Dünyada son dönem korku sinemasına dair düşündüğümüzde yeni açılımların, seyirciyi heyecanlandıracak ve sinema salonlarını yeniden hareketlendirecek yeni fikirlerin ortaya çıktığını görüyoruz. James Wan, Ti West, Jordan Peele, Ari Aster, David Robert Mitchell gibi yönetmenler korku türü üzerinden son dönemde sinemaya yeni bir soluk kazandırmayı başarabilmiş yönetmenlerden yalnızca bazıları. Sinema tarihinde her ne kadar “üvey evlat muamelesi” görse de (bu bile başlı başına incelenmesi gereken bir konu), korku türü sinemanın varlığının en derininde yer alan ve belki de sinemanın her seferinde küllerinden doğmasına neden olan önemli bir tür. İzleyiciyi etkileyebilmek için daima kendi konvansiyonlarını tazelemesi gereken bu türün aynı zamanda anlatılarıyla da sosyo-kültürel birçok konuya dair fikir sunması, bastırılan sosyal travmaları gün ışığına çıkarması gibi kendine has bir yapısı da var. Korku türünün içinde yer alan tüm alt türlerin de ayrıca detaylı bir incelemesi yapıldığında son derece tutarlı bir söylem geliştirdiklerini görmek mümkün. Her ne kadar korku türüne ait yapımlar “üvey evlat muamalesi” gördüğü için çoğunlukla bütçe bulamasa da, bu filmlerin estetik unsurları da zamanla anlatım biçimlerine eklenen bir yapı oluşturmuştur. Bu hafta Nereden Başlamalı köşemizin konuğu da bu bahsettiğim “korku türünün önemi” doğrultusunda, body horror türünün öncülerinden Kanadalı yönetmen David Cronenberg oluyor.

Kısaca body horror türünün özelliklerinden bahsetmek gerekirse, modern toplumda bireyselleşmenin en önemli göstergelerinden biri olan bedenin özgürlüğü – bireylerin bedenleri hakkında kendi söylemlerini yaratabilme hakkı gibi olguları bir korku/gerilim unsuru hâline getirecek bir yapıda sunmayı hedefleyen filmler aslında birey ve beden üzerinden geniş bir modernizm analizi çıkarılmasına da olanak tanırlar. Tabii ki bu korku evreninin yaratıclarının hepsinin bu analize bilinçli bir şekilde olanak sağladıklarını iddia edemeyiz ancak yavaş yavaş yürümekte olan bir zombinin siz ne kadar hızlı kaçarsanız kaçın bir şekilde bedeninizi ve beyninizi ele geçirmeyi başarması bile son derece çarpıcı bir modern kültür eleştirisi sayılabilir (ki bu noktada Romero’nun bilinçli bir tercih yaptığını söyleyebiliriz). Zombiler, mutasyon geçirmiş bedenler, hastalıklı deri, beden ve beden parçalarına dair gore, vahşi ve kanlı sahneler, vücut bütünlüğünü bozan herhangi bir durum ya da hastalık veya şiddetin sıkça rastlandığı ve insan bedeninin sınırlarını tiksinti ve korku hisleri üzerinden izleyiciye hatırlatan filmleriyle body horror türü, kitlelere hitap etmeyen tercihlerinin ardında çoğunlukla bir sosyo-politik eleştiri barındırır.

Bu türün önde gelen isimlerinden David Cronenberg’in filmografisi içinde, özellikle body horror ve genel olarak korku türünden de oldukça uzaklaşan son dönem filmleri nedeniyle, yönetmenin neden sinema tarihinde bu kadar önemli bir isim olduğunu anlamamıza neden olacak filmlerini ön plana çıkardığımız bir dizge yapmayı uygun bulduk.

Başlamak İçin En İyisi: Ekrandaki Dehşet – Videodrome

Her izlediğimde bana bir şekilde Nam June Paik’in işlerini hatırlatan Videodrome, David Cronenberg tarafından incelikle işlenmiş ve sinema tarihinde saygın bir yer edinen az sayıdaki korku türüne ait filmlerden biri. 1983 yapımı filmin ana karakteri Max Renn (James Woods) yönettiği erotik içerikli yayınların ağır bastığı televizyon kanalı için yeni arayışlar içine girdiği anda bir gün Videodrome adında bir yayına rastlar. Bu yayını kendi kanalı için yeni bir nefes gibi gören Max, kanalın sahiplerine ulaşmaya çalışırken bir yandan da yayını izledikçe çeşitli halüsinasyonlar görmeye başlar. Hikâye ilerledikçe Videodrome kanalının da gizemi çözülmeye başlar ve ana karakterimiz adeta bir örümcek ağının içine hapsedilmiştir bile. Her ne kadar spoiler vermemeye çalışsam da aslında Videodrome’un spoiler aldığınız hâliyle bile etkileyiciliğinden bir şey kaybedeceğini sanmıyorum. Sinema teorisinde psikanalitik çözümlemeye en tutarlı olanak sağlayan filmlerden biri olan Videodrome’un, izleme deneyimi üzerinden kurduğu anlatı çatısında kendi izleyicisini rahatsız ederken diğer yandan sinema konvansiyonlarının dışına taşan ve video sanatına sıçrayan estetik unsurlarıyla Cronenberg’in sinema dilini en iyi yansıtan ve en başarılı yapımı olduğunu söylemek mümkün.

Sonra Ne İzlemeli?

Videodrome gibi bir filmi izlediniz ancak aşırı rahatsız oldunuz ya da film size hiç hitap etmedi ise bu bölümdeki filmlerden ziyade belki de yönetmenin Örümcek – Spider filmi ve sonrasındaki yapımlara bir göz atmanızda fayda olabilir. Ancak daha önce de belirttiğim gibi Cronenberg’i Cronenberg yapan esaslı filmlerinden birkaç örnek almamız gerekirse; tekinsizlik ve tiksinti üzerinden adeta ansiklopedik tanımlamalar yapılabilmesine olanak sağlayan Ölü İkizler – Dead Ringers, üreme, hamilelik ve loğusa sendromunun hezeyanlarına kucak açan alt metniyle Hastanede Dehşet – The Brood, böcek ilacıyla badtrip olup eşine kendisinin William Tell olduğuna ikna etmeye çalışan Joan’ın hikâyesiyle Muhteşem Yemek – Naked Lunch yönetmenin kesinlikle izlemeniz gereken filmlerinden yalnızca bazıları.

Nereden Başlamamalı?

Her yönetmen değil belki ancak çoğu yönetmen belli bir türde ve anlatımda kendisini bulduktan sonra bazen zincirlerini kırmak ve bambaşka bir dünyaya açılmak isteyebiliyor. David Cronenberg de bu isimlerden biri. 2012 yapımı Cosmopolis, başka bir yönetmenin elinden çıksaydı ilginç bir deneme olarak adlandırılabilirdi ancak Cronenberg’in filmografisinde biraz aykırı duran bir çizgiye sahip. Başrolünde Robert Pattinson’ın olduğu film genel olarak post-modern bir yapıt olarak sunuldu ilk gösterime girdiğinde. Filmin anlatısı ya da biçimsel tercihlerinin ötesinde, bir Cronenberg filmi olarak tanımlanabilecek unsurlara sahip olmadığı için yönetmenin sinemasına bu filmle başlamanızı tavsiye etmiyoruz.

Bonus: David Cronenberg’in To Die For performansı

David Cronenberg, başarılı bir yönetmen olduğu kadar iyi de bir oyuncu aslında. Her ne kadar çoğunlukla kendi personasına yakın karakterlerin rolünü üstlense de yine de yönetmenlik dışında ayrıca bir kariyer edinebileceği kadar çok sayıda oyunculuk deneyimine sahip. Yalnız içlerinden belki de en dokunaklı oyunculuğu ise, Gus Van Sant’ın Nicole Kidman’ı başrolünde gördüğümüz Sonsuz İhtiras – To Die For filminde gösteriyor. Filmi henüz izlemediyseniz hırs küpü Suzanne Stone’un filmin sonlarına doğru donmuş bir göl kıyısında buluştuğu ve kendisi için sürprizler hazırlayan gizemli adama yakından bakmanızı tavsiye ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi