Napoli'nin Sırrı, ismini aldığı İtalya’nın Napoli şehrinde geçiyor ve merkezine Gulena Giuseppe Sanmartino’nun Veiled Christ (Tüllü İsa) heykelini alıyor. Karşımızdaki, melodramatik anlatısının hakimiyeti altında yaşanan bir cinayet olayının çerçevesinden kayıp aşkların ve bastırılmış hatıraların gün yüzüne çıktığı bir Ferzan Özpetek filmi. Çıkış noktası bir cinayet olsa da film, olayları incelerken aksiyon türünden başka bir yol tercih ediyor ve histerik bir melodram hâline geliyor. Adriana (Giovanna Mezzagiorno), cansız bedenlerle çalışan bir otopsi uzmanı ve teyzesi Adele (Anna Buonaiuto)’in verdiği sosyetik davette birlikte ateşli bir gece geçireceği Andrea (Alessandro Borghi) ile tanışıyor. Ancak Andrea, sözleşmelerine rağmen ertesi gün kendisiyle buluşmaya gelmiyor. Sıradan olarak kabul edebileceğimiz bu olay, Adriana’nın Andrea’nın cansız ve göz bebekleri çıkarılmış bedenini otopsi masasında bulmasıyla başka türlü bir hâl alıyor. Ölüm ile ilgili travmatik bir geçmişe sahip Adriana için üstesinden gelinmesi oldukça zor olan bu olay, kendi hayatındaki gerçeklerin üzerine örtülü ince sır perdesinin yavaşça aralanacağı bir dönemi başlatıyor. Napoli'nin Sırrı: İki Tane Sağlıklı Göze Sahip Olmamız Her Şeyi Görebildiğimiz Anlamına Mı Gelir? Lüks ve özel bir evde verilen davette Pasquale (Peppe Barra)’nın da rol aldığı avangart oyun ile açılışını yapıyor film. Burada insanların çok fazla gerçeği kaldıramayacağının altı çizilip bir noktada önlerine tül bir perde çekiliyor. Tıpkı, sözü geçen ve gizemi hâlâ çözülemeyen "Veiled Christ" heykeli gibi... Böylece filmin sosyoekonomik anlamda üst sınıfa dahil olan bu çevrede gizlenen gerçeklerin önündeki tül perdeyi aralamaya yönelik genel tavrı ve tonu izleyicisine tanıtılmış oluyor. Lüks ve sanatla çevrelenmiş yaşamların bunalımlı hâllerini anlatan, güçlü kadın karakterlere yer veren, eşcinsel karakterlerine olması gerektiği gibi son derece olağan yaklaşan ve görüntü estetiğini daima ön planda tutan film, Ferzan Özpetek'in alıştığımız göz dolduran stilini sürdürüyor. İstanbul Kırmızısı’nda da olduğu gibi, Napoli'nin Sırrı'nın da görüntü yönetmenliğini Gianfilippo Carticelli üstleniyor. Film, İstanbul’da olduğu gibi Napoli’nin de tarihi ve gizemli yapısını modern hayatın estetiğiyle harmanlarken, bu ögeleri kaotik günlük yaşamın ve politik havanın önünde tutan görsel tercihleri sayesinde En İyi Sinematografi dalında David di Donatello ödülünü kazandı. 2003 yılında yine bir Ferzan Özpetek filmi olan Karşı Pencere ile tanıştığımız Giovanna Mezzogiorno’nun performansı zaman zaman olayların karışıklığı arasında sekteye uğramasına rağmen, Napoli’nin Sırrı’nı bir adım daha öne çıkaran özellikler arasında yer alıyor. Mezzogiorno’nun performansı, her gün ölülerle uğraşan, ölüm ile ilgili bastırılmış bir travması olan ve bir kez daha ölümle yolu trajik bir biçimde kesişen Adriana’nın bunalımını olabilecek en enteresan seviyede tutuyor. Her ne kadar hikâyenin heyecan seviyesini tehdit eden bir karar ile yoluna devam etse de film, göz imgesini kullandığı metaforları ve güçlü diyalogları ile izleyicisine sunduğu derin alt metinleri sorgulatmayı başarıyor. Napoli’nin Sırrı’nda olayların akışını tetikleyen en önemli olay Andrea’nın beklenmeyen ölümü. Ancak, Andrea’yı tanımaya fırsatımız hiçbir zaman olmuyor; onu izlediğimiz zamanlarda sadece Adriana’nın bilinçaltı penceresinden görüyoruz. Bu durum; hikâyenin ve bu trajedinin içerisinde kendisini neredeyse kaybeden Adriana için oldukça büyük bir önem taşıyan bu karakterin varlığının, bilinçaltında bastırdığı bir takım anıları su yüzüne çıkarmasını tetiklemek haricinde gerekliliğini sorgulatıyor. Adriana, genel anlamda oldukça güçlü ve zeki bir karakter, ancak hak ettiği derinliği en çok hissettiğimiz tek an, filmin sonuna doğru özellikle Pasquale’in ölümü konusunda Lilliana (Loredana Cannata),…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Napoli’nin Sırrı, melodramatik anlatısının hakimiyeti altında yaşanan bir cinayet olayının çerçevesinden kayıp aşkların ve bastırılmış hatıraların gün yüzüne çıktığı bir Ferzan Özpetek filmi.

Kullanıcı Puanları: 2.9 ( 6 votes)
60

Napoli’nin Sırrı, ismini aldığı İtalya’nın Napoli şehrinde geçiyor ve merkezine Gulena Giuseppe Sanmartino’nun Veiled Christ (Tüllü İsa) heykelini alıyor. Karşımızdaki, melodramatik anlatısının hakimiyeti altında yaşanan bir cinayet olayının çerçevesinden kayıp aşkların ve bastırılmış hatıraların gün yüzüne çıktığı bir Ferzan Özpetek filmi. Çıkış noktası bir cinayet olsa da film, olayları incelerken aksiyon türünden başka bir yol tercih ediyor ve histerik bir melodram hâline geliyor.

Adriana (Giovanna Mezzagiorno), cansız bedenlerle çalışan bir otopsi uzmanı ve teyzesi Adele (Anna Buonaiuto)’in verdiği sosyetik davette birlikte ateşli bir gece geçireceği Andrea (Alessandro Borghi) ile tanışıyor. Ancak Andrea, sözleşmelerine rağmen ertesi gün kendisiyle buluşmaya gelmiyor. Sıradan olarak kabul edebileceğimiz bu olay, Adriana’nın Andrea’nın cansız ve göz bebekleri çıkarılmış bedenini otopsi masasında bulmasıyla başka türlü bir hâl alıyor. Ölüm ile ilgili travmatik bir geçmişe sahip Adriana için üstesinden gelinmesi oldukça zor olan bu olay, kendi hayatındaki gerçeklerin üzerine örtülü ince sır perdesinin yavaşça aralanacağı bir dönemi başlatıyor.

Napoli’nin Sırrı: İki Tane Sağlıklı Göze Sahip Olmamız Her Şeyi Görebildiğimiz Anlamına Mı Gelir?

Lüks ve özel bir evde verilen davette Pasquale (Peppe Barra)’nın da rol aldığı avangart oyun ile açılışını yapıyor film. Burada insanların çok fazla gerçeği kaldıramayacağının altı çizilip bir noktada önlerine tül bir perde çekiliyor. Tıpkı, sözü geçen ve gizemi hâlâ çözülemeyen “Veiled Christ” heykeli gibi… Böylece filmin sosyoekonomik anlamda üst sınıfa dahil olan bu çevrede gizlenen gerçeklerin önündeki tül perdeyi aralamaya yönelik genel tavrı ve tonu izleyicisine tanıtılmış oluyor. Lüks ve sanatla çevrelenmiş yaşamların bunalımlı hâllerini anlatan, güçlü kadın karakterlere yer veren, eşcinsel karakterlerine olması gerektiği gibi son derece olağan yaklaşan ve görüntü estetiğini daima ön planda tutan film, Ferzan Özpetek’in alıştığımız göz dolduran stilini sürdürüyor. İstanbul Kırmızısı’nda da olduğu gibi, Napoli’nin Sırrı’nın da görüntü yönetmenliğini Gianfilippo Carticelli üstleniyor. Film, İstanbul’da olduğu gibi Napoli’nin de tarihi ve gizemli yapısını modern hayatın estetiğiyle harmanlarken, bu ögeleri kaotik günlük yaşamın ve politik havanın önünde tutan görsel tercihleri sayesinde En İyi Sinematografi dalında David di Donatello ödülünü kazandı. 2003 yılında yine bir Ferzan Özpetek filmi olan Karşı Pencere ile tanıştığımız Giovanna Mezzogiorno’nun performansı zaman zaman olayların karışıklığı arasında sekteye uğramasına rağmen, Napoli’nin Sırrı’nı bir adım daha öne çıkaran özellikler arasında yer alıyor. Mezzogiorno’nun performansı, her gün ölülerle uğraşan, ölüm ile ilgili bastırılmış bir travması olan ve bir kez daha ölümle yolu trajik bir biçimde kesişen Adriana’nın bunalımını olabilecek en enteresan seviyede tutuyor. Her ne kadar hikâyenin heyecan seviyesini tehdit eden bir karar ile yoluna devam etse de film, göz imgesini kullandığı metaforları ve güçlü diyalogları ile izleyicisine sunduğu derin alt metinleri sorgulatmayı başarıyor.

Napoli’nin Sırrı’nda olayların akışını tetikleyen en önemli olay Andrea’nın beklenmeyen ölümü. Ancak, Andrea’yı tanımaya fırsatımız hiçbir zaman olmuyor; onu izlediğimiz zamanlarda sadece Adriana’nın bilinçaltı penceresinden görüyoruz. Bu durum; hikâyenin ve bu trajedinin içerisinde kendisini neredeyse kaybeden Adriana için oldukça büyük bir önem taşıyan bu karakterin varlığının, bilinçaltında bastırdığı bir takım anıları su yüzüne çıkarmasını tetiklemek haricinde gerekliliğini sorgulatıyor. Adriana, genel anlamda oldukça güçlü ve zeki bir karakter, ancak hak ettiği derinliği en çok hissettiğimiz tek an, filmin sonuna doğru özellikle Pasquale’in ölümü konusunda Lilliana (Loredana Cannata), Ludovica (Lina Sastri) ve Valeria (Isabella Ferrari)’ya karşı yaptığı sakin ancak tehditkâr ve sorgulayan çıkış ile olayları daha büyük bir açıdan görebildiğini düşündüğümüz an oluyor. Onun dışında Adriana’yı, Antonio (Biagio Forestieri) ile yakınlaşıp psikolojik dengesini bulana kadar, sadece bir gece geçirdiği bir adamın ardından somut ve gerçek kavramlarını birbirine karıştırırken izliyoruz ve Luca’nın aslında Andrea olup olmadığını sorguluyoruz. Bu sorunun cevabını ise ilerleyen dakikalarda tahmin etmeye başladığımız gibi, film de gerilim dolu bir suç ve cinayet olayından çok, Adriana’nın histerik dünyasında yaşadığı bir bunalıma dönüşüyor. Filmin tek bir olayı izleyen akışı her ne kadar görmezden gelinen gerçeklerin gözler önünden kalkan perdeyle birlikte ortaya çıkması sonrası ilginçleşse de, bir noktada olayların dramatik karmaşası anlaşılamaz bir seviyeye çıkarıyor ve izleyicisi için takip etmesi güç hâle geliyor. Sonuç olarak filmin sunduğu tarihi açıdan derin bir geçmişe sahip otantik şehirlerde yaşanan hayatların derinliğini gözlerimizi gerçek anlamda açarak dikkatlice izleme süreci, izleyici için yorucu bir hâl alıyor. Film bittiğinde kafamızdaki bütün sorulara ek olarak kendimizi, yaşanan cinayetin gerçek hikâyesi ve aksiyon boyutunu da merak ederken buluyoruz.

Napoli’nin Sırrı, Ferzan Özpetek’in estetik anlayışını ve anlam dolu bakış açısını başarıyla yansıtıyor. Ancak, hikâyenin dramatik yapısı bir süre sonra kontrol edilemez bir karışıklığa yol açar boyutta artıyor ve git gide daha da soyutlaşarak anlamını zedeliyor. Film, bastırılmış sırları dramatik bir yolla bilinçaltı hapishanesinden çıkarırken, ölümü ve ölüm korkusunu tetikleyici olarak kullanıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi