlerdeki varlığı da filmin içerisine Welles’e has bir üslup damlatılmasına vesile olur (Bu bağlamda Carol Reed’in Üçüncü Adam – The Third Man ve Norman Foster’ın 1943 yapımı Journey Into Fear da Wellesvari kara filmler olarak tanımlanabilir örneğin; ki ikincisini zaten aslen Kane’in yönettiği iddiası da hep konuşulmuştur).

Tüm zamanların en iyi filmleri soruşturmalarında mütemadiyen ilk sırada çıkan Yurttaş Kane – Citizen Kane’in, henüz ilk filmi olması ve bilhassa kurguya dair birçok yeni anlatı kapısını aralaması Welles’le ilgili en muazzam meselelerden biri hiç şüphesiz. Ancak bu filmin Hollywood’da yarattığı derin rahatsızlığın onu kariyeri boyunca takip eden bir lanete dönüştüğü de bir gerçek (Welles’in bir nevi ilham kaynağı olan medya devi William Randolph Hearst, filmden öylesine nefret etmişti ki Welles hakkında anında kara propagandaya başlamış, onu halk düşmanı, komünist olarak damgalamıştı). Welles bu film sonrasında Hollywood’da gerek bir oyuncu gerekse bir yönetmen olarak çalışma olanaklarının sürekli daraldığı bir sürece girer. Zira sonrasında çektiği 1942 yapımı Booth Tarkington uyarlaması Muhteşem Ambersonlar – The Magnificent Ambersons’da stüdyo ona cehennemi yaşatır. Stüdyo Welles’e filmden el çektirir, filmin 50 dakikalık bir bölümünü keser ve hatta bir daha filme eklenememesi için bu kesilen kısım yakılır. Buna rağmen filmdeki kamera kullanımı ve Welles’in karakterlere yaklaşımı ışıltısını yitirmez. Bu film sonrasında çektiği Yabancı – The Stranger (1946) ve müthiş kara film örneği Şangaylı Kadın – The Lady from Shanghai (1947) ile tarzını pekiştiren, ancak stüdyolar nazarındaki namı da giderek daha da kötüleşen Welles, Shakespeare uyarlamalarının ilki olan ve sadece 23 günde çektiği Macbeth (1946) sonrasında filmlerinin ticari başarısızlığı nedeniyle Hollywood’dan aforoz edilmek suretiyle kendisini Avrupa’da sürgünde bulur. Welles’in Avrupa seyahati onu Hollywood stüdyoları nazarında daha da radikalleştirecek filmlerle geri dönmesine vesile olur, klasik Amerikan sinemasının anlatısını, karakter özelliklerini giderek daha da reddeden bir anlatıyı benimseyen Welles, tamamlandığını bir türlü göremediği, adeta lenetlenen son filmleri The Other Side of The Wind (2018) ve Don Kişot – Don Quixote’a (1972) kadar sinemasındaki bu tavrını sürdürdü.

Başlamak İçin En İyisi: Yurttaş Kane – Citizen Kane (1941)

Bir yönetmenin dünyasına tüm zamanların en iyi filmi olarak nam salmış bir filmle giriş yapmaya dair bir baskı hissetmezseniz eğer, tüm görkemine rağmen Welles’in aynı zamanda en kişisel filmlerinden biri olarak da görülebilecek bu başyapıt (hâli hazırda da görme şansınız olmadıysa) muazzam bir başlangıç olacaktır. İş insanı, namlı zengin ve bir medya tiranı olan Charles Foster Kane’in hikâyesini çocukluğundan itibaren anlatan Citizen Kane, sağlam bir sermaye eleştirisi olarak bazı açılardan hâlâ aşılamamış bir karakter çalışması içerir. Kurguya ve kamera kullanımına getirdiği yenilikler, bilhassa alan derinliğini kullanış biçimi Welles’i henüz ilk filminde gerçek bir usta mertebesine yükseltirken, Welles’in anlatıda sergilediği gösterişli tutumunun yanı sıra filmin senaryosunda imzası bulunan Herman J. Mankiewicz’in hakkını da teslim etmek gerekir. Kurduğu hikâyenin o dönemin kurgu anlayışı içerisinde anlatı olanaklarını bir hayli zorlayan bir hikaye olması, Welles’le onu müthiş bir işbirliğine iter, sonuç da nefis olur.

Film zaman içinde Welles’in kişisel izlerinin sürüldüğü incelemelere de maruz kalmıştır. Örneğin Hollywood’un çok alışkın olmadığı eğik kadrajların, tepe açıların ve alt açıların kullanıldığı planlar (ki sonradan Welles’in görsel imzalarından birine dönüşür bu tür planlar), sinema yazarı ve belgeselci Mark Cousins’e göre Welles’in sanat eğitimi için gittiği Chicago’da gökyüzüne hep gökdelenlerin aşağısınndan kafasını kaldırıp bakmak zorunda kalmasıyla girmiştir filmlerindeki anlatıya. Aynı şekilde filmde Charles Foster Kane’in birçok sahnede ya bir gazetenin ardında gizlenmesi ya da sırtını izleyiciye dönmesini de Lacancı bir yerden okuyup Welles’le özdeşleştirip “suçuyla yüzleşememe” mefhumuna yoranlar olmuştur (Welles başka filmlerinde de, oyunculuk yaptığı filmlerde de kendisini gizlemeyi, yavaş yavaş ortaya çıkmayı başarır). Welles yönetmenliğiyle olduğu kadar, karakterini derinden kavrayan, onun en korkunç, en iki yüzlü  yönlerini sergilemekten kaçınmayan oyunculuğuyla da filmi yukarı taşır. Citizen Kane aradan geçen 78 yıla rağmen ışıltısından hiçbir şey kaybetmeyen, yönetmenin dünyasına ve personasına dair birçok ipucu bulunan muazzam bir başlangıç olacaktır şüphesiz.

Sonra Ne izlemeli: Bitmeyen Balayı – Touch of Evil (1958)

Avrupa’daki sürgün yıllarından dönüşte çektiği en iyi film olarak anabileceğimiz, yönetmenin bir diğer başyapıtı Touch of Evil’ı yukarıda adeta tür içinde bir alt tür olarak andığımız Wellesvari kara filmler içerisinde zirveye yerleştirmemiz mümkün. Kimi Welles hayranlarının Yurttaş Kane’in dahi önüne yerleştirdikleri film, Meksikalı polis Ramon Miguel Vargas’ın, gizemli bir cinayet için balayısını yarıda bırakıp Amerikalı detektiflerle iş birliği yaptığı bir vakaya odaklanır. Hikâye geliştikçe cinayetle ilgili görünenden çok daha derin meselelerin ortaya çıktığı filmde Vargas kendisini kirli polislerle, yolsuzluklarla dolu bir kumpasın içinde bulur.

Touch of Evil, sinema tarihinin en ünlü açılış sekanslarından birine sahiptir. Meksika-ABD sınırının Meksina tarafında bir arabaya yerleştirilen bombanın, tek ve uzun plan içinde ABD’ye taşınması, bombanın ne zaman patlayacağına dair yaratılan gerilim ve her şeyin gözümüzün önünde gerçekleşiyor olmasına rağmen en önemli soruların cevapsız kalması sahneyi eşsizleştirir. O güne dek Hollywood filmlerinde görmeye alışkın olmadığımız bir yaklaşımla anlatılan polisler, ana karakterin Meksikalı bir narkotik polisi olması, hikâyenin aktığı terli, yapış yapış atmosferi izleyicisine mükemmelen aktaran görsel yapısıyla Touch of Evil gerçek bir ustalık eseridir.

Nereden Başlamamalı: The Other Side of the Wind

“Avrupa sürgünü” sonrasında sinema anlayışında kökten bir değişim yaşayan ve her daim olduğu gibi zamanının ilerisinde giden Orson Welles, 1970 ve 1976 tarihleri arasındaki çeşitli zamanlarda çekimlerini gerçekleştirdiği The Other Side of the Wind’i ne yazık ki ölene dek tamamlayamaz. Filmin yapımcılarından biri devrik İran şahı Muhammed Reza Pahlavi’nin kayınbiraderidir ve 1979’da İran’da gerçekleşen devrim sonrasında filmin bazı haklarını almakta Orson Welles zorlanır (açtığı bir davayı da mahkemenin, filmin yapımcısına ait olduğu kararıyla kaybeder). Ancak 2017 yılında filmle ilgili tüm materyal Netflix tarafından satın alınır ve Welles’in arzu ettiği şekilde çalışıldığı iddiasıyla film tamamlanıp, 2018’de platformda yayına çıkar.

The Other Side of the Wind, Welles’in yer yer Avrupa sinemasını tiye aldığı, yer yer de Hollywood’u yerin dibine soktuğu bir yapıya sahip. Welles’in kendisine sağlam özeleştiriler getirdiği film, John Huston’ın canlandırdığı kurgusal Hollywood yönetmeni Jake Hannoford’un Avrupa’daki sürgün yaşamından döndükten sonra modern bir tarzda çektiği filmini tamamlama çabası ve etrafında gelişen hadiseleri konu ediyor temelde. Yer yer hayli zorlayıcı ve döneminin fersah fersah ilerisinde bir anlatıya sahip olan yapım, Welles’in kariyerindeki en ayrıksı iş. Bilhassa final bölümüyle Hollywood’a ve Welles’in kendi kariyerine nihilist bir vedaya dönüşen filmi, Welles’in kariyerine hâkim olmadan izlemek sizi fazlasıyla eksik bırakacaktır.

Bir not olarak bu filmde Orson Welles’le çalışan görüntü yönetmeni Gary Graver’ın hikâyesine değinmek gerekir. Graver, o döneme dek çok önemli filmlerde çalışmayan yetenekli bir kameran olarak girer Welles’in projesine. Neredeyse sıfır bütçeyle yola çıkan Welles’in Graver’dan başka birisiyle çalışacak şansı da parası da yoktur. Graver’sa Welles gibi efsane bir yönetmenle çalışmayı kariyerinde makus talihini değiştirecek bir kilometre taşı olarak görmektedir. O nedenle kendisini bu projeye adar. Öyle ki, Welles’le çalışmaya devam edebilmek ve para bulabilmek için gidip porno filmlerde çalışmak zorunda kalır (hatta bu filmlerdeki görüntü çalışmasıyla bir kez ödül bile kazanır). Graver’ın durumunun farkında olan Welles, onunla bir yoldaşlık geliştirir ve hatta Graver’ın çalıştığı porno filmlerden birinin kurgusunda ona yardım eder. Filmin çekimlerini bu şekilde ancak tamamlayabilirler. Ne yazık ki Graver, Welles’in talihsizliklerle dolu kariyerinin en talihsiz filminde çalıştığından bihaberdir. Filmin nihayetinde 2018’de tamamlandığını göremeden, 2006 yılında 68 yaşındayken hayata gözlerini yumar.

Bonus: Orson Welles’in Sevdiği Filmler

  • Şehir Işıkları – City Lights (Charlie Chaplin)
  • Greed (Erich von Stroheim, 1924)
  • Hoşgörüsüzlük – Intolerance (D.W. Griffith, 1916)
  • Kuzeyli Nanook – Nanook of the North (Robert Flaherty, 1992)
  • Kaldırım Çocukları – Sciuscià (Vittorio De Sica, 1946)
  • Potemkin Zırhlısı – Bronenosets Potemkin (Sergei Eisenstein, 1925)
  • La Femme du Boulanger (Marcel Pagnol, 1938)
  • Harp Esirleri – La grande illusion (Jean Renoir, 1937)
  • Cehennem Dönüşü – Stagecoach (John Ford, 1939)
  • Our Daily Bread (King Vidor, 1934)
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi