dh4bDXLm0CM

John Carpenter, sıklıkla “korku türünün efendisi” olarak anılır. Böylesi iddialı bir unvanın altını doldurmak zor elbette. Lakin yönetmenin filmografisine göz attığımızda, korku türünün hem tematik hem de teknik anlamda en etkileyici ve en ilham verici örneklerinden bazılarını görebiliyoruz. Lakin Carpenter’ın başarısını sadece korku janrıyla sınırlamak da doğru olmaz. O, sinemayı genel itibarıyla etkilemiş, dönüştürmüş bir sinemacıdır. Halloween, tüm zamanların en yüksek kâr getiren bağımsız filmlerinden biridir örneğin. Müziklerden senaryoya filmlerinin her ögesiyle bizzat ilgilenen Carpenter’ın, tür sinemasının auteur‘lerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Modern korku türünün en önemli isimlerinden birinin filmografisine hâkim olmak için mutlaka izlenmesi gereken 5 John Carpenter filmini derledik.

Cadılar Bayramı – Halloween (1978)

Korku janrının bir alt türü olan slasher‘ın ortaya çıkışı 1970’lerin başlarına denk düşer. Bu bağlamda John Carpenter için bu alt türün yaratıcısı diyemeyiz belki ama, yönetmenin slasher‘ları Halloween’le bambaşka bir seviyeye taşıyarak bu kadar ciddiye alınmasının önünü açtığı su götürmez bir gerçek. Nefes kesici bir plan sekansla açılan Halloween, bu sahneyle asıl derdini ortaya koyar. Bu sahnede kusursuz görünen, herkesin huzur içinde yaşadığı Amerikan banliyösü dehşetin mekânına dönüşür. Tamamını katil Michael Myers’ın bakış açısından izlediğimiz bu plan, sinemada eril bakışın bir temsilini de sunar aynı zamanda. Bu karakteri, etraflı ve detaylı bir hikâye vasıtasıyla zenginleştirmek yerine, hem fiziksel hem de mecazi anlamda bir maskenin ardına saklayan Carpenter, dehşeti karakterize etmeden ete kemiğe büründürür. Halloween’de açılış sekansından başlayarak vizyoner bir sinematografi ortaya koyan yönetmen, çağdaş korku janrının kodlarının şekillenmesine büyük bir katkı yapar.

Sis – The Fog (1980)

Carpenter, klasik bir korku hikâyesine modern bir yaklaşım getirir The Fog’da. Doğal bir olayın asıl kötü karakter olması ve ileride Carpenter’ın imzasına dönüşecek biçimsellikle genişleyen etki alanı, filmin yarattığı gerilim atmosferinin en temel unsurlarını oluşturur. 100 yıl önce, gizemli şekilde batan bir geminin yakınlarındaki küçük bir sahil kasabası, yavaş yavaş yoğun bir sis tarafından kaplanmaktadır. Bu durumun kasabada sebep olduğu panik hâlinin, o bölgede yaşayanlar üzerinde yarattığı etkileri izleriz. Korkunun somut hâli olarak sisi kullanması filmi görsel anlamda da etkili kılarken, bu sisin temelinde yatan belirsizlik üzerinden güçlü bir paranoya etkisi yaratır Carpenter.

Şey – The Thing (1982)

Filmin hikâyesi, modern hayattan tamamen izole, Antartika’nın çetin coğrafi koşullarında kurulmuş bir araştırma merkezinde geçer. Nereden geldiği, hatta neye benzediği belirsiz bir yaratığın yarattığı dehşet hâli vardır The Thing’in merkezinde. Yaratığın ortaya çıkışına ek olarak, coğrafi şartların yıpratıcı etkisiyle araştırma merkezinde yaşayanların arasında ciddi bir paranoya baş gösterir. Önceki filmlerde elde ettiği başarıların ardından The Thing’de daha büyük bir bütçeyle çalışma fırsatı bulan John Carpenter, başarılı mekân tasarımları ve makyajların etkisiyle ürkütücü olanın fiziksel karşılığını da arar. Lakin yine de The Thing’in en güçlü yanının, klostrofobi ve paranoya hâlini, insan doğasında yer alan fobilerle birleştirerek yakaladığı tüyler ürpertici hissiyat olduğunu söyleyebiliriz.

Yaşıyorlar – They Live (1988)

Sloven düşünür Slavoj Žižek’in “Hollywood’un unutulmuş başyapıtı” olarak tanımladığı They Live, Carpenter’ın politik yanı en bariz olan filmidir. Yönetmenin filmlerinin çoğunun temelinde yatan paranoya hissi, kaynağını yükselmekte olan kapitalizm üzerinden gösterir bu filmde. They Live, yeni geldiği şehirde iş bulmak için uğraşan evsiz Nada’nın keşfettiği inanması güç gerçeğin peşinden gitmesini konu alır. Tesadüfen bulduğu gözlükler sayesinde, dünyayı istila eden ve insanları reklamlar aracılığıyla etkileri altına alan uzayların peşine düşeriz filmde karakterin peşinden. Bu serüven boyunca kapitalizm, reklamlar, medya gibi kavramlar bombardımana tutulur adeta. Korku ustası Carpenter’ın bu türün temel ögelerini, bilimkurgu ve aksiyonla harmanlayarak kurduğu yapı, 1980’ler sinemasının ruhunu sonuna kadar yansıtır.

Çılgınlığın Ötesinde – In the Mouth of Madness (1994)

Film, basılan son kitabının okuyucularının çıldırmasına yol açtığı iddia edilen ve sonrasında ortadan kaybolan bir korku romanı yazarını konu alır. Popüler kültür ögelerini oldukça orijinal biçimde kullanan Carpenter, belki de filmografisinin en kompleks yapılı filmine imza atar In the Mouth of Madness’ta. Çoğu filminde bir grup insanın içine düştüğü paranoyayı konu edinirken, bu kez anlatının merkezine tek bir karakter yerleştirir. Bu karakter üzerinden de inanç ve yaratım konularını ve bunların doğuracağı olası sonuçları sorgular. Sam Neill’in canlandırdığı karakterin gerçeği arayış yolculuğu boyunca nasıl çıldırmanın eşiğine geldiğini ve gerçeklik arayışının birey için ne denli derin bir çukura dönüşebileceğinin altını çizer Carpenter bu filmde. Bu bağlamda In the Mouth of Madness’ı kurgunun ve gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiğini tartışmaya açan filmlere korku janrı penceresinden bakan modern bir tür filmi klasiği olarak tanımlayabiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi