Coen Kardeşler’in kariyeri, başlangıcından günümüze önemli bir evrim geçirmiş olsa da, sinemalarının özü hiç değişmez. Bağımsız ruh ve yeraltı edebiyatının, klasik sinemanın en büyük ustalarının tarzlarıyla yoğrulduğu enfes bir kariyer görürüz onlara baktığımızda.

Roger Corman bir röportajında, kariyeri boyunca belki çok iyi filmler çekemediğini, ancak çok iyi sinemacılar yetiştirdiğini ifade eder. Şüphesiz ki Corman, şahane B filmlerle örülü kariyerine biraz haksızlık ediyordur, ancak Coppola başta olmak üzere, el verdiği, birlikte çalıştığı yönetmenler göz önüne alındığında haklıdır. Benzeri bir aforizma, bilhassa kariyerinin son yıllarına bakıldığında Sam Raimi için de sarfedilebilir, zira Raimi’nin sinemaya en büyük hediyelerinden biri Coen Kardeşler olsa gerektir.

Ethan ve Joel Coen’in kariyerindeki ilk önemli mesai, Raimi’nin efsane filmi Şeytanın Ölüsü – The Evil Dead‘deki kurgu asistanlığı olur. 1981 yapımı bu kült efsanenin peşi sıra, Coenler, ilk uzun metrajlı filmleri Kansız – The Blood Simple’ı (1984) çekmek için en büyük desteği Sam Raimi ve The Evil Dead’in Ash’i Bruce Campbell’dan görürler. 1954 doğumlu büyük kardeş Joel’in yönetmen olarak imza attığı Kansız – The Blood Simple, Amerikan bağımsız filmlerinin makus talihinin değişmesinde önemli bir eşiği temsil eder yakın dönem için ve 70’li yıllardaki aydınlanmanın bir nevi devamı niteliğindedir. Sam Raimi’yle olan yol arkadaşlıkları bir tesadüf eseri gerçekleşmemiştir aslen. Raimi’nin geleneksel korku sinemasına karşı getirdiği müstehzi bakış açısı, kalıpları yıkıp geçen fikirleriyle örülü The Evil Dead’in hâli ve pür melali, Coenler’de klasik Amerikan sinemasına karşı ve çok daha sofistike bir yaklaşımla vücut bulur. Coenler, Amerika’daki sinema ve televizyon kültürünün mirasını sülfirik asitle eritip, Amerikan bağımsız sinemasının aydınlanmasında yeniden birleştirir. Varoluşçu temaları, insanoğlunun kötücül karanlığına dair öyküleri imzaya dönüşen, modern kara film evreninde seyirciyi hazırlıksız yakalayan şaşırtan, grotesk karakterleriyle öykünün ve dramatik yapının dayattığı yüklerden sıyrılmasını sağlayan Coen Kardeşler, günümüzün en önemli sinemacıları şüphesiz. İlk ciddi kısa film denemeleri olan 1980 yapımı Soundings’ten, Netflix için çektikleri son uzun metrajlı filmleri Vahşi Batı Hikâyeleri – The Ballad of Buster Scruggs’e (2018) dek, 40 yıla yaklaşan kariyerlerinde, bir iki sarsıntı dışında istikrarlı bir çizgi izleyen kardeşlerin, kurgu, senaryo ve yönetmenlik kategorilerinde 11 kez Oscar adaylığı kazandığını da belirtmek gerekir.

Başlamak İçin En İyisi: Barton Fink (1991)

Coen Kardeşler, 80’li yıllarda çektikleri Kansız – Blood Simple ve Raising Arizona (1987) ile Hollywood’un kodlarıyla zerre alakalarının olmadığını ibreti alem için ilan etmiş, ilhamını kara filmlerden, Bob Rafelson, Hal Ashby, Robert Altman gibi 70’li yılların Amerikan bağımsızlarından alan bir sinemanın peşinde olduklarını belli etmişlerdir. 90’lara sert bir giriş yapan Coenler, evvela suç dünyasından bir middle man‘in hikâyesine odaklanan, yine klasik kara filmlerden ilham almış Miller Kavşağı – Miller’s Crossing’e (1990) imza atar. Peşi sıra çektikleri başyapıtları, 1991 yapımı Barton Fink’se hem sinemaya olan yaklaşımlarını, hem de kendi sinemalarındaki yolu daha da belirginleştirmesi açısından önemli bir film olur. Barton Fink, Coenler’in kendi sesini bulduğu, bugün “Coenesk” gibi bir tabir kullanılıyorsa şayet, bunun manifestosunu yazdıkları filmdir denilebilir. Hollywood’a getirilmiş en sert eleştirilerden biridir aynı zamanda film.

Şöhrete yeni kavuşan New Yorklu idealist bir oyun yazarının hikâyesine odaklanır film. 1941 yılının yaz aylarında New York’tan California’ya gelen yazar Barton Fink, burada bir filmin senaryosunu yazacak, kariyerinde yeni bir aşamaya geçecektir. Sanatsal kaygılardan uzak bir güreşçi filmidir aslen kendisinden istenen. Barton Fink, inandığı değerler ve yapımcının bitmek bilmeyen talepleri arasında sıkışıp kalır. Üstelik hiç alışkın olmadığı iklim şartları, kaldığı otelde cereyan eden garip hadiseler ve komşuları da ona bu senaryoyu tamamlamasında hiç yardımcı olmuyordur. Ana karakterimiz zamanla tıkanır, bir yazar kâbusunun içine çekilir ve hiçbir şey yazamaz hâle gelir. Zaten bir noktadan sonra ne yazdığının, neden orada bulunduğunun da önemi kalmaz… Yaratıcılık sancılarına, idealleriyle hayatın dayattıkları arasında sıkışmış modern insana, hayatta yerini bir türlü bulamamaya ve son kertede Hollywood’a dair müthiş bir film, eşine az rastlanır cinsten dehşetli bir kâbustur Barton Fink. Bu bağlamda Coenler’in sinemasına dair birçok unsuru da bünyesinde barındırır. Grotesk karakterler, kara filmlerden, klasik Amerikan sinemasından esintiler, Kubrickvari, mesafeli bir bakış açısı ve varoluşçu sancılarla boğuşan bir ana karakter. Bu bağlamda Barton Fink, asla bu film kadar karanlık ve umutsuz olmasalar da, Coenler’in daha sonra çekeceği Bir Şirket Komedisi – The Hudsucker Proxy (1994), Büyük Lebowski – The Big Lebowski gibi filmlerin de müjdecisi, kariyerlerinde dönüp tekrar izlenecek bir mihenk taşıdır.

Sonra Ne İzlemeli: Fargo (1996)

90’lı yılların Coen Kardeşler için muhteşem geçtiğini söylemek mümkün. Miller’s Crossing gibi çok iyi bir filmle açtıkları bu on yıla, Barton Fink (1991), The Hudsucker Proxy (1994) ve The Big Lebowski (1998) gibi kariyerlerini sağlam temellere yaslayan filmler sığdıran ikili, belki de uzun süredir aşamadıkları bir başka başyapıt, Fargo’yu da 1996 yılında çeker. Senaryosunu yine kendilerinin kaleme aldığı filmde bu kez en başından beri çok ilgi duydukları karakterlerin, üçüncü sayfa haberlerinin kahramanlarının hayatına çevirirler kameralarını. Her şey, karısına ve evliliğine karşı nefretle dolu, hayatta bir türlü istediğini elde edememiş bir adam olan Jerry Lundegaard’ın, eşinin babasından fidye koparmak için kendi eşini kaçırtmasıyla başlar. Her şeyin ters gittiği, olayla alakalı alakasız birçok insanın hayatının karardığı felaketler zincirinin başlangıcıdır bu.

İnsana dair aptallığın, kötülüğün sınırlarını yeniden çizen bir film olarak Fargo, haberlerde okuyup gözlerimize inanamadığımız suçların doğasını mikroskop altına yatıran, keskin bir mizah duygusunu hiçbir zaman elden kaybetmeyen bir başyapıt olarak selamlanır. Coenler’in belki hâlihazırda aşamadığı türden bir olgunluk eseri gibi görebileceğimiz Fargo’daki rolüyle Frances McDormand’ın En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde Oscar kazandığını, Coenler’in de En İyi Senaryo kategorisinde ödüle uzandığını belirtmek gerekir. Fargo, suç filmlerine dair güçlü bir laboratuvar çalışması, suç filmlerindeki karakterlerin daha önce hiç görmediğimiz yönlerini keskin biçimde sergileyen zekice bir tasarının ürünüdür. Bu bağlamda Coenler’in takıntı hâline getirdiği bazı temaların ipuçlarını taşıyan, kariyerlerindeki en iyi örneklerden biridir.

Nereden Başlamamalı: Kadın Avcıları – The Ladykillers (2004)

Coen Kardeşler, 30’lu yıllarda geçen bir hapishaneden firar öyküsünü Homeros’un Odesa’sının bir uyarlamasına dönüştürdükleri leziz Neredesin Be Birader – O Brother, Where Art Thou? ile başladıkları 2000’li yıllardaki yolculuklarında, Orada Olmayan Adam – The Man Who Wasn’t There’le yeniden zirveyi görmüş, müthiş bir karakter filmine imza atmışlardır. Lakin 2004 yılında çektikleri The Ladykillers için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. 1955 yapımı Alexander Mackendrick filminin aynı isimli bir yeniden çevrimine imza atan Coenler, bir grup suçlunun ve alt etmeye çalıştıkları yaşlı bir kadının kara-komik hikâyesine odaklanır. Filmdeki en büyük problem şudur; The Ladykillers, Coenler’in mizahına ve filmlerinde yer verdikleri grotesk karakterlere uygun bir malzeme sunmakla birlikte, 1955 yapımı öykünün yeniden uyarlamasına dair ciddi bir argüman ortaya koyamaz yönetmenler bir türlü. Üstelik düpedüz mizojen bir öykü yapısı sunan eski öykünün bu marazı, Coen uyarlamasında da yerli yerinde durur. Bu açıdan Coenler’in sinemasına aşina olmak isteyen birisi için, The Ladykillers, başlanabilecek en yanlış noktadır.

Benzer şekilde 2003 yılında çektikleri Dayanılmaz Zulüm – Intolerable Cruelty de kariyerlerindeki en ayrıksı filmlerden biridir. The Ladykillers’tan, en azından iyi işleyen mizahıyla ayrılsa da, Los Angeles’lı boşanma avukatı Miles’ın hikâyesine odaklanan Intolerable Cruelty, Coenler’in evreninde hiçbir yere oturtamayacağınız, bilhassa kadın karakterlerin felaket temsiliyle varlığını son anına dek sorgulatan bir film olup çıkar. 2003 ve 2004’ü Coenler’in korkunç yılları olarak bir kenara ayırmak, hiç dönüp bakmamak, yararınıza olacaktır.

Bonus: Coen Kardeşler’e Adanmış Bir Video

Son 13 yıl içerisinde İhtiyarlara Yer Yok – No Country For Old Men (2007), Ciddi Bir Adam – A Serious Man (2009), Sen Şarkılarını Söyle – Inside Llewyn Davis (2013) gibi harikalara imza atan Coenler’e adanmış, Alexandre Gasulla isimli Vimeo kullanıcısının hazırladığı bu video, sinemaya kurgucu olarak başlayan, kendi filmlerini Roderick Jaynes ismiyle kendileri kurgulayan ikilinin filmlerine dair yapılmış başarılı bir kurgu içeriyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information