Jean Renoir, Fransız sinemasının anıt yönetmenlerinden biri. Onun kariyerini takip etmek gerek ülke sinemasının gerek o dönemin dünya sinemasının seyrini izlemek için önemli ipuçları sunuyor. Sinema tarihine geçmiş, filmleriyle tarihinin izini sürmüş bu usta sinemacının kariyerini kabaca dört döneme ayırmak, onun kariyerini takip etmek adına kolaylık sağlayabilir: Sessiz filmler (1924-1929), Sosyal ve politik sinema (1930-1939), Hollywood dönemi (1941-1947) ve son olarak uluslararası dönem (1950-1969).

Sessiz dönemde önemli yapımlara imza atan Julien Duvivier, Abel Gance ve René Clair gibi isimlerin yanına yazabileceğimiz Jean Renoir’nın sinemasının temel taşları da bu da dönemde ortaya çıkmaya başlar. Kariyeri boyunca birçok edebiyat uyarlaması çeken yönetmen 1926 yılında Émile Zola’nın Nana romanını ve 1928’de de Andersen’in Kibritçi Kız masalını beyazperdeye taşır örneğin. Bu dönem ve bu yönetmen, kendinden sonra gelecek kuşak sinemacılar için büyük bir ilham ve motivasyon kaynağı ise, Renoir’nın bu konudaki payı çok büyüktür. Efsanevi sinema dergisi Cahier du Cinéma’nın bünyesinden çıkıp sinema tarihini değiştiren François Truffaut, Jean-Luc Godard ve Jacques Rivette gibi isimler ona “Le patron” sıfatını layık görürken, Fransız sinemasının bir başka ustası Alain Resnais, en az 15 kez izlediğini söylediği Oyunun Kuralı – La règle du jeu filmi için “sinemada yaşadığım en yoğun tecrübe” ifadesini kullanır. Truffaut, kaleme aldığı sinema yazılarını topladığı Hayatımın Filmleri kitabında Renoir’ya özel bir bölüm ayırır ve Bir Jean Renoir festivali isimli bu bölümün başında ustasını, dünyanın en büyük yönetmeni olarak tanıtır. Orson Welles de benzer düşüncelere sahip olduğunu sıklıkla dile getirir.

Renoir’nın sinema tarihindeki etkisi özellikle 1930-1939 arasında çektiği, sosyal ve politik duyarlılıkları ön planda tutan filmler üzerinden görünür. Aynı dönemde Fransız solunun yayın organlarında çeşitli yazı ve makaleler yazmış olan, 1936’da Sovyetler Birliği’nin dış politikasını destekler yönde bir basın açıklamasına imza atan sinemacının kariyerinin bu döneminde, politik yaklaşım ayyuka çıkar. Lakin, onun filmleri hiçbir zaman propaganda tadı ya da doğrudan didaktik bir yaklaşım içermez. Doğrudan Truffaut’dan alıntılarsak, o söylemlerin değil, sohbetlerin filmlerini çekmiştir. Onun filmlerinin, doğal, hayatın içinden, gerçek ya da samimi tonu da bu yaklaşımdan ileri gelir aslında. Onun anlatılarına ideolojiler yön vermez, bir hikâye anlatıcısı olarak Renoir, hayatın içindeki durumlardan bu ideolojilerin beslendiği detayları çekip çıkarır.

Hollywood’un belki de en güçlü olduğu dönemde yolu Amerika’ya da düşer Renoir’nın. Bu tercihin en önemli sebebi, Nazi Almanyası’nın Fransa’yı işgal etmesidir. Bu dönem ABD vatandaşlığına geçen Renoir, bu ülkede de kalburüstü filmlere imza atmış ve 1945 tarihli Güneyli – The Southerner filmiyle En İyi Yönetmen dalında Oscar’a aday gösterilmiş olsa da kariyerinin önceki dönemindeki başyapıtlarının seviyesine çıkamaz. O dönemin Hollywood’u onun için fazla mühafazakâr ya da kâr odaklıdır. Bu da birlikte çalıştığı efsanevi yapımcı Darryl F. Zanuck’un “Renoir çok yetenekli ama bizden biri değil” sözlerinden kolayca çıkarılabilir. Her ne kadar o dönem ürettiği yapımlar bugün akla gelen ilk Renoir filmleri olmaktan uzak olsa da kariyerinin son bölümünde onu ülke sinemalarının dayatmalarından azade, uluslararası bir yönetmen hâline getirir. Bu dönemde ilk renkli filmlerine imza atar, Ingrid Bergman’dan Anna Magnani’ye kadar çok farklı ülkelerden, çok tanınmış oyuncularla çalışır.

Jean Renoir, “Bir yönetmen hayatı boyunca sadece bir film çeker. Sonra onu parçalara ayırır ve tekrar yapar.” der. Onun türlerin, akımların, ülke sineması geleneklerinin dışına taşan sineması da bu söylemin altını doldurur. İçeriğinden bağımsız olarak Renoir filmlerinin tonu her zaman drama ile komedi arasında gidip gelir ama hiçbir şartta toplumcu duyarlılıkları terk etmez.

Başlamak İçin En İyisi: Oyunun Kuralı – La règle du jeu

Sight & Sound’un 1952’de ilk kez gerçekleştirdiği tüm zamanların en iyi filmi anketinde onuncu sırada bulunan La règle du jeu, 2012’de yapılan son oylamada ise dördüncü sırada yer alıyor. Seyircilerle buluştuğu ilk günlerde ticari ya da eleştirel anlamda büyük başarı kazanamayan filmin 94 dakikalık ilk kurgusu, önce 81 dakikaya düşürülüyor; ardından II. Dünya Savaşı’nın etkisini iyiden iyiye artırmasının ardından film, halkın moralini bozduğu gerekçesiyle Fransız hükûmetince yasaklanmıştır. Yaklaşık 20 yıl sonra, 1958’de yeniden kurgulanan La règle du jeu, bugün bildiğimiz yaklaşık 110 dakikalık hâline kavuşuyor. Peki seyircilerce ve eleştirmenlerce başarılı bulunmayan, birçok badire atlatan bu La règle du jeu’yu, bugün Fransız sinemasının en önemli birkaç filminden yapan nedir?

La règle du jeu, Renoir’ın önceki filmlerinin aksine, yüzünü işçi sınıfından burjuvalara çevirir. Fransa kırsalındaki lüks bir malikânede yaşananları bir hafta sonu boyunca takip eden anlatı, bu malikânenin içine Fransa’da hâli hazırda yaşanan toplumsal çöküşü tüm boyutlarıyla birlikte sığdırır. Üst sınıf mensuplarının çürümüşlüğü, malikâne çalışanlarının kendilerini var etme çabaları, birbirleri içine geçen arzular, motivasyonlar ve dahası… Renoir, uzun ve her detayı özenle kurgulanmış planlarla yarattığı bir sinema diliyle bu mekânda olan biten her şeyi, taraf tutmadan, doğallığı elden bırakmadan, yer yer alaycı bir tonda izler. Ve ortaya karanlık olduğu kadar komik, görkemli olduğu kadar saf bir sinema ortaya çıkar; yani Jean Renoir sinemasının özeti..

Sonra Ne İzlemeli?

Jean Renoir’ın 1930’larla başlayan dönemi, onun kariyerinin zirvelerine işaret etmesinin yanında sinema tarihine de yön veren birçok film içerir. Bunlardan bazılarını özel olarak anmak gerekirse; sınıfsal farklara dair esaslı bir komedi olan Boğulmaktan Kurtarılan Adam – Boudu sauvé des eaux, işçilerin bir araya gelerek baskıcı patronlarını alt ettikleri Mösyö Lange’ın Suçu – Le crime de Monsieur Lange, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin yol haritasının İtalyan yönetmenlerden önce çizen Toni ve demiryolu sahneleriyle teknik bir meydan okuma olarak nitelenebilecek Hayvanlaşan İnsan – La bête humaine’i hızlıca sayılabilir. Lakin bu noktada 1937 tarihli Harp Esirleri – La grande illusion’a ayrı bir parantez açmakta fayda var. Tüm zamanların en başarılı savaş karşıtı filmleri arasında kolaylıkla sayabileceğimiz bu film, Alman ordusu tarafından hapsedilmiş, farklı sınıflardan (Renoir, bir savaş anlatısı içine dahi sınıfsal unsurlar katmayı ihmal etmez) iki Fransız askerinin özgürlük arayışını konu alır ve diğer birçok Renoir yapıtının aksine ilk andan itibaren geniş kitlelerce sahiplenilmiştir.

Nereden Başlamamalı?

1952, 1955, 1956 yıllarında, Technicolor’la peş peşe üç adet film çeker Renoir. Sırasıyla Altın Araba – Le carrosse d’or, French Cancan ve Elena ve Erkekler – Elena et les hommes adını taşıyan bu üç yapım, özellikle göz alıcı renk paletleriyle tabiri caizse birer görsel şölendirler. Anlatısal anlamda da son derece eğlenceli bir noktada duran bu üç film, Renoir’ın filmlerine bir şekilde sızan politik tutumun en az hissedildiği işlerinin başında gelir. Her ne kadar komedi ya da romantik komedi janrı için son derece kıymetli olsalar, kitlelerce çok sevilseler ve zengin oyuncu kadrolarıyla dikkat çekseler de Renoir sinemasına giriş için bu üç filmin “hafif” tonları sebebiyle doğru bir başlangıç noktası olmayacağını söyleyebiliriz.

Bonus: Pierre-Auguste Renoir

İzlenimcilik ya da empresyonizm akımının en önemli temsilcilerinden olan Pierre-Auguste Renoir, Jean Renoir’ın babasıdır. Jean Renoir, bir keresinde anılarını kaleme aldığı bir metinde şöyle bir ifadeye yer verir: “Hayatımı babamında üzerimdeki etkisinin boyutunu kavramayı deneyerek harcadım.” Kulağa çok kişisel gelen bu cümle, karşılığını farklı disiplinlerde eser veren bu iki sanatçının yapıtları birlikte incelendiğinde karşılığını bulur; Pierre-Auguste Renoir’ın eserlerinin oğlunun sinema filmlerindeki etkisi bu karşılaştırmayla görünür olur. Bu benzerlik, Jean Renoir’ın gün ışığından çektiği sahne ya da filmlerde, özellikle de 1936 yapımı Bir Kır Eğlencesi – Partie de campagne en bariz şekliyle gözlemlenebilir. Bu filmdeki kadrajların, Pierre-Auguste Renoir’ın tablolarında yarattığı hissiyata güçlü yakınlıklar göstermesinin yanında, söz konusu filmin usta ressamın yakın arkadaşı Guy de Maupassant’ın öyküsünden uyarlanması da ilginç bir detay olarak dikkat çekiyor.

 

Kaynaklar:

Christopher Faulkner, The Social Cinema of Jean Renoir
Christopher Faulkner, Jean Renoir: A Conversation with His Films 1894-1979
François Truffaut, Hayatımın Filmleri
Susan Stamberg, Filmmaker Jean Renoir Inherited An Artist’s Eye For Images (https://www.ktep.org/post/filmmaker-jean-renoir-inherited-artists-eye-images)
http://sensesofcinema.com/2003/great-directors/renoir/

Not: “Nereden Başlamalı” köşesi www.bfi.org.uk sitesinde yer alan “Where to begin?” serisi temel alınarak hazırlanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi