Advertisement

Puro, korkunç kuşlar, tonton bir surat ve karanlık bir mizah anlayışı… Popüler kültürde olduğu kadar avangart sinema aşıklarının kalbinde de yer etmiş bir garip yirminci yüzyıl figürü. Kimilerine göre en iyi yönetmen, kimilerine göre Hollywood’un – ya da Britanya sinemasının – ustalarından biri. Bazılarına göre tam bir sinemacı, başkalarına göre bir televizyon dehası. Alfred Hitchcock, gerilim ustası, ünvanını hak edecek biçimde her şey ile sizi gerim gerim gerebilir – kuşlarla bile. Pek çok klasik dönem Hollywood ustası gibi o da Avrupa’dan devşirme ve yine pek çok Amerikalı auteur gibi hakkı yenmiş, yenen hakkı 60’larda Fransızlar tarafından verilmiş bir yönetmen. Sinema yapmak isteyen pek çok gence sinemayı kolaymış gibi gösteren doğal bir yeteneğe sahip, kurması en zor mizansenleri parmaklarının ucuyla kuran seyirciyi avucunun içine almayı hemencecik başaran bir isim Hitchcock. Hayranı olan François Truffaut ile yaptığı söyleşilerde ve dizisinin sunumlarında gördüğümüz kadarıyla da oldukça naif ve garip bir biçimde karanlık – ama ciddi anlamda komik – bir mizah anlayışına sahip bir karakter aynı zamanda.

On dokuzuncu yüzyılın son senesinde hayata gözlerini açan Alfred Hitchcock, sinemanın yürümeye başlamak üzere olduğu günlerinde her türlü işi yaparak kendini yönetmen koltuğunda bulur. İngiltere’de çektiği birkaç başyapıt ile birlikte Amerika’ya adımını atacak ve kariyerini orada şekillendirecektir. Neredeyse hiç senaryo yazmamasına rağmen bir auteur olarak adlandırılır, geçen seneki Us (Biz) isimli filmin şaka gibi PR kampanyasında olduğu gibi halen daha tahtını ele geçirmeye çalışanlar vardır. Kariyerinde çeşitli riskleri almaktan çekinmez, kamera karşısına geçmeyi epey sever – hem kendi filmlerinde illa bir kez görünür hem de Alfred Hitchcock Presents (Alfred Hitchcock Sunar) dizisindeki her bölümü (kendi yönetmiş olsun ya da olmasın) “sunar.” 

Hollywood’a vardığı anda çektiği ilk film ile en iyi film Oscar’ını yapımcılara kazandıran Hitchcock, hem yapımcıların hem seyircilerin en sevdiği isimlerden biri olmuş, pek çok ünlü erkek ve kadın oyuncunun kariyerlerini ve oyuncu personalarını kuracak karakterleri onlara vermiştir. James Stewart, Cary Grant, Grace Kelly ve daha niceleri Hitchcock filmlerindeki ölümsüz rolleriyle sinema tarihine kazınmış durumdadır. Oyuncu yönetimi, günümüzde halen daha şaşırtıcı bir biçimde gerilimin ustası olmasını sağlayan ustalıklı mizansenleri ve kült kişiliği ile Alfred Hitchcock, her zaman erişilmesi kolay bir yönetmen olamayabilir. Filmografisini çerçeveleyen birkaç temayı, çeşitli filmlerinde gözlemlemek mümkün ancak bu engin filmografiye nereden girişilmesi gerektiğine karar vermek büyük bir iş. Bir yandan 1940 öncesi İngiltere dönemi, öte yandan mucizevi 50’ler, sonra 1960 yılında Sapık – Psycho ile aldığı dönüş ve daha karmaşık ancak kendine özgü 70’li yıllarda çektiği filmler… Üstüne üstlük bir de Alfred Hitchcock Presents isimli dizi projesi mevcut. Peki Hitchcock söz konusu olduğunda hangi filmle başlamalı?

Başlamak İçin En İyisi: Gizli Teşkilat – North by Northwest (1959)

Alfred Hitchcock sinemasının en önemli temalarından biri “yanlış adam” temasıdır. Bir şekilde, gelişmekte olan dramatik olaylarla alakasız bir karakter, bir ajan veya önemli bir şahsiyet ile karıştırılır yahut bir suçlu yerine suç üstüne atılır. Gizli Teşkilat bu temanın en belirgin olduğu ve en etkileyici şekilde perdeye taşındığı filmlerden biridir. Öte yandan, tartışmasız bir biçimde Hitchcock’un en erişilebilir filmidir de. İçerdiği aksiyon ve seksapelite dozu, Cary Grant ve Eva Marie Saint’in muhteşem uyumu, Rushmore Tepesi’nde geçen finali ve Hitchcock’un sinema tarihine geçmiş nev’i şahsına münhasır uçak kovalamaca sahnesi ile Gizli Teşkilat Hitchcock sinemasına muazzam bir giriş. 

Filmde, reklamcı Roger Thornhill (Cary Grant), George Kaplan isimli biri ile karıştırılır ve her ne derse desin o olmadığına kimseyi inandıramaz. Filmin daha ilk sahnelerinde ölümle burun buruna gelen Thornhill, başına gelenlerden zor kurtulmuştur ki bir de üzerine bir cinayet suçu yıkılır. Thornhill dertlerinin tek çözümünün gerçek Kaplan’ı bulmak olduğuna inanmıştır. O sırada bir devlet görevlisi onu bu yanlış kimliğe bağlı kalarak kendilerine yardım etmesi konusunda ikna eder. Sıradan bir hayatı olan Thornhill, uluslararası komploların ve ajanların dünyasına girecek, uçaklar tarafından kovalanacak, ölümlerden dönecek, tepelerde asılı kalacaktır. 1950’lerin aksiyon/macera anlayışını en iyi şekilde yansıtan – hatta dönemi için oldukça hareketli olan – bu film, Hitchcock’un imzasını da her sahnesinde taşımaktadır. Filmin ikonik sahnesi, yani ıssız bir yol kenarında bekleyen Thornhill’in üzerine ateş açan bir uçaktan koşarak kaçtığı ve tarlalara daldığı sahne, hem Hitchcock filmografisinin hem de klasik Hollywood sinemasının en akılda kalıcı ve etkileyici sahnelerinden biridir.

Sonra Ne İzlemeli: Arka Pencere – Rear Window (1954)

Bir giriş filmi olarak Gizli Teşkilat Hitchcock temalarını içinden barındıran bir aksiyon/macera filmi ise, Arka Pencere (Rear Window) içinde neredeyse sıfır hareket bulunduran ancak bu sebeple de Hitchcock’a neden gerilimin ustası dendiğini kanıtlayan bir filmdir. Hitchcock’un bir diğer alametifarikası olan tek mekan konseptine sahip bu film, bir çekim esnasında bacağını kırarak eve hapsolan fotoğrafçı L.B. Jefferies’in (James Stewart) hikayesini anlatıyor. Jefferies’in yalnız gün ve geceleri kız arkadaşı Lisa (Grace Kelly), hemşiresi Stella (Thelma Ritter) ve polis arkadaşı Tom’un ziyaretleri ile bölünür. Ancak kalan zamanında Jefferies zoom objektif kamerası ile arka penceresinden avluya bakan tüm evleri izler ve insanların hayatlarını televizyon kanalları gibi takip eder. Hitchcock’un bir diğer teması olan “röntgenciliği” alenen yansıtan bu filmde “kötü adam” Jefferies değildir ancak. Çünkü fotoğrafçı, izlediği evlerin birinde bir adamın karısını öldürdüğünden şüphelenmeye başlar ve kanıtlar biriktirir. Fakat tüm arkadaşları onun bunu sıkıntıdan yaptığına kanaat getirecek ve Jefferies’i ciddiye almayacaklardır.

Neredeyse her sahnesi odanın içinde (ve odadan görüldüğü şekliyle avlu ile avluya bakan evlerde) geçen bu film, dönemi için devrimci denebilecek bir biçime sahip. Hitchcock’un en sevdiği temaları içinde barındıran film, filmografisine giriş için en erişilebilir ve nev’i şahsına münhasır Hitchcock filmlerinden biri.

Gizli Teşkilat’ı müteakip izlenecek bir başka epeyce erişilebilir bir “yanlış adam” filmi ise Çok Şey Bilen Adam – The Man Who Knew too Much (1956) olsa gerek. Hitchcock’un 1934’te İngiltere’de çektiği aynı isimli filmin yeniden çevrimi olan bu film, Fas’ta tatil yapan bir çiftin (James Stewart ve Doris Day) habersizce bir Fransız ajanı ile tanışmaları ve bu yüzden de uluslararası bir komplonun parçası oldukları sanıldığı için çocuklarının kaçırılmasını anlatır. Gizli Teşkilat’a kıyasla aksiyon yönünden biraz daha hafif olsa da, Çok Şey Bilen Adam da Hitchcock’un stilini yansıtmak açısından oldukça güçlü ve erişilebilir bir filmdir.

Hitchcock filmografisinde derinleşmeye başlamak için bir başka güzel adım da Aşktan da Üstün (Notorious – 1946) olacaktır. Başrollerini Cary Grant, Ingrid Bergman ve Claude Rains’in paylaştığı bu gerilim hikayesi, Gizli Teşkilat’a uzaktan benzer bir hikayeyi anlatır. Babası Naziler ile çalıştığı için acı çeken bir kadına, Amerikalılar tarafından artık Brezilya’da yaşayan bir grup Nazi’nin içine sızması teklif edilir. Amerikan ajanı Devlin (Grant) operasyonu yönetecek, Alicia (Bergman) ise Sebastian’ın (Rains) hamlelerine karşılık verecek ve onunla evlenecektir. Ancak bir problem vardır: Alicia ve Devlin aşık olmuşlardır. Cinsel ve politik gerilimi harmanlayan ve bunu sahnelerinden – özellikle de final sahnelerinde – olabildiğince dışa vuran yapısı ile Hitchcock sinemasına aşina olmak isteyenler için doğru seçim.

Nereden Başlamamalı: Sapık – Psycho (1960)

Her ne kadar çok çekici gelse, Hitchcock’un en meşhur filmi gibi gözükse de, Alfred Hitchcock sinemasını anlamak ya da Hitchcock’un niçin gerilim ustası olduğunu görmek için Sapık (Psycho – 1960) doğru bir tercih değil. Hitchcock’un en iyi filmlerinden biri olduğu şüphe götürmez bir gerçekken, Sapık’ın filmografisinde bir dönüm noktası teşkil ettiğini de bilmek gerek. 1950’lerde kendine özgü bir sinema dili geliştiren ve bununla hem eleştirmenleri hem de seyircileri mest eden yönetmen, gerçekten “korkunç” bir şey yapmak istemiş ve – daha önceki bazı filmlerinde de gördüğümüz – Freudiyen temaları işe koşmuş. En fazla analizi yapılan (hem psikoloji hem de sinema açısından) filmi Sapık olsa da, Hitchcock’un burada ne yaptığını anlamak ya da filmin sinema tarihindeki önemini kavramak için önce Hitchcock sinemasına hakim olmak çok daha etkili olacaktır.

Patronundan para çalarak herkesten habersiz Kaliforniya’ya doğru yola çıkan Marion, yol üzerinde Bates Motel’de bir gece geçirmek için durur. Moteli anne Norma ve oğlu Norman Bates (Anthony Perkins) işletmektedir. Marion gece duş alırken kim olduğu belirsiz biri tarafından bıçaklanarak öldürülür. Marion’dan uzun süre haber alamayan Marion’un kardeşi Lila, sevgilisi Sam ve paranın peşindeki özel dedektif Arbogast, Marion’u aramaya koyulur. Buldukları şey kimsenin beklemediği bir şey olacaktır. 

Filmin ortasında baş karakterin ölmesi, artık alışık olduğumuz bir final twistinini ilk kez yapan filmlerden biri olması ve duştaki kusursuz sahne ile hem kült hem de klasik mertebesine yükselmiş film, Hitchcock sinemasına başlamak için değil, Hitchcock filmografisini taçlandırmak için izlenebilir.

Hitchcock sinemasına başlamak için pek de uygun olmayan bir diğer film ise Ölüm Kararı – Rope (1948) kuşkusuz. Hitchcock’un tek plan gibi görünecek şekilde 10 dakikalık plan sekanslarla çekilen bu filmde, ters olarak önce katilleri görürüz. Bu filmin nasıl çözümleneceğine dair bir gerilimi sadece seyirciler ve katiller üzerine getirip bırakır. Bu sebeple, sıradan bir buluşmayı anlatır gibi gözüken film gerilimin üst noktada ilerlediği bir sinema olayına dönüşür. Hitchcock’un oyuncaklı ve görece deneysel filmlerinden biri olan Ölüm Kararı da, tıpkı Sapık gibi, Hitchcock sinemasına hakim olunduğunda çok daha zengin bir deneyim sunacak filmlerden biri.

Bonus: Hitchcock – Clouzot Mücadelesi

Henri-Georges Clouzot, Alfred Hitchcock’un neredeyse dönemdaşı olan bir Fransız yönetmen. Dehşet Yolcuları – Le salaire de la peur (1953) ve Şeytan Ruhlu İnsanlar – Les Diaboliques (1955) gibi gerilim başyapıtlarına imza atan Clouzot’ya bazen – ironik olarak – Fransa’nın Hitchcock’u da denmektedir. Ancak Clouzot ve Hitchcock arasında bir de profesyonel rekabet vardır. Birbirlerine çok saygı duyan bu iki yönetmen öncelikle Fransız yazar ikilisi Boileau-Narcejac’ın Les Diaboliques isimli romanının film hakları için mücadele ederler. Hatta bir söylentiye göre Hitchcock romanın haklarını almayı birkaç saat ile kaçırır. Fakat Hitchcock Şeytan Ruhlu İnsanlar’ı izlediğinde Sapık filmine ait bazı fikirler zihninde uyanmaya başlar. Fakat önce, yine Boileau-Narcejac’ın yazdığı D’entre les morts isimli romanın haklarını almaya karar verir. Ancak karşısında yine bir rakip vardır ve bu rakip yine Henri-Georges Clouzot’dur. Fakat bu sefer mücadelenin galibi Hitchcock olur ve yönetmen, bu romandan Yükseklik Korkusu – Vertigo (1958) isimli başyapıtını yapar.

Henri-Georges Clouzot defalarca Hitchcock’a olan hayranlığını dile getirmiş ve filmlerinin – özellikle de Şeytan Ruhlu İnsanlar’ın – Hitchcock’un filmleri ile kıyaslanmasından onur duyduğunu belirtmiştir. Eğer iki film de diğer yönetmenler tarafından yapılmış olsaydı neler olurdu bilemiyoruz ancak bu haliyle sanki iki film de doğru yönetmeni bulmuş gibi gözüküyor. Şeytan Ruhlu İnsanlar gişede büyük başarı elde etmişti, ancak Vertigo Hitchcock’un en zayıf gişe başarısına sahip filmlerinden biri olarak kaldı. Hayatı boyunca Hitchcock da filme dair eleştirilerini sabit tuttu. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren Vertigo, eleştirmenler tarafından yeniden keşfedilerek bir “ikinci bahar” yaşadı – ya da geç gelen bahar. Hatta film öylesine sevildi ve yirmi birinci yüzyılda öylesine dikkatleri cezbetti ki on yılda bir düzenlenen ve en prestijli “gelmiş geçmiş en iyi filmler” listelerinden kabul edilen İngiliz sinema dergisi Sight and Sound’un 2012 soruşturmasında 1962’den beri birincilik koltuğunda oturan Orson Welles’in başyapıtı Yurttaş Kane – Citizen Kane (1941) filmini yerinden etti. Bakalım 2022 soruşturması neler gösterecek?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information