1943… II. Dünya Savaşı hâlâ sürmekte. Faşist Mussolini, İtalya’da hâlâ iktidarda. Tam da bugünlerde 31 Mart 1943’te seyirciyle buluşuyor Luchino Viscconti’nin ilk filmi Tutku – Ossessione. O dönem İtalya sinemasını domine eden, kitleleleri yaşanmakta olan savaşa ve bu savaşın müsebbiblerinden olan mevcut iktidarın eylemlerine kafa yormaktansa, onları oyalama, gözlerini boyama gayesi güden ağdalı melodramlardan, ya da bu yapımlara verilen genel ad olan “beyaz telefon filmleri”nden farklı bir noktada durur Tutku. Aslen James M. Cain’in ünlü ve birçok kez beyazperdeye taşınan romanı Postacı Kapıyı İki Kere Çalar’ın bir uyarlaması olan -hatta bu romanın ilk uyarlamasıdır- film, İtalya’nın kuzeydoğusundaki Po deltasına taşır. Senayosunda Visconti’nin yanından, dönemin sol görüşlü entelektüelleri Mario Alicata, Gianni Puccini ve Giuseppe De Santis’in senaryo ekibinde yer aldığı yapım, kaynak aldığı romandaki gibi bir yasak aşk uğruna işlenen bir cinayeti konu alsa da, arka plana İtalya’nın içinde bulunduğu, toplumsal adaletsizliği biçimlendirdiği sosyal durumu yerleştirir. İktidarın desteklediği beyaz telefon filmlerinden çok uzak sularda seyreden bu anlatı, Mussolini’nin sansür mekanizmasını fazlasıyla rahatsız eder. Öyle ki filmin ardından Visconti hapis cezasına çarptırılmıştır. Hatta faşist iktidarın Tutku’ya karşı öfkesi yönetmenini hapse atmakla sınırlı kalmamış, filmin negatiflerinin yok edilmesine kadar varmıştır. Bu önemli yapıtın bir kopyasının da Luchino Visconti’nin elinde olması sinema tarihinde çok önemli bir yerde duran Tutku’nun günümüze ulaşabilmesini sağlamıştır.

Visconti’nin bu ilk filmi, sinema tarihinine yön verecek, İtalyan Yeni Gerçekliği’nin erken dönem, kimi kaynaklara göre de ilk örneklerinden biri kabul edilir; önemi de buradan gelir. Akımın kilit figürlerinden yönetmen Roberto Rossellini’nin 1945 tarihli Roma Açık Şehir – Roma città aperta’nın Cannes Film Festivali’ndeki başarısının ardından dünyada görünür hâle gelen bu akım, özellikle savaş sonrasında hayatına son derece güç şartlar altında devam etmek durumunda kalan işçi sınıfının, gündelik hayatına, ekonomik sorunlarına sınıfsal bir perspektiften yaklaşır. Teknik anlamda da “gerçek” olanı perdeye yansıtma amacı güden; çekimlerin gerçek mekânlarda yapılması ya da genellikle amatör oyuncuların rol alması gibi özellikler gösterir İtalyan Yeni Gerçekçiliği. Bu bağlamda hem politik olarak hem de savaşın etkisiyle durma noktasına gelen Avrupa sineması için bir başkaldırı olarak ortaya çıkmıştır bir bakıma. İşte bu başkaldırının ilk emareleri de Visconti’nin Tutku filminde görülür.

Luchino Visconti her ne kadar Marksist olduğunu açık açık ifade etse de Kuzey İtalya’nın en soylu ailelerinden birine mensup bir aristokrat olarak dünyaya gelmiştir. Soyluluk ve sermayeyi aynı anda elinde bulunduran bir çevrede yetişen, dolayısıyla da çocukluğundan itibaren sanata erişimi kolay olan Visconti’nin hayatındaki en büyük kırılma otuz yaşına yaklaştığında Paris’e gitmesiyle yaşanmıştır aslında. Burada sinema sanatıyla içli dışlı olan Visconti, Yeni Gerçeklik’in esin kaynaklarından biri olarak gösterilen, usta yönetmen Jean Renoir‘ın 1935 yapımı Toni filminde yardımcı yönetmenlik yapmıştır. Sinemayla kurduğu ilişikinin yanında politik görüşünü de burada derinleştirmiştir.

Kariyerinin ilk bölümünde fitilini ateşlediği akımın altında değerlendirilebilecek filmlere imza atmış olsa da Visconti’nin sineması zaman içerisinde değişmeye başlamıştır. Zaman içinde renk kullanımında ustalaşmış, epik anlatılar ortaya koymayı tercih etmiştir ama politik duruşu hiçbir zaman değişmemiştir. Böylelikle onun politik duyarlılığı her zaman üst seviyede olan, danstan operaya tiyatrodan edebiyata Avrupa’nın sanatsal zenginliğini sinemayla buluşturan benzersiz üslubu ortaya çıkmıştır. Şüphesiz ki Luchino Visconti sinema sanatının gördüğü en büyük yönetmenlerden biridir ve bunu çeşitlilikten, kapsamını genişletmen çekinmeyen, cesur yaklaşımına borçludur.

Başlamak İçin En İyisi: Düşman Kardeşler – Rocco e i suoi fratelli

60’lı yılların başlarında İtalya’da şehir merkezlerine doğru ciddi bir göç dalgası baş göstermiştir. Bu durum, şehirlere göç eden bireylerin yaşam tarzı ile hâlihazırda buralarda yaşayanlar arasında bir kültür çakışması ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Rocco ve Kardeşleri olarak da bilinen Düşman Kardeşler, tam olarak bu konuya odaklanan bir filmdir. Görece zor şartlarda yaşayan Güneyli bir aile, daha konforlu bir hayat sunduğu düşünülen Kuzey’e taşınır. Ailenin kendini içinde bulduğu yaşam kavgasına ortak eder Visconti seyirciyi. Ekonomik, sosyolojik ve romantik bir boyutu olan bir kavgadır bu. Fakat yönetmen bu ailenin taşındıkları şehirde yaşadıklarının güncesini tutarken, Yeni Gerçekçilik’ten uzaklaştığının emarelerini de sunar. Her ne kadar ele aldığı konular erken dönem filmlerine, özellikle Yer Sarsılıyor – La terra trema (1948) ve Bellissima’ya (1951) yakın dursa da, anlatım biçimi bu yapımlardakilerden oldukça uzaktır. Bahsettiğimiz filmlerde olduğunun aksine doğrudan bir sosyo-ekonomik mesaj üretmeyi tercih etmeyen Visconti, özellikle yoğun müzik kullanımıyla melodrama meyleden epik bir anlatı benimser bu filmde. Bu bağlamda Düşman Kardeşler, yönetmenin Yeni Gerçekçilik mirası ile epik bir üslup takındığı filmlerinin arasında bir köprü gibi görünüyor. Tam da bu nedenle Visconti’nin oldukça geniş bir yelpazeye yayılan filmografisine başlamak için doğru bir başlandık noktasına işaret eder.

Sonra Ne İzlemeli: Leopar – Il gattopardo

Visconti’nin Düşman Kardeşler’den sonra çektiği ilk uzun metraj sinema film olan Leopar, (1961’de Dommage qu’elle soit une putain isimli televizyon filmini ve 1962’de De Sica, Fellini ve Monicelli ile ortaklaşa imza attıkları Boccaccio ’70 için Il lavoro başlıklı bölümü yönetmiştir.) Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Leopar, 1860’larda Sicilya’da geçen bir dönem filmidir. Bu dönemde sosyal ayaklanmaların yükselişi aristokrat sınıfının gücünün sarsılmasına neden olmuştur. Cannes’dan Altın Palmiye kazanmış olan film, bu durumu bir aile üzerinden ele alır. Söz konusu dönemde aristokrasinin yerini burjuva sınıfı almaktadır. Visconti bu dönüşümü görkemli bir çöküş anlatısı olarak kurgular ve gücünü kaybetmekte olan sınıfın içinde bulunduğu durumu epik bir başyapıta evirir. Burt Lancaster, Alain Delon, Claudia Cardinale gibi oyuncuların yer aldığı göz kamaştırıcı oyuncu kadrosu, müthiş sanat yönetimi ve diyaloglarından ziyade sembolizmle -ki sembolizm finaldeki unutulmaz dans sahnesi ile zirvesine ulaşır- anlam yaratma gösterilen hüner Leopar’ı katıksız bir başyapıta dönüştürür. Visconti Yeni Gerçekçilik’ten oldukça uzaklaşmıştır ama hala sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biridir.

Nereden Başlamamalı: Yabancı – Lo straniero

Nobel ödüllü Albert Camus’nün tüm zamanların en etkili romanları arasında sayılabilecek Yabancı’sının Luchino Visconti imzalı uyarlaması. Hem de başrolünde efsanevi oyuncu Marcello Mastroianni’nin, yan rollerde ise Anna Karina ve Bernard Blier gibi başka efsanelerin yer aldığı bir uyarlaması. Fakat Visconti’nin Yabancı’yı uyarlama girişimi maalesef ki kağıt üzerindeki kadar heyecan verici şekilde sonuçlanmaz. Yönetmenin romana sadık kalmak yönünde gösterdiği çabanın bir sonucu olarak değerlendirilebilecek olan dış ses kullanımı, Camus’un kelimelerle yarattığı etkiyi yaratamıyor; tam aksine Visconti gibi bir ustanın imajların gücüne yeterince güvenmediği fikrini doğurabilecek bir noktaya savuruyor filmi. Ama yine de haksızlık etmeyelim; Yabancı’nın tümüyle başarısız bir uyarlama girişimi olduğunu söyleyemeyiz. Ama özellikle romanın omurgasını teşkil eden, Fransa’nın Cezayir’deki varlığının doğurduğu politik tansiyonu layığıyla yansıtmak konusunda sınıfta kaldığı da inkâr edilemez.

Bonus: Visconti’nin Favori Filmleri

  • Potemkin Zırhlısı – Bronenosets Potemkin (1925), Yön: Sergei Eisenstein
  • Cennetin Çocukları – Les enfants du paradis (1945), Yön: Marcel Carné
  • Harp Esirleri – La grande illusion (1937), Yön: Jean Renoir
  • Greed (1924), Yön: Erich von Stroheim
  • Hallelujah! (1929), Yön: King Vidor
  • Yaratılan Adam – The Lost Weekend (1945), Yön: Billy Wilder
  • Mösyö Verdoux – Monsieur Verdoux (1947), Yön: Charles Chaplin
  • Yaşasın Meksika – Que viva Mexico! (1932), Yön: Sergei Eisenstein
  • Cehennemden Dönüş – Stagecoach (1939), Yön: John Ford
  • Tabu (1931), Yön: F.W. Murnau

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information