5lPg_zagjlk


Alman Dışavurumculuğu, sinema tarihinin şekillenmesinde etkili olan en önemli akımlardan biridir şüphesiz. Akımın en önemli temsilcilerinden olan F.W. Murnau’yu da bu durumdan bağımsız düşünemeyiz. Usta yönetmen, ülkesinde çektiği, başyapıt seviyesindeki filmleriyle korku sinemasının temellerini oluşturmuştur. Amerika’ya göç ettikten sonra da film noir ve melodram gibi alt türlerin erken dönem örneklerini ortaya koyarken, Hollywood’un geleceği için yol haritasını da belirlediğini söyleyebiliriz. İlk filmini çekmesinden bu yana tam yüz yıl geçmesine rağmen, sinemayla ilgilenen herkes için hâlâ ilham kaynağı olmayı sürdüren vizyoner sinemacının kariyer seyrine ve yarattığı etkilere hâkim olmak için mutlaka izlenmesi gereken 5 F.W. Murnau filmini derledik.

Mutlaka İzlenmesi Gereken 5 F.W. Murnau Filmi

Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922)

Nosferatu, ya da tam adıyla Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi; aslen Bram Stoker’ın Dracula romanının gayri resmi bir uyarlamasıdır. Lakin romanın haklarının satın alınmaması, sonrasında yol açtığı hukuki sorunların da ötesinde, filmin içeriğinde de bir takım farklılıklara sebep olmuştur. Örneğin filmde belki de tarihin en tanınan vampiri Kont Dracula’nın adı Kont Orlok’a dönüştürülmüştür. Film, Alman Dışavurumculuğu’nun başyapıtlarındandır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ortaya çıkan bu akım, savaşın toplumda yarattığı çöküşün, karamsarlığın, dehşetin ve otorite boşluğunun karşılığını beyazperdeye yansıtır. Genel anlamıyla içsel bunalımlarla ilgilenen bu akımın içinde yer aldığı kesin olsa da Nosferatu’nun kendine has özellikleri de vardır. Akıma dâhil pek çok diğer filmin aksine, insan aklının karanlık alanlarına dair bir film değildir Nosferatu. İnsana, insan psikolojine bakmaktan çok; dışa dönük, dışarıdan gelen tehlike ve ölümle ilgilenir Murnau filminde.

Faust: Eine deutsche Volkssage (1926)

F.W. Murnau’nun kariyerini sürdürmek üzere Amerika’ya gitmeden önce ülkesi Almanya’da çektiği son film olma özelliğini taşıyan Faust, Johann Wolfgang von Goethe’nin tanınmış, aynı isimli oyununun sinema uyarlamasıdır. Bu anlatı, en genel tanımlamayla ruhunu şeytana satan bir profesörün hikâyesini anlatır. Bu klasik anlatıyı beyazperdeye yansıtma konusuna son derece başarılı bir iş çıkaran Murnau’nun filminin asıl öne çıkan yönü teknik ustalığıdır. Film, çarpıcı görüntü yönetimi, muazzam sanat tasarımı ve özel efektlerin etkisiyle zamanının çok ötesinde bir görsellik yakalar. Özellikle şeytanın dünyaya hâkim olmak adına yaydığı veba salgınını görselleştirmekte nefes kesici bir ustalık sergiler Faust. Genel itibarıyla bir insanın içsel çelişkisini ele alırken, tasarlanan benzersiz dış dünya Murnau’nun teknik maharetlerini sonuna kadar sergiler.

Sunrise: A Song of Two Humans (1927)

Sunrise, kağıt üzerinde neredeyse fabl basitliğinde bir anlatı sunar. Eşiyle birlikte kırsalda küçük ve huzurlu bir hayat yaşamakta olan bir adam, o bölgeye tatil amacıyla gelen şehirli bir kadın tarafından, şehre gelmesi için baştan çıkarılmaya çalışılır. Murnau, bu basit olay örgüsü üzerinden son derece çarpıcı bir taşra-şehir zıtlığı kurar. Özellikle adamın, henüz oraya gitmeden önce kadının etkisiyle zihninde kurduğu şehir imajının görselleştirilmesinde harika bir iş çıkarır yönetmen. Ses kullanımının yaygınlaşmasına paralel olarak, sessiz sinemanın yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığı günlerde çekilen Sunrise, bu dönemin son büyük başyapıtlarından biridir kesinlikle. Bunun da ötesinde film, kurduğu şehir-taşra ikiliği ve öncü bir femme fatale bulundurması sebebiyle sinema tarihinin gelişimini derinden etkilemiştir. Son olarak Sunrise’ın üç Oscar ödülü kazandığını ekleyelim.

City Girl (1930)

Sunrise’ın, bir tür tersine çevrilmiş versiyonu olarak da niteleyebileceğimiz City Girl, bir taşralı erkek-şehirli kadın aşkını konu alır. Bu kez filmin merkezinde, Chicago’da garsonluk yapmakta olan Kate vardır. Çiftliğinde ürettiği ürünleri satmak için bu şehre gelen Lem, Kate’le karşılaşır ve ikili birbirlerine âşık olurlar. Şehirde evlenen çift, devamında çiftliğe dönerler, fakat bu evlilik Lem’in babası tarafından olumsuz karşılanır; devamında ise işler bu çift için daha da karmaşık hâle gelir. Sunrise’da taşradan şehre doğru olan hareket, City Girl’de tersine istikamettedir. Murnau’nun klasik Hollywood melodramlarının ilk tipik örneklerinden birini ortaya koyduğu film, özellikle çiftlikte gerçekleştiren tarım faaliyetlerinin aksiyonunu yakalama konusunda müthiş bir zanaatkarlık barındırıyor.

Tabu (1931)

Murnau, son filmi Tabu’da Güney Pasifik’teki bir adada yaşayan genç bir çiftin aşkına odaklanır. Murnau, filmde efsanevi belgeselci Robert Flaherty’le birlikte çalışır. Bunun da etkisiyle film, merkezine aldığı çiftin yaşadıklarına odaklanırken bir yandan da olayların geçtiği coğrafi bölgenin doğal özelliklerine dair belgeselvari bir temsil de sunar. Olay örgüsünün devamında çiftin yaşadıkları adadan kaçmak zorunda kaldıktan sonra gittikleri yeni ada, öncekine kıyasla daha modernleşmiş, bir bakıma daha medenileşmiş hayat şartları sunar. Buradan hareketle, bir Murnau filminde yine taşra ve şehir karşıtlığı gördüğümüzü söyleyebiliriz. Film, yakaladığı muazzam görüntülerle, En İyi Görüntü Yönetimi dalında Oscar da kazanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi