Sessiz sinema döneminde hatırı sayılır bir endüstri olan İtalyan sinemasının, tarihteki önemi büyük ölçüde Yeni Gerçekçilik akımına dayanır. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan bu akım, insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan birinin gündelik hayattaki etkilerini inceler. Bugün bildiğimiz anlamdaki Avrupa sinemasının oluşumunda çok önemli bir yerde duran, Fransız Yeni Dalgası’nın da önünü açan Yeni Gerçekçilik’in, doğrudan akımın temsilcisi olarak nitelenebilecek Vittorio De Sica ya da  Roberto Rossellini gibi yönetmenlerin yanında İtalyan sinemasının en önemli isimlerinden bazılarının kariyerinin ilk günlerine denk geldiğini söyleyebiliriz. Aralarında Federico Fellini, Pier Paolo Pasolini, Luchino Visconti gibi efsanevi yönetmenlerin olduğu bu isimlerin en önemlilerinden biri de şüphesiz ki Michelangelo Antonioni. Hatta bu iddiayı bir adım ileriye taşıyıp Antonioni’nin Yeni Gerçekçilik sonrası dönemin en önemli yönetmeni olduğu da öne sürülebilir pekâlâ.

Orta sınıf bir ailenin çocuğun olarak dünyaya gelen Antonioni, gençlik yıllarımda birçok farklı sanat dalı ile ilgilense de akademik eğitimini ekonomi alanında almıştır. Bu alandaki eğitimi doğrultusunda işlerde çalışırken sanatla ilişkisini hiçbir zaman kesmemiştir, çeşitli dergi ve gazetelerde öykü ve film eleştirileri yayınlanmıştır. Sinema yapmak adına ilk girişimi ise sonrasında hayata geçememiş, yerel bir akıl hastanesi hakkında bir belgeseldir. Sinemayla ilgilendiği bu erken dönemde, yukarıda da bahsettiğimiz gibi Yeni Gerçekçilik, dolayısıyla da politik bir anlayış baskındır. Fakat Antonioni’nin sinemaya dair başka fikirleri vardır; özellikle teknik anlamda başka anlatım biçimleriyle ilgilenmektedir. Lakin bu yaklaşım, Antonioni sinemasının apolitik olduğu anlamına gelmez – ki yönetmen kendini Marksist bir entelektüel olarak tanımlar. Onun filmleri, özellikle de Gece – La notte, Macera – L’aventtura gibi çok bilinen filmleri, sınıfsal bir duruş barındırır. Özellikle burjuva sınıfına mensup bireylerin yaşadıklarına odaklanır bu yapımlar. Ama Antonioni’nin bu sınıfa yaklaşımıyla, kariyerinin neredeyse tamamını burjuvaziyi ve temsil ettiklerini yermeye adamış Luis Buñuel’in sineması arasında ciddi farklılıklar vardır. Antonioni, anlatılarını doğrudan bu sınıfın ortasında kurar, bir tür günlük tutar. Bu türden anlatılarla ilgilenirken karakterlerinin psikolojilerine de geniş alanlar açar. Onun sinemasının içine girilmesi zor, anlatı yapısı anlamında esnek örneklerinin temelinde de bu anlayış yatar. Modernitenin yükselişiyle insanların arasındaki iletişim azalır, büyük boşluklar ortaya çıkar. Michelangelo Antonioni bu boşlukları karakterlerinin içinde bulunduğu ruh hâlinin yansıması olarak yorumlanabilecek sessizliklerle doldurur. Filmlerindeki binalar, modern mimarinin örneği olan yapılar, mekân tercihleri de boşluk hissini arttırır. Burjuva sınıfı mensubu karakterleri, bu minvalde yapılar arasında dolaştıkça söz konusunu boşluk daha da büyür, dolayısıyla bu karakterler daha da yanlızlaşırlar.

Antonioni’nin yeni bir sinema dili arayışına, daha ilk uzun metrajlısı Bir Aşk Hikâyesi – Cronaca di un amore. Milano burjuvazisi içinde geçen bir dedektiflik öyküsü olarak tanımlayabileceğimiz bu yapımdan itibaren, belli bir sınıfın yapısının, değerlerinin, temsil ettiklerinin doğurduğu sonuçlara psikolojik bir çerçeveden yaklaşır yönetmen. Ve bu yaklaşım, bugün Avrupa sanat sineması olarak bilinen sinema anlayışının temellerini atar.

Başlamak İçin En İyisi: İletişimsizlik Üçlemesi

“Nereden Başlamalı” köşemizin, “Başlamak için En İyisi” başlığı altında sadece bir yapıma yer vermiştik bu zaman kadar ama bu kez bir istisnaya gitmekte fayda var. Zira Antonioni kariyerinin ilk döneminde çektiği ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne yakın duran filmlerin ardından, 1960, 1961 ve 1962’de peş peşe üç başyapıta imza atar: Macera – L’avventura, Gece – La notte ve Batan Güneş – L’eclisse. Antonioni yukarıda belirttiğimiz gibi Avrupa sinemasının şekillenmesinde böylesine önemli bir rol oynadıysa, bu konudaki aslan payı bu üç filme, İletişimsiz ya da diğer adıyla Yabancılaşma Üçlemesi’ne düşer. Modern insanın ne yaparsa yapsın içindeki boşluğu dolduramaması ve bu boşluk içinde her geçen gün kendini daha fazla kaybetmesi durumunu tema olarak alan üç başyapıt, ses tasarımından sanat yönetimine her alandaki muazzam tercihleriyle de bu temaları eşsiz bir şekilde desteklerler. Bu denli basit ama müthiş derinlikli bir problematik noktadan hareket eden üçleme, seyirciye karakterlerin yaşadığı yabancılaşmayı, içine düştükleri boşluğu sonuna kadar hissettirerek sinema tarihinde birer mihenk taşına dönüşmüştür. Son olarak Antonioni’nin 1964 yapımı filmi Kızıl Çöl – Il deserto rosso’nun da zaman zaman bu yapımlarla birlikte anıldığını ve bu dört benzersiz filmin bir dörtleme olarak anıldığı da ekleyelim. Belki bu filmler, ilk etapta izlenmesi çok kolay yapımlar olarak görülmezler ama Antonioni sinemasının yapı taşlarına işaret etmeleri bakımından en doğru başlama noktaları olacaktırlar.

Sonrasında Ne İzlenmeli?

İletişimsizlik Üçlemesi -Kızıl Çölü de katarsak Dörtlemesi- ile kazandığı başarının ardından Antonioni, 1966 – 1975 arasında, kendi dilinin dışında üç tane İngilizce film çeker. Bunların ilki Julio Cortazar’ın öyküsünden uyarlanan Cinayeti Gördüm – Blowup’tır. Yönetmenin ticari anlamda en başarılı filmi olan Cinayeti Gördüm, bir cinayete tanık olan -ya da olduğunu düşünen- Londralı bir fotoğrafçıyı takip eder. Temelde bir tür polisiye hikâye gibi yakan bu anlatı, Antonioni’den beklecek şekilde sinemana sanatının, kamera aygıtının yarattığı gerçeklik/yanılsama sorgulamasına dair bir sorgulamadır da aynı zamanda. Cinayeti Gördüm’ün ardından yönetmenin sonraki iki filmi; yazar kadrosunda Sam Shepard ve Tonino Guerra biri önemli kalemleri gördüğümüz görkemli bir ’68 Kuşağı hikâyesi olan sonraki filmi Zabriskie Noktası – Zabriskie Point ve yönetmenlik anlamında bir gövde gösterisi olan Jack Nicholson’lı Yolcu – Professione: reporter, Antonioni sinemasına devam etmek için yerinde tercihler olacaktır.

Nereden Başlamamalı?

20. yüzyılın en heyecan verici sanatçılarından Jean Cocteau’nun oyunundan Tonino Guerra ve Antonioni tarafından senaryolaştırılan Oberwald’ın Gizemi – Il mistero di Oberwald kağıt üzerinden son derece heyecan verici bir proje şüphesiz. Fakat, bu birlikteliğin sonucu olan film için aynısını söyleyebilemek neredeyse mümkün değil. Kariyeri boyunca sürekli yeni olanın peşinde koşan Antonioni’nin yeni teknolojilerle, özellikle de renklerle yaptığı bir deney olarak da görülebilecek Oberwald’ın Gizemi, yönetmenin kariyerinin son döneminin de bir habercisi aynı zamanda. Fakat, her anlamda ilgi çekici yapısına rağmen, bu “tuhaf” filmin Antonioni sineması için doğru başlangıç noktası olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Bonus: Tarihteli En Kısa Oscar Konuşması

Pietro Germi, Federico Fellini, Gillo Pontecorvo, Bernardo Bertolucci, Lina Wertmüller ve Roberto Benigni ile birlikte En İyi Yönetmen dalında Oscar’a aday gösterilen yedi İtalyan yönetmenden biri olan Antonioni, 1995 yılında Akademi tarafından Onursal Oscar’a layık görülmüştür. O tarihte, geçirdiği rahatsız sebebiyle konuşmakta zorlanan usta yönetmen bu ödülü almak için sahneye eşiyle çıkmıştır. Jack Nicholson’ın övgü dolu cümlelerinin ardından Antoninoi’nin yaptığı konuşma sadece tek kelimeden oluşur: “Grazie” yani İtalyancada “Teşekkürler”. Bu tek kelimelik bu konuşma, ten kısa Oscar konuşması olarak tarihe geçer.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi