Fransız Yeni Dalgası’na bugünden baktığımızda ortaya çıkış nedenlerini, bu akıma dâhil filmleri ve Yeni Dalga’nın günümüz filmlerine etkilerini açıklamak bugünün izleyicisi için kolay görünebilir. Tabloların ressamlarına, edebi eserlerin yazarlarına ait olduğu gibi filmlerin de yönetmenlerine ait olduğunu savunan auteur teorisinin kaynaklık ettiği bu akım, 1950’li yılların sonlarından itibaren bilhassa sinema yazarı André Bazin‘in öncüsü olduğunu söyleyebileceğimiz Yeni Dalga, Rivette, Resnais, Godard, Truffaut, Rohmer gibi yönetmenlerin film çalışmalarıyla önemli bir devrimin eşiğine getirir sinemayı. Bu devrimin fitilini ateşleyen film olarak görülense Belçika asıllı yönetmen Agnés Varda’nın 1955 yapımı ilk filmi La Pointe-Courte olur. Aşağı yukarı Yeni Dalga’ya ve bu akım dâhilinde Varda’nın rolüne dair konuşulanlar böyleyken, Varda farklı bir yaklaşım getirir meseleye bir röportajında. “Beni Yeni Dalga’nın öncüsü olarak görüyorlar. Halbuki o sıralar daha 30 yaşında bile değildim ve çok az film izlemiştim.” diyen Varda, bugünden yapılan etiketlemelerin, sınıflandırmaların aslında o günün bilinç akışında yeri olmayan olgular olduğunu da ifade etmiş olur.

Bu bağlamda Varda’nın sinemasını Yeni Dalga’nın itici güçlerinden biri olarak görmek mümkündür, ancak onu sadece bu akım dâhilinde değerlendirmek de eksik kalır. Bu açıdan bakıldığında Yeni Dalga akımına dâhil edilen çoğu yönetmenin hem kolektif bir devrimin parçası hem de öznel bir devrimin yaratıcısı konumunda olduğunu söyleyebiliriz belki de. Agnés Varda içinse bu daha farklı bir izahate ihtiyaç duyar. Çünkü Varda’nın filmografisini, her defasında kendisini yeniden ve farklı biçimde doğuran bir sinemaya işaret eder. La Pointe-Courte’la başlayan kariyeri boyunca ana akım sinemanın dayattığı geleneksel anlatıya kafa tutan, stüdyo filmlerinin gerçekle aramıza çektiği perdeyi yerle yeksan eyleyen, cinsiyet rollerini, erkeklerin anlattığı kadın karakterlere mahkum olmanın absürtlüğünü vurgulayan filmler üretir yönetmen. Varda, 1955’te çektiği ilk uzun metrajlı filminin ardından yoğun bir üretim sürecine girer. Çektiği filmler sadece sinemanın kalıplaşmış anlatılarına değil, ezilen sınıfların kaderine, kapitalizme, üretim-tüketim çarkına karşı bir başkaldırı niteliğindedir. Geri plana itilen sanatçı kadınlardan Vietnam meselesine, işçilerin, köylülerin hikâyelerine dek kısa belgeseller çeker. Çektiği uzun metrajlı kurmaca filmlerde gerçekle kurgunun sınırlarını her daim zorlar. Anılarından yola çıkarak çektiği filmler hem gerçek mekanlarda, hem de karakterlerinin zihninde bir gezinti gibidir. Şahit olduğu adaletsizliklere, erkek egemenliğinde ilerleyen ve kimsenin kolay kolay buna karşı bir ses çıkaramadığı sinema dünyasına, antifeminist söylemlere öfkelidir. Kariyeri boyunca Mutluluk – La Bonheur (1965), Biri Şarkı Söylüyor, Diğeri Söylemiyor – L’une chante l’autre pas (1977), Agnès Varda’ya göre Jane Birkin – Jane B. par Agnès V. (1988), Nantes’lı Jacquot – Jacquot de Nantes (1991) gibi birçok iyi filme imza atar, ancak bunların hepsi yaşadığı biteviye kişisel devrim kapsamında, kollektif bilinç altıyla ilişkisini yitirmeden kendisini sürekli baştan var ederek gerçekleştirdiği filmler olur. Kariyerinin hemen başında çektiği filmlerden biri olan Cléo de 5 à 7 (1962) ise, belki de onunla tanışmak için en iyi filmdir.

Başlamak İçin En İyisi: 5’ten 7’ye Cléo – Cléo de 5 à 7 (1962)

Sadece Varda’nın kariyerinin değil, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak selamlanması muhtemel 5’ten 7’ye Cléo – Cléo de 5 à 7’de Varda, şöhrete yeni kavuşmuş bir şarkıcı olan Parisli Cléo’nun bir gününe odaklanır. Cléo’yu bir falcının karşısında gördüğümüz, bizleri filme bağlayan etkileyici ve filmin geri kalanının aksine renkli açılış sahnesinde kahramanımızın teşhis aşamasında bir hastalığı olduğunu anlarız. Zira Cléo’ya doktorlar kanser şüphesiyle bir takım testler uygulamıştır. Test sonucunda kanser olup olmadığı anlaşılacak, sonuç, filmin açıldığı gün 18.30’dan sonra belli olacaktır. Bizler de Cléo’nun aynı gün içinde saat 17.00 ile 19.00 arasında yaşadıklarını, bu testle ilgili endişelerinin ışığında izleriz.

Cléo’nun yaşamına dair duyduğu kaygı, başka kaygılarını da tetikler. Bir iki saat sonra öğreneceği test sonuçlarına dair merakı ve korkusu, hayatına dair başka kaygılarını da tetikler. Böylece yaşadığı şehri, şehirle olan ilişkisini, bir türlü onu anlamadığına inandığı sevgilisini, ona şarkılar yazan ekip arkadaşlarını, hayatta durduğu yeri sorgulamaya başlar. Bu kaygı, üzerine bastığı zemini giderek daha da kayganlaştırıyordur adeta. Varda, Cléo özelinde şehirli bir kadının dünyayı algılayış biçimine ve dünyanın onu nasıl algıladığına dair bir uyanışı anlatır. Kaygı, huzursuzluk, Cléo’nun bu hislerini daha da keskinleştirmiş, hayatı boyunca hissettiği, ancak adlandıramadığı duyguların tamamını netliğe kavuşturmuştur. Varda, salt çekildiği dönemle ilişkilendirilemeyecek, bugüne de kolaylıkla aktarılabilecek bir kimlik arayışının ve varoluş kaygısının da enfes fotoğraflarını çeker.

Klasik anlatının tüm kalıplarını yerle bir eden, yenilikçi bir kurgu anlayışıyla karakterin duygu devamlılığını farklı bir seyir dâhilinde takip eden, anlam bütünlüğünü daha fazla önemseyen ve kadın karakterlerine daha önce kimsenin aralamadığı kapıları aralayan Cléo de 5 à 7, Varda’nın yaptığı sinemaya dair birçok ipucunu da içinde barındıran bir film olması sebebiyle başlangıç için muazzam bir tercih olacaktır.

Sonra Ne İzlemeli: Çatısız Kuralsız – Sans toit ni loi (1985)

Mona adlı genç bir kadını donarak ölmeye sürükleyen olaylar silsilesini konu eden Çatısız Kuralsız – Sans toit ni loi, Varda’nın en öfkeli filmlerinden de biridir aynı zamanda. Sineması hiçbir zaman evcilleşmeyen, hiçbir zaman durulmayan ve öfkesini her daim bilemeyi bilen Varda, Çatısız Kuralsız’da bunun zirvesine çıkarken salt evsiz bir kadının trajedisini anlatmaz. Filmin başında ana karakterin ölü bedeniyle karşılaşır, aslında Mona’nın hayatının nerede nasıl son bulacağını en baştan öğreniriz. Bununla beraber onu bu noktaya getiren süreci geriye dönüp izleriz. Bu süreç dâhilinde de tıpkı en baştan öleceğini biliyor olduğumuz gibi, olay örgüsünün, karşılaştığı karakterlerin eylemlerinin tek başına bir etkisi yoktur. Zira Mona, bağımsız, yersiz yurtsuz, başına buyruk bir karakter olarak yolculuğu boyunca karşılaştığı kâh ona bir şeyler teklif eden, kâh ondan bir şeyler almaya çalışan karakterlerin de üstünde, tüketim toplumunun bizzat kendisiyle kavgalı gibidir. Yolculuğu sırasında pornoda oynamasını teklif eden, bedenine göz koyan erkekler yahut hayatını toparlamasına dair ona akıl veren tipler çıkar karşısına. Mona’nın bağımsızlığı, bir kalıba sığmıyor oluşu hazmedebildikleri bir şey değildir. Hepsinin ortak özelliği, topluma sinen zehri kusuyor olmalarıdır. Karakter olarak tek başlarına bir önem arzetmezler.

Çatısız Kuralsız’ı her daim bir devinim içinde olan Varda sinemasının en nadide virajlarından biri olarak görmek mümkündür bu açıdan. Kurgu ve anlatıya dair yönetmenliğe başladığı yıllardaki yenilikçi fikirlerini mükemmelleştirdiği, bir yandan yeni arayışlara kapıyı kapamadığı bir durum hasıldır filmde. Bununla beraber filmlerinin düşünsel altyapısı da dönemin siyasi ajandasıyla değil, kendi temellendirdiği bir zemin üzerinde yükselir.

Nereden Başlamamalı: Agnès’in Plajları – Les plages d’Agnès (2008)

Her ne kadar “Nereden Başlamalı” serisinin bu bölümünde genellikle usta isimlerin kariyerlerindeki “kazalara” yer versek de, Agnès’in Plajları’ndan bu şekilde bahsetmek mümkün değil. Burada bir kısmını anabildiğimiz filmlerinin haricinde, Varda’nın çok kapsamlı bir kariyere sahip olduğunu ve yönetmen eşi Jacques Démy’le olan iş birliğini de bu kariyere dâhil etmek gerektiğini söyleyebiliriz. Bu kariyeri anımsadığı, geriye bıraktığı mirasa bugünden bakarak anlamaya çalıştığı filmi Agnès’in Plajları, yakın dönemde çektiği en iyi filmlerden biri bu bağlamda. Aynı sebepten, filmi Agnés Varda’nın hiçbir filmini izlemeden, onunla ilgili sadece genel geçer bilgilere sahip olarak izlemek seyir zevkini çok azaltacak bir girişim olur.

Bu otobiyografik belgesel bize, çağdaş bir sanatçının hafızasının içinde bir gezintiye izin veren, Varda’nın kariyerinin en mahrem noktalarına bizzat ışık tuttuğu enfes bir deneyim vaat eder. Varda’yı kendi otobiyografisinden tanımaya çalışmak her ne kadar mantıklı gelse de, film boyunca uğradığı mekanların, bugün daha iyi anladığı kimi hadiselerin kaynağı sayılabilecek filmlerinin bir kısmına hakim olmadan bu belgeseli izlemek iyi bir başlangıç olmayacaktır.

Bonus: Agnès Varda’nın 10 Favori Filmi

  • Benim Güzel Idahom – My Own Private Idaho Gus Van Sant
  • Tüm Bir Gece – Tout une nuit – Chantal Akerman
  • Yankesici – Pickpocket – Robert Bresson
  • Sweetie – Jane Campion
  • Etki Altında Bir Kadın – A Woman Under the Influence – John Cassavetes
  • Une chambre en ville – Jacques Demy
  • Maria Braun’un Evliliği – Die Ehe der Maria Braun – Rainer Werner Fassbinder
  • Kirazın Tadı – Taste of Cherry – Abbas Kiarostami
  • Saatler Sonra – After Hours – Martin Scorsese
  • L’Atalante – Jean Vigo

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi