1960’larda dünyanın hemen yerinde, politikadan sanata hemen hemen her alanda dönüşümler yaşanıyordu ve tabii ki sinema da esmekte olan bu dönüşüm rüzgarından uzak kalamazdı. İki büyük savaşın etkileriyle yoğrulmuş dünyadan çıkan sinema akım ve anlayışları, 1960’larla birlikte yeni bir yola, yeni bir arayışa kaynak oluştururken, Fransa’da Cahiers du cinéma isimli bir sinema dergisinde yazmakta olan bir grup genç sinema yazarı, bu kaynağı kuramcı André Bazin’in fikirleri doğrultusunda değerlendirmeye başlamıştı. Bu çalışma yeni bir sinemanın, yeni bir film yapma pratiğinin mümkün olduğunu göstermesiyle birlikte, adına Fransız Yeni Dalgası denilen bu hareket, hem Avrupa’da hem de dünyanın birçok farklı coğrafyasında yeni akımların fitilini ateşlemiş oldu. Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan Çek Yeni Dalgası’ndan başlayarak, Brezilya’daki emperyalizm karşıtı Cinema Novo’yu ya da Japonya’nın hem sinematik hem de kültürel geleneğine bir alternatif yaratan Japon Yeni Dalgası’nı bu akımlara örnek olarak gösterebiliriz. Fransa’dan başlayarak dünya sinemasında bunlar olurken Manş Denizi’nin öteki yanında, Britanya’da da birtakım gelişmeler yaşanıyordu elbet.

Britanya Yeni Dalgası olarak isimlendirilen bu akımdan bahsetmeden önce, Özgür Sinema hareketinden bahsetmemek olmaz. Zira Britanya Yeni Dalgası’nın oluşumunda başka coğrafyalardaki hareketlilik kadar, söz konusu hareket de etkili olmuştur. Bu hareket, bir derginin içinden çıkması itibarıyla Fransız Yeni Dalgası’na benzerlik gösterir. Lindsay Anderson ve Karel Reisz’ın Gavin Lambert’la birlikte kurdukları Sequence isimli sinema dergisinde Anderson, “Hiçbir film fazla kişisel olamaz” diye bir cümle kurmuştur. Derginin mottosu olarak da nitelendirilebilecek ve bu cümlenin ışığında yazılan Özgür Sinema manifestosunda şu ifadeler yer alır:

  • Hiçbir film fazla kişisel olamaz.
  • Asıl konuşan imajdır; ses imajların etkisini genişletir ve yorum yapar.
  • Boyut önemsizdir. Kusursuzluk bir hedef değildir.
  • Tavır, bir stil demektir; stil de bir tavır.

Bu manifestonun ışığında Lindsay Anderson, Karel Reisz, Tony Richardson, Lorenza Mazzetti gibi yönetmenler bir dizi kısa belgesele imza atmışlardır 50’ler boyunca. Siyah-beyaz ve 16 mm olarak, düşük bütçelerle, neredeyse yarı amatör çekilen bu filmlerin en önemli ortak özelliği, II. Dünya Savaşı’ndan çıkmış İngiltere’nin içinde bulunduğu sosyoekonomik durumu yansıtmalarıdır. Ticari sinemanın boyunduruğuna karşı özgürlükçü ve sol görüşten yana bir tavır gösteren bu hareketin en önemli filmleri arasında Lindsay Anderson’ın çektiği O Dreamland (1956) ve Every Day Except Christmas’ın  (1957) yanında Reisz ve Richardson’ın birlikte çektiği Mamma Don’t Allow (1956), Mazzetti’nin yönettiği Together (1956) ve Robert Vas’ın imza attığı Refuge England (1959) gösterilebilir.

1960’larla birlikte bu yönetmenler, kurmaca filmler çekmeye başlamasıyla Britanya Yeni Dalgası’nın başladığını söyleyebiliriz. Lakin bazı kaynaklarda bu akımın da Özgür Sinema’nın bir devamı olarak ele alındığını ve ikisi arasında kesin ayrımların yapılmadığını da not edelim. 60’larda çekilen bu filmler, hâlihazırda ziyadesiyle belirgin olarak sınıfsal ayrımı ortaya koyarken ve bariz bir şekilde proleteryanın yanında saf tutar, çoğunluğu edebiyat uyarlaması olan hikâyelerini ve karakterlerini de buradan seçer. Sınıfın bireyi sıkıştıran şartları üzerinden duygusal anlamda harekete geçirici bir etki yaratmayı başaran bu filmler, teknik anlamda da -en kaba özetle- Fransız Yeni Dalgası ve Özgür Sinema’nın bir harmanını yapıyor denilebilir.

Britanya Yeni Dalgası’nın yaptığı şeyi tam olarak aktarabilmek için, akımla aynı dönem ortaya çıkan kültürel hareket kitchen sink realism’e de bir parantez açmakta fayda var. İsmi ekspresyonist ressam John Bratby’nin bir mutfak lavabosu imajı gördüğümüz tablosundan gelen bu hareket, sanata sosyal gerçekçi bir perspektiften bakar. Britanya Yeni Dalgası, tiyatroda, edebiyatta, televizyonda etkileri görülen kitchen sink realism‘in sinema ayağı olarak değerlendirilebilir. Öyle ki, bu akımın filmlerinde söz konusu hareketin etkisiyle kaleme alınmış romanların ya da oyunların uyarlamalarına sıklıkla rastlanır.

Başlamak İçin En İyisi: Sevişme Günleri – Saturday Night and Sunday Morning

Alan Sillitoe’nun kendi romanından hareketle senaryosunu yazdığı ve Karel Reisz’ın yönettiği Saturday Night and Sunday Morning, Britanya Yeni Dalgası’nın önemli olgularından “kızgın genç adam” hikâyelerinden birini anlatır. Albert Finney’in canlandırdığı Arthur isimli fabrika işçisi, bir iş arkadaşının eşiyle ilişki yaşar ve kadın bu ilişkiden hamile kalır. Bu esnada Arthur, başka bir kadınla görüşmeye başlar ve ilişkisine devam etmeye karar verir. Lakin bu durumdan sıyrılması tabii ki çok kolay olmayacaktır. Film böyle özetlenebilecek bir konu çerçevesinde, 60’ların işçi sınıfının son derece gerçekçi bir portresini sunar. İnsanların kavga ettiği, evlilik dışı hamile kaldığı, kürtaj tartışmalarının yaşandığı sert ve tavizsiz bir portredir bu. İşçi sınıfı, hayatın getirdikleri -ya da getirmedikleri- dolayısıyla acı çeken, merhamet bekleyen bir biçimde temsil edilmez; sınıfın mensupları hem arzularını yaşamak hem de ekonomik dayatmaların dışına çıkmak için her şeyle mücadele etmeye hazırdır artık. Saturday Night and Sunday Morning, fabrika bacalarının gölgesinde yaşanan hayatların bir yansıması gibi görülebilecek Britanya Yeni Dalgası’nın tam olarak ne olduğuna dair fikir sahip olmak adına izlenmesi gereken ilk film olarak gösterilebilir. Ek olarak filmin, eleştirmenler nezdinde takdirle karşılanmasının yanında gişede de önemli başarılar kazandığını, dolayısıyla bu türden bir film “halk”tan da destek gördüğünü söyleyebiliriz.

Sonra Ne İzlemeli?

Karel Reisz’ın başyapıtının ardından akımın ve Özgür Sinema’nın diğer önemli yönetmenlerinin filmlerine bakmak faydalı olacaktır. Bu noktada ilk akla gelen yapımlar, Lindsay Anderson’ın Sporcunun Hayatı – This Sporting Life’ı (1963) ile Tony Richardson imzalı Look Back in Anger (1960), Bir Tadım Bal – A Taste of Honey (1961) ve Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı – The Loneliness of the Long Distance Runner (1962). Bu filmlerden A Taste of Honey’nin ana karakterinin merkezde olmasıyla ayrıldığını söyleyebiliriz. Diğer üç filmde ise “kızgın genç adamlar”ın hayatın üzerilerinde yarattığı baskıdan spor ya da müzik gibi farklı unsurlarla kaçmaya çalışması dikkat çekicidir ve bu anlatılardaki karakterlerin mevcut durumla mücadele hâlinde olduğunun bir göstergesi olarak ele alınabilir. Özellikle The Loneliness of the Long Distance Runner’daki karakterin yaşamından “koşarak” uzaklaşması tam da Britanya Yeni Dalgası’na yakışan doğrudanlıkta bir alegoridir. Bu filmlerin ardından akımın özünde yatan gerçeklikle hayalgücü ve fantezi arasında bir köprü kuran, John Schlesinger’ın nevi şahsına münhasır Yalancı Billy – Billy Liar’ı (1963) anabiliriz.

Nereden Başlamamalı?

Yazının başından beri adını birçok kez andığımız, akımın önemli yönetmenleri Tony Richardson, Lindsay Anderson ve Karel Reisz, özellikle 1970’lerle birlikle akımın temel özelliklerinden ayrılmış ve çok farklı noktalarda duran yapımlara imza atmışlardır. Bu filmlerden özellikle Anderson’ın Talihli Adam – O Lucky Man!’inin (1973) dev bir başyapıt olduğunu söyleyebilsek de Britanya Yeni Dalgası’nın özelliklerini tamamen terk eden Bretchyen bir anlatı kurar; bu bağlamda yönetmene kurucularından olduğu akımın bir temsilcisi olarak yaklaşan seyircilere söz konusu akım hakkında yanıltıcı bilgilere verebilir. Benzer şeyleri Reisz’ın 5 dalda Oscar adayı olmuş, başrollerinde Meryl Streep ve Jeremy Irons’ın yer aldığı 1981 yapımı Fransız Teğmenin Kadını – The French Lieutenant’s Woman’ını içinde de söyleyebiliriz.

Bonus: Britanya Yeni Dalgası’nın Müzikal Mirası

Britanya Yeni Dalgası’nın etkisini, özellikle 70’lerin sonuyla birlikte oluşmaya İngiliz indie müziğinde de görebiliyoruz. Bu müziğin kilit gruplarından The Smiths ve söz yazarı Morrissey’in en büyük esin kaynaklarından birinin 60’lar sineması olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Öyle ki grubun şarkı sözlerinde Saturday Night and Sunday Morning, A Taste of Honey ve Billy Liar gibi filmlerine yapılan bariz göndermelere rastlayabiliyoruz. Grubun opus magnum‘u The Queen is Dead’in, albümle aynı adı taşıyan açılış parçasının öncesinde akımın dikkat çekici filmlerinden, Bryan Forbes’un yönettiği The L-Shaped Room’daki noel partisi sahnesinde söylenen tekerlemevari şarkı duyulur. Fakat akımın İngiliz müziğindeki etkileri bununla da sınırlı değil. Örneğin Arctic Monkeys ilk albümü Whatever People Say I Am, That’s What I’m Not adını, Saturday Night and Sunday Morning’in başkarakteri Arthur’un aynaya bakarak söylediği replikten alır.

Not: “Nereden Başlamalı” köşesi www.bfi.org.uk sitesinde yer alan “Where to begin?” serisi temel alınarak hazırlanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi