Sinemayı “Bence ilk filminizi kendi kanınızla yapmalısınız” diyecek kadar çok seven Jean-Pierre Melville, şüpheye yer bırakmayacak şekilde sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biridir. 40’lı yıllardan itibaren sinemaya damgasını vuran ve bugünlerde de iyi, modern örnekleriyle sinema salonunda mest olmamıza vesile olan kara film janrının büyük öncülerindendir o. Suç filmi, gangster filmi gibi küçümsenen türlere prestij kazandıran, bu filmlerin evriminde büyük etkisi olan bir yönetmen olarak anılmayı hak eder. Filmlerinde ve özel yaşamında Amerikan etkisinin derin biçimde hissedildiği, sinemasının temel nüvesini de bir noktadan sonra Amerikan sinemasına duyduğu sevginin oluşturduğu iddia edilebilir. Bunda İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi çok büyüktür. Jean-Pierre Grumbach olarak başladığı hayatına, muharebelerde geçen gençliği ve Amerikan askerleriyle müttefik olarak yer aldığı savaş sonrasında Jean-Pierre Melville olarak devam ederek, usta yazar Herman Melville’in soyismini, bir nevi sahne ismi olarak kullanır. Sinemayla olan ilişkisi çocuk yaşta başlayan usta yönetmen, o yıllarda izlediği sessiz sinemanın harikalarından ve klasik Fransız, Amerikan filmlerinden öğrendiklerini babasının hediye ettiği 16 mm kamerayla çektiği filmlerde tatbik etmiştir. Bilhassa yönetmenin 1928 yapımı W.S. Van Dyke, Robert J. Flaherty imzalı Beyaz Gölgeler – White Shadows in the South Seas’den çok etkilendiğini biliyoruz.

Savaş sonrasında ülkesine dönen ve her şeyi bırakıp sadece sinemayla uğraşmaya karar veren Melville meslek birlikleri tarafından kabul görmeyince kendi şirketini kurup film çekmeye, dağıtmaya karar verir.  Melville kendisinin yazıp yönettiği ilk filmi La silence de la mer’de savaşın kendisinde bıraktığı izlerin peşinden gider, sonrasında bir başka usta sinemacı Jean Cocteau’nün senaryosunu yazdığı Les enfants terrible (1950), Öldüren Dudaklar – Quand tu liras cette lettre (1953) gibi filmlerle kariyerini sürdüren Melville nihayet onun bir yönetmen olarak gerçek kişiliğini bulacağı, çoklukla da hayranı olduğu John Huston’ın Elmas Hırsızları – The Asphalt Jungle filminden esinlenerek çektiği 1956 yapımı Kumarbaz Bob – Bob le flambeur’ü çeker. Gangsterler ve suçluların, trençkotlu sert erkeklerin, bu dünyada kendisine kolay kolay yer bulamayan kadınların, uzun sessizlikler, diyalogsuz gerilimlerle örülü, yoğun üslup denemeleriyle dolu stilize bir görselliğin hâkim olduğu filmlerin kapısı aralanmıştır artık.

Melville bağımsız bir sinemacı olarak Fransa’da filizlenen Yeni Dalga akımının vaftiz babalarından sayılır. Godard, Truffaut gibi birçok sinemacıyı da etkilemiştir kendi döneminde. Bir dönem Amerikan hayranı olmakla suçlanacak olsa da (kendisi Amerikalı yönetmenler gibi giyinir, Cadillac sürerdi üstelik), Amerikalı meslektaşlarından ödünç aldığı türü ve tarzı ülkesinde mükemmelleştiren bir sinemacı olarak anılacaktır sonradan. Bu nedenle Melville’i izlemeye başlarken, tarzını en iyi anlatan, hatta sinemasında zirveye çıktığını söyleyebileceğimiz bir filmle başlamak tercih sebebi olabilir.

Başlamak İçin En İyisi: Kiralık Katil – Le samouraï (1967)

Sadece Melville’in değil, belki de tüm kara film janrının en iyi filmlerinden biri olan Kiralık Katil – Le samouraï, bugünün yeni kara filmlerinin kapılarını aralayan gerçek bir ustalık eseri, yönetmenin filmografisine yapılacak enfes bir girizgâh olabilir. Samurayların el kitabı olarak da anabileceğimiz Bushido’dan bir alıntıyla başlar film; “Samurayın yalnızlığı o kadar büyüktür ki ancak balta girmemiş ormanlardaki bir kaplanın yalnızlığıyla kıyaslanabilir” sözleriyle… Melville’in ana karakteri kiralık katil Jef Costello da modern bir samuray gibi yaşamaktadır. Eline silah almış suça bulaşmıştır, bu da onu müthiş bir yalnızlığa itmiştir. Yahut korkunç yalnızlığı onu bu iş için biçilmiş kaftana dönüştürmüştür. Costello’nun yapayalnız hayatını ve evini tanıdıktan sonra onu bir iş üstünde görürüz, lakin ilk kez ihtiyatsız davranıp bir hata yapar ve şüpheli olarak yakalanır. Bir de görgü tanığı vardır üstelik. Görgü tanığı Valerie adlı bir şarkıcıdır, lakin Valerie onu ele vermez. Yine de bir kere yakalanmıştır ve işverenleri bundan hoşnut kalmamıştır. Varoluş mücadelesi veren Costello için bu kez hayatta kalma mücadelesi başlar.

Melville’in sessizlikleri kullanış biçimi, müthiş kompozisyonları, takıntı haline getirdiği ayna planları, suç dünyasından gerçekçi portreleriyle Le Samouraï yönetmenin sinemasına dair hemen her doneyi bünyesinde barındıran gerçek bir başyapıttır. Salt suç filmleri üretiyor olması hasebiyle onu derinliği olmayan karakterler yaratmakla suçlayanlara Melville, Jef Costello’yla müthiş bir yanıt verir. Alain Delon’un olağanüstü ekran personası ve müthiş performansı sayesinde karakter anıtlaşır adeta. Costello’nun karakteri diğer Melville filmlerinde olduğu gibi içinde olduğu akışı takip eden, belirli bir düzeni bozmadan ilerleyen erkeklerden biridir, bu anlamda kariyerini ileri taşıyan bir senaryo tasarısından söz edebileceğimiz gibi, müthiş finalindeki kurgusal yetkinliği de takdire şayandır. Le Samouraï’yı 60’lı yıllar sinemasının zirve noktalarından biri olarak anmak hiç de abartılı olmayacaktır.

Sonra Ne İzlemeli: Kumarbaz Bob – Bob le Flambeur (1956)

Jean-Pierre Melville’in en sevdiği sulara yelken açmak suretiyle suç dünyasına kamerasını çevirdiği filmi Kumarbaz Bob – Bob le flambeur, yönetmenin kendi hikâyesinden yazar Auguste Le Breton’la birlikte senaryolaştırdığı, birçok filme ilham kaynağı olan gerçek bir klasik. Eski bir suçlu ve müthiş bir kumarbaz olan Bob, çok fazla para kaybettiği bir oyunun ardından son bir vurgun yapmaya karar verir. Son derece tehlikeli bir iş olduğunu bilmesine ve dostlarının uyarısına rağmen bu soygundan geri durmayacaktır… Neredeyse soygun filmlerinin kaderini değiştirdiğini iddia edebileceğimiz nefasetteki Bob le flambeur’ün müthişliğini, belki aynı topraklardan çıkıp gelen Jules Dassin imzalı Rififi’yle kıyaslayabiliriz. Melville bir yandan Bob’un karakter özelliklerini bizlere tüm cömertliğiyle sunarken bir yandan da onun gibi bir adamın neden başka seçeneği olmadığının, suça yönelik eğilimin karakterin derinlerine nüfuz eden bir his olduğunun altını jilet gibi kompozisyonlarla çizer. Filmin mekân kullanımı ve kurgusu seyir zevkini ikiye katlarken hikâyeye de hizmet eden, kompoziyonun parçası olan bir yapıdadır. Başrol oyuncusu Roger Duchesne’nin harika performansı da, Melville’in filminin unutulmazlar arasına girmesinde önemli bir etkendir.

Melville’in bir yönetmen olarak, aktif olduğu yıllarda ciddiye alınmadığını iddia edemeyiz, ancak bugünkü anlamıyla büyük bir sinemacı olarak anılmasını Bob le flambeur gibi filmlere borçlu diyebiliriz. Bu film haricinde 1962 yapımı Unutulmazlar – Les Doulos, 1966 yapımı Le deuxième souffle ve son filmi Gecelerin Adamı – Un flic de yönetmenin suç dünyasına daldığı leziz filmleri olarak kayda geçer. Film aynı zamanda Jean-Luc Godard’ın favori filmlerinden biridir.

Nereden Başlamamalı: Les enfants terribles (1950)

Jean-Pierre Melville’in az bilinen bir tiyatro oyunculuğu kariyeri de mevcut. Bu vesileyle tanıştığı yazar-yönetmen Jean Cocteau’nün senaryosundan çektiği, kariyerinde epey ayrıksı duran filmi Les enfants terribles, yönetmenin filmografisine hâkim olmak için iyi bir başlangıç olmayabilir. Neredeyse büyümeye direnen karakterler olarak bahsedebileceğimiz, birbirlerine saplantı derecesinde bağlı iki kardeşin öyküsüne odaklanan film, bir ağabey ve kız kardeş arasındaki sınırları flu ilişkiyi dönemin şartlarında yenilikçi bir anlatımla perdeye aktarır.

Les enfants terribles haricinde, savaş yıllarıyla hesaplaştığı filmlerinden 1961 yapımı, Jean-Paul Belmondo’nun enfes oyunuyla taçlanan Léon Morin, prétre ve 1969 yapımı Gölgeler Ordusu – L’armée des ombres de usta yönetmenin kariyerinde farklı türden hikâyelere yöneldiği, başarılı filmler olarak dikkat çeker.

Bonus: Melville’in Etkilediği Sinemacılar

Jean-Pierre Melville’in her şeyini riske atarak kendi şirketini kurmak suretiyle filmler çekmesi, Fransa’da sonradan Yeni Dalga hareketine dönüşecek önemli bir serbesti başlatır daha önce de belirttiğimiz üzere. Bu da Godard ve Truffaut gibi yönetmenlerle onu bir araya getirir. Öyle ki Melville, Godard’ın başyapıtlarından Serseri Aşıklar – À bout de souffle’de oyuncu olarak da yer alır. Aynı zamanda filmin kaba kurgusuyla da ilgilenen Melville, filmin çok uzun olduğunu, ritminin fazla ağır olduğunu söyler Godard’a ve birtakım sahnelerin tümden atılması gerektiğini salık verir. Godard onu tam anlamıyla dinlemese de kurgu anlayışını yeniden gözden geçirir. Bu sayede sonradan Yeni Dalga’nın imzalarından biri hâline gelecek olan kurgu ve anlatıdaki sıçramalar Serseri Aşıklar’la ilk kez sinema dünyasına girer.

Amerikalı sinemacılar da Melville’in filmlerinden fazlasıyla etkilenmiştir şüphesiz. Başta Martin Scorsese olmak üzere, Quentin Tarantino, Jim Jarmusch ve Michael Mann yönetmenin hayranları arasında yer alır. Stanley Kubrick, salt Melville suç filmi janrında yapılabilecek her şeyi yaptığı için, bir daha bu janrda hiçbir fim çekmediğini söylemiştir. Ayrıca John Woo, Johnny To, Takeshi Kitano gibi sinemacılar da etkilediği isimlerdendir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi