İtalyan sinemasının yetenekli genç yönetmenlerinden biri olan Alice Rohrwacher’in Cannes’dan En İyi Senaryo ödülüyle dönen son filmi Lazzaro Felice; geçmiş ve günümüz dünyasını mistik ve büyülü gerçekçi ögelerle harmanlayan politik ve etik bir hikâyeyi konu alıyor. Fakat, ne yazık ki, 2014 yapımı bir önceki filmi The Wonders’ta hayal ve gerçek arasında yaratmış olduğu dengeyi bu sefer ıskalıyor. The Wonders’ta kendine has üslubu ve sinematik tercihleriyle bizleri kendine hayran bırakmasının yanı sıra Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü de kazanan Rohrwacher, Lazzaro Felice ile filmografisinin en zayıf halkasına imza atıyor. Rohrwacher, özgün dili ve masalsı evreninden ödün vermemiş olmasına rağmen ele aldığı sosyo-politik meseleleri film boyunca büyük harflerle ve yer yer bağırarak dillendirmekten ve kendi fikirlerini söylemekten kaçınmadığı için kurmuş olduğu büyülü dünyayı da zedeliyor. Üstelik filmin ilk yarısında oldukça gerçekçi bir toplum ve sistem eleştirisine soyunmuşken ikinci yarıda yaşanan zaman sıçraması meseleyi ahlakçı bir perspektife kaydırıyor. İlk bir saat boyunca geçmiş yıllarda, İtalya’daki bir köyde sömürü düzeni içinde yaşayan ve tütün işçiliği yapan köylülerin yabancılaşmasına bizleri de ortak eden Rohrwacher; kalan bir saatte meseleyi şimdiki zamana kaydırarak günümüze taşıyor ama bu sefer kendi yorumlarını ve çıkarımlarını seyirciye dayatmaktan kendini alamıyor. Lazzaro Felice: Keşke Bu Kadar Didaktik Olmasaydın Alice Rohrwacher Süper 16 filmle çekilen Lazzaro Felice, yakın geçmiş ve şimdi ağında çıktığı yolda tütün kraliçesi olarak da tanınan Markiz Alfonsina­ de ­Luna’nın ücretsiz ve hatta borçlandırarak çalıştırdığı 50 kişilik bir köyde açılıyor. Tütün işçiliği yapan ve sağlıksız koşullarda yaşayan köylülerin arasındaki genç Lazzaro çalışkanlığı ve her işe koşup kendisinden istenen her şeyi itiraz etmeden yapmasıyla dikkatleri çeken bir karakter. Tıpkı Markiz’in oğluna dediği gibi onlar köylüleri sömürürken köylüler de Lazzaro’yu sömürüyor; çünkü düzen böyle işliyor. Tam da bu sebepten Rohrwacher, yüzünde hep mutlu bir ifade olan ve iyilikten başka bir şey düşünmeyen karakterini adeta bir ‘aziz’ konumuna taşıyor. Biraz zaman sonra Markiz’in kendisiyle sürekli çatışan oğlu Tancredi ile arkadaşlık kurmaya başlayan Lazzaro’nun yaşantısı ani bir gelişmeyle hem zamansal hem de mekânsal bir kırılma yaşıyor. Tancredi’nin bir gün ortadan kaybolmasıyla arkadaşını aramaya çıkan Lazzaro başına geleceklerden habersiz tıpkı İncil’de yer alan Lazarus hikâyesindeki gibi mistik bir dönüşüme uğruyor. Lazzaro ve Lazarus arasındaki isimsel benzerliğin apaçıklığını da düşününce hem İtalyan masallarından hem de dini ve mistik ögelerden çokça izler taşıyan Lazzaro Felice, büyülü gerçekçi bir anlatıya açılmış oluyor. Bundan sonrası filmin sürpriz gelişmeleriyle dolu. Bu detaylara elbette girmeyeceğim ama filmi iki yarıya bölen Rohrwacher’in özgün olabilecek bir anlatıdan nasıl uzaklaştığından bahsedebiliriz. Yakın geçmişte yaşanmış İtalyan ekonomik krizinden köleleştirilen köylü ve çiftçilere ve hatta şimdinin mültecilerine dek ülkede yaşanan sosyo-politik tabanlı adaletsizliklere dikkat çeken Rohrwacher’in filmin ilerleyen dakikalarında didaktik bir anlatıma girişmesi ve konu hakkında haddinden fazla sesli düşünmeye başlaması bir yandan kendi niyetine zarar verirken bir yandan da filmi zedelemeye başlıyor. Nitekim iyi ile kötü ya da iyilik ile kötülük arasındaki farka son derece basit bir perspektiften bakarak saflığını ve nahifliğini kaybeden insanlığa dair özcü bir yaklaşım geliştiriyor. Tam da bu noktada etik-politik bir tahayyüle ve bir arada yaşama dair neler yapılabileceğine dair düşünce çığlıklarına evrilebilecek bir hikâyeyi ahlakçı ve didaktik ögeleri öne…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Etik-politik bir tahayyüle ve bir arada yaşama dair neler yapılabileceğine dair düşünce çığlıklarına evrilebilecek Lazzaro Felice'i ahlakçı ve didaktik ögeleri öne çıkararak yorumlayan Rohrwacher’in, elindeki güçlü kozu yine kendi elleriyle ters yüz ettiğini söyleyebiliriz.

Kullanıcı Puanları: 4.28 ( 2 votes)
60

İtalyan sinemasının yetenekli genç yönetmenlerinden biri olan Alice Rohrwacher’in Cannes’dan En İyi Senaryo ödülüyle dönen son filmi Lazzaro Felice; geçmiş ve günümüz dünyasını mistik ve büyülü gerçekçi ögelerle harmanlayan politik ve etik bir hikâyeyi konu alıyor. Fakat, ne yazık ki, 2014 yapımı bir önceki filmi The Wonders’ta hayal ve gerçek arasında yaratmış olduğu dengeyi bu sefer ıskalıyor. The Wonders’ta kendine has üslubu ve sinematik tercihleriyle bizleri kendine hayran bırakmasının yanı sıra Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü de kazanan Rohrwacher, Lazzaro Felice ile filmografisinin en zayıf halkasına imza atıyor.

Rohrwacher, özgün dili ve masalsı evreninden ödün vermemiş olmasına rağmen ele aldığı sosyo-politik meseleleri film boyunca büyük harflerle ve yer yer bağırarak dillendirmekten ve kendi fikirlerini söylemekten kaçınmadığı için kurmuş olduğu büyülü dünyayı da zedeliyor. Üstelik filmin ilk yarısında oldukça gerçekçi bir toplum ve sistem eleştirisine soyunmuşken ikinci yarıda yaşanan zaman sıçraması meseleyi ahlakçı bir perspektife kaydırıyor. İlk bir saat boyunca geçmiş yıllarda, İtalya’daki bir köyde sömürü düzeni içinde yaşayan ve tütün işçiliği yapan köylülerin yabancılaşmasına bizleri de ortak eden Rohrwacher; kalan bir saatte meseleyi şimdiki zamana kaydırarak günümüze taşıyor ama bu sefer kendi yorumlarını ve çıkarımlarını seyirciye dayatmaktan kendini alamıyor.

Lazzaro Felice: Keşke Bu Kadar Didaktik Olmasaydın Alice Rohrwacher

Süper 16 filmle çekilen Lazzaro Felice, yakın geçmiş ve şimdi ağında çıktığı yolda tütün kraliçesi olarak da tanınan Markiz Alfonsina­ de ­Luna’nın ücretsiz ve hatta borçlandırarak çalıştırdığı 50 kişilik bir köyde açılıyor. Tütün işçiliği yapan ve sağlıksız koşullarda yaşayan köylülerin arasındaki genç Lazzaro çalışkanlığı ve her işe koşup kendisinden istenen her şeyi itiraz etmeden yapmasıyla dikkatleri çeken bir karakter. Tıpkı Markiz’in oğluna dediği gibi onlar köylüleri sömürürken köylüler de Lazzaro’yu sömürüyor; çünkü düzen böyle işliyor. Tam da bu sebepten Rohrwacher, yüzünde hep mutlu bir ifade olan ve iyilikten başka bir şey düşünmeyen karakterini adeta bir ‘aziz’ konumuna taşıyor. Biraz zaman sonra Markiz’in kendisiyle sürekli çatışan oğlu Tancredi ile arkadaşlık kurmaya başlayan Lazzaro’nun yaşantısı ani bir gelişmeyle hem zamansal hem de mekânsal bir kırılma yaşıyor. Tancredi’nin bir gün ortadan kaybolmasıyla arkadaşını aramaya çıkan Lazzaro başına geleceklerden habersiz tıpkı İncil’de yer alan Lazarus hikâyesindeki gibi mistik bir dönüşüme uğruyor. Lazzaro ve Lazarus arasındaki isimsel benzerliğin apaçıklığını da düşününce hem İtalyan masallarından hem de dini ve mistik ögelerden çokça izler taşıyan Lazzaro Felice, büyülü gerçekçi bir anlatıya açılmış oluyor.

Bundan sonrası filmin sürpriz gelişmeleriyle dolu. Bu detaylara elbette girmeyeceğim ama filmi iki yarıya bölen Rohrwacher’in özgün olabilecek bir anlatıdan nasıl uzaklaştığından bahsedebiliriz. Yakın geçmişte yaşanmış İtalyan ekonomik krizinden köleleştirilen köylü ve çiftçilere ve hatta şimdinin mültecilerine dek ülkede yaşanan sosyo-politik tabanlı adaletsizliklere dikkat çeken Rohrwacher’in filmin ilerleyen dakikalarında didaktik bir anlatıma girişmesi ve konu hakkında haddinden fazla sesli düşünmeye başlaması bir yandan kendi niyetine zarar verirken bir yandan da filmi zedelemeye başlıyor. Nitekim iyi ile kötü ya da iyilik ile kötülük arasındaki farka son derece basit bir perspektiften bakarak saflığını ve nahifliğini kaybeden insanlığa dair özcü bir yaklaşım geliştiriyor. Tam da bu noktada etik-politik bir tahayyüle ve bir arada yaşama dair neler yapılabileceğine dair düşünce çığlıklarına evrilebilecek bir hikâyeyi ahlakçı ve didaktik ögeleri öne çıkararak yorumlayan Rohrwacher’in elindeki güçlü kozu yine kendi elleriyle ters yüz ettiğini söyleyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi