Yönetmen koltuğunda, 2014 yapımı filmi Güeros ile hatırlayabileceğimiz Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un oturduğu Museum; “Bu film orijinalinin replikasıdır” şeklinde açılıyor ve henüz daha en başta, az sonra izleyeceklerimizin gerçek ve yapıntı sınırları arasında dolaşan bir anlatı olacağının sinyali veriliyor. Gerçek, hakikat ve yapıntı gibi olgular üzerinden algı kapılarımızı aralamaya girişirken sinemanın neden büyülü bir sanat olduğunu da ortaya koyuyor Ruizpalacios. Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Museo sinema okullarında sahne sahne ele alınarak incelenmesi gereken bir yönetmenlik filmi, saf bir resital. Alonso Ruizpalacios, filmin ana izleği olarak dikkat çeken arkeoloji müzesinde yapılan bir soygun anını ve sonrasında gelişen olayları; karakterlerinin psikolojisini, motivasyonunu, özetle baştan sona tüm süreci öylesine ince bir titizlikle tasarlayıp yönetiyor ki film boyunca gözlerinizi kırpmak dahi istemiyorsunuz. 1985 yılında Mexico City’deki en saygın, en bilinir ve kültürel mirasın kutsal mekânlarından biri olan Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde yaşanmış “gerçek(!)” bir tarihi eser soygununu konu alan Museo; türler arasında gezinen çok katmanlı yapısı ve Maya, Aztek ve İnka gibi uygarlıklara ait kalıntıların ardındaki tarihin peşindeki iz sürücülüğüyle hem oldukça keyifli hem de tüm bildiklerimizi sorgulatan bir deneyime dönüşüyor. Üstelik başrollerde yer alan Gael García Bernal ve Leonardo Ortizgris ikilisinin güçlü performansları ve birbirleriyle olan uyumları da bu çarpıcı anlatıyı daha değerli kılıyor. Museo: Tarih Nasıl Üretilir? Meksika ulusal tarihinin ve toplumunun nüktedan bir eleştirel portresini çizen Museum’da ailesiyle birlikte yaşayan ve veterinerlik fakültesinde okuyan Juan (Gael García Bernal) karakterinin hem kendini, hem ailesini hem de toplumu kökten sarsacak bir olaya imza atma sürecine tanıklık ediyoruz. Bir yandan yıllardır bitmeyen tezinin üzerinde çalışan bir yandan da aile ekonomisine yardım etmek amacıyla ufak tefek işlerde çalışan Juan’ın yolunu ve yönünü kaybetmiş olması ailesinin ona duyduğu güveni sarsarken Juan da kendine olan inancını yitirme noktasına gelmiştir. Çareyi en yakın arkadaşı Wilson (Leonardo Ortizgris) ile birlikte Meksika Ulusal Arkeoloji Müzesi’ndeki değerli tarihi eserleri çalarak sanat simsarlarına ve koleksiyonculara satmakta bulan Juan’ın hayatı oldukça farklı bir boyuta açılacaktır. Film boyunca Wilson’ın anlatıcı üst sesi ve tarih kronolojisinde açtığı oyuklar eşliğinde tanıklık ettiğimiz süreç, Juan’ın dibe doğru çekilen yaşamına üzülmemize sebep olurken; bir yandan da tarihin yeniden ama farklı bir perspektiften üretiminin yolunu açıyor. Museum’da dışarıdan dayatılan gerçeğin üretiminden ziyade içeriden ve içkin bir tarih anlatımına girişen Ruizpalacios, ulus-devlet düzenindeki kültürel mirasların tıpkı dinler gibi nasıl kutsallaştırılarak putlaştırıldığı noktasında devrimci bir anlatı geliştiriyor. Aileden ataerkil topluma, babanın yasasından toplumu bir arada tutan ulusal köklere dek uzanan bir düzlemde okulda ya da evde öğretilen ve hiç sorgulanmaksızın kabul edilerek içselleştirilen tarihin nasıl üretilmiş olabileceğini düşünmemize imkan tanıyor. Zaten filmin hemen başında kinayeli biçimde yer alan orijinal-replika göndermesi de tam olarak bu duruma dikkat çekiyor. Böylece dışlayıcı düalist mantığı kendi içinde kekeleten Ruizpalacios; yapay, sanal, kurgusal vb. şeklinde nitelendirilen film sanatının felsefik özüne dikkat çekerken sinema tarihinde kristal zamanlar yaratan Bresson’dan Godard’a sinematik hakikatin peşinde olan isimleri takip ediyor. Filmin estetik yapısıyla ahenk içinde olan anlatısına da bolca mizah sosu döküp metinlerarasılık gibi postmodern dokunuşlar bırakarak tarih, mitler, efsaneler, kültürel ve ulusal miraslar gibi toplumları bir arada tutan inanç biçimlerini sorgularken yüzyıllardır anlatılan ve gerçekliği sorgulanmadan kabul edilen tüm…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Filmin estetik yapısıyla ahenk içinde olan anlatısına da bolca mizah sosu döküp metinlerarasılık gibi postmodern dokunuşlar bırakarak tarih, mitler, efsaneler, kültürel ve ulusal miraslar gibi toplumları bir arada tutan inanç biçimlerini sorgularken yüzyıllardır anlatılan ve gerçekliği sorgulanmadan kabul edilen tüm büyük anlatıları simülakrlar, kopyalar ve replikaları devreye sokarak yapıbozuma uğratıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.65 ( 1 votes)
90

Yönetmen koltuğunda, 2014 yapımı filmi Güeros ile hatırlayabileceğimiz Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un oturduğu Museum; “Bu film orijinalinin replikasıdır” şeklinde açılıyor ve henüz daha en başta, az sonra izleyeceklerimizin gerçek ve yapıntı sınırları arasında dolaşan bir anlatı olacağının sinyali veriliyor. Gerçek, hakikat ve yapıntı gibi olgular üzerinden algı kapılarımızı aralamaya girişirken sinemanın neden büyülü bir sanat olduğunu da ortaya koyuyor Ruizpalacios. Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Museo sinema okullarında sahne sahne ele alınarak incelenmesi gereken bir yönetmenlik filmi, saf bir resital.

Alonso Ruizpalacios, filmin ana izleği olarak dikkat çeken arkeoloji müzesinde yapılan bir soygun anını ve sonrasında gelişen olayları; karakterlerinin psikolojisini, motivasyonunu, özetle baştan sona tüm süreci öylesine ince bir titizlikle tasarlayıp yönetiyor ki film boyunca gözlerinizi kırpmak dahi istemiyorsunuz. 1985 yılında Mexico City’deki en saygın, en bilinir ve kültürel mirasın kutsal mekânlarından biri olan Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde yaşanmış “gerçek(!)” bir tarihi eser soygununu konu alan Museo; türler arasında gezinen çok katmanlı yapısı ve Maya, Aztek ve İnka gibi uygarlıklara ait kalıntıların ardındaki tarihin peşindeki iz sürücülüğüyle hem oldukça keyifli hem de tüm bildiklerimizi sorgulatan bir deneyime dönüşüyor. Üstelik başrollerde yer alan Gael García Bernal ve Leonardo Ortizgris ikilisinin güçlü performansları ve birbirleriyle olan uyumları da bu çarpıcı anlatıyı daha değerli kılıyor.

Museo: Tarih Nasıl Üretilir?

Meksika ulusal tarihinin ve toplumunun nüktedan bir eleştirel portresini çizen Museum’da ailesiyle birlikte yaşayan ve veterinerlik fakültesinde okuyan Juan (Gael García Bernal) karakterinin hem kendini, hem ailesini hem de toplumu kökten sarsacak bir olaya imza atma sürecine tanıklık ediyoruz. Bir yandan yıllardır bitmeyen tezinin üzerinde çalışan bir yandan da aile ekonomisine yardım etmek amacıyla ufak tefek işlerde çalışan Juan’ın yolunu ve yönünü kaybetmiş olması ailesinin ona duyduğu güveni sarsarken Juan da kendine olan inancını yitirme noktasına gelmiştir. Çareyi en yakın arkadaşı Wilson (Leonardo Ortizgris) ile birlikte Meksika Ulusal Arkeoloji Müzesi’ndeki değerli tarihi eserleri çalarak sanat simsarlarına ve koleksiyonculara satmakta bulan Juan’ın hayatı oldukça farklı bir boyuta açılacaktır.

Film boyunca Wilson’ın anlatıcı üst sesi ve tarih kronolojisinde açtığı oyuklar eşliğinde tanıklık ettiğimiz süreç, Juan’ın dibe doğru çekilen yaşamına üzülmemize sebep olurken; bir yandan da tarihin yeniden ama farklı bir perspektiften üretiminin yolunu açıyor. Museum’da dışarıdan dayatılan gerçeğin üretiminden ziyade içeriden ve içkin bir tarih anlatımına girişen Ruizpalacios, ulus-devlet düzenindeki kültürel mirasların tıpkı dinler gibi nasıl kutsallaştırılarak putlaştırıldığı noktasında devrimci bir anlatı geliştiriyor. Aileden ataerkil topluma, babanın yasasından toplumu bir arada tutan ulusal köklere dek uzanan bir düzlemde okulda ya da evde öğretilen ve hiç sorgulanmaksızın kabul edilerek içselleştirilen tarihin nasıl üretilmiş olabileceğini düşünmemize imkan tanıyor. Zaten filmin hemen başında kinayeli biçimde yer alan orijinal-replika göndermesi de tam olarak bu duruma dikkat çekiyor. Böylece dışlayıcı düalist mantığı kendi içinde kekeleten Ruizpalacios; yapay, sanal, kurgusal vb. şeklinde nitelendirilen film sanatının felsefik özüne dikkat çekerken sinema tarihinde kristal zamanlar yaratan Bresson’dan Godard’a sinematik hakikatin peşinde olan isimleri takip ediyor.

Filmin estetik yapısıyla ahenk içinde olan anlatısına da bolca mizah sosu döküp metinlerarasılık gibi postmodern dokunuşlar bırakarak tarih, mitler, efsaneler, kültürel ve ulusal miraslar gibi toplumları bir arada tutan inanç biçimlerini sorgularken yüzyıllardır anlatılan ve gerçekliği sorgulanmadan kabul edilen tüm büyük anlatıları simülakrlar, kopyalar ve replikaları devreye sokarak yapıbozuma uğratıyor. Gerçek ve hakikat denen şeyin aslında bir yapıntı da olabileceğini sinemayı sanat yapan dinamikler içinden kuran Ruizpalacios; yine bu yıl izleme fırsatı yakaladığımız I, Tonya ile aynı dilden konuşuyor ve büyük anlatıların gerçekliğinin altını deşerken perspektiflerimizi nasıl değiştirebileceğimizin izini sürüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi