Abbas Kiyarüstemi ile yükselişe geçen ve Kiyarüstemi’nin kendisinden sonra gelen yönetmenlerin de önünü açtığı İran sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Cafer Panahi, hem kendi ülkesi hem de dünya sinema tarihi içinde önemli bir alan teşkil ediyor. Bir dönem asistanlığını yaptığı Kiyarüstemi’den oldukça etkilenen Panahi’nin kendi sinema anlatımında yarattığı farklı açılımlar sayesinde ayrıcalıklı bir yer edinmesi mümkün oldu. Politik sinema içeriğini 2000’li yıllardan sonra filmlerine dâhil eden yönetmen bu tavrı nedeniyle aktivist bir kimlikle İran hükümeti’nin sansürüne maruz kalan sinemacılardan biri oldu ve filmleri çeşitli şekillerde sansüre uğradı ya da film çekmesi tamamen yasaklandı. Bu dönem içinde cezaevine de giren Panahi, bulduğu yaratıcı yöntemlerle sinema üretimine devam etmeyi başardı. Güçlü anlatım stratejileriyle mutlaka izlenmesi gereken 5 Cafer Panahi filmini derledik.

Mutlaka İzlenmesi Gereken 5 Cafer Panahi Filmi

Ayna – Ayneh (1997)

Küçük bir kızın sıradan sayılabilecek bir hikâyesini anlatan Ayna filminin, yönetmenin en büyük filmlerinden ve sinema tarihinin önemli eserlerinden birine dönüşmesinin altında filmin anlatım stratejileri yatıyor. Mina’nın film boyunca gösterdiği usta oyunculuk devam ederken bir noktada kameraya bakınca, kadraj dışından yönetmen (anlatı evrenindeki kuralları belirleyen ve Mina’nın ne yapması gerektiğine karar veren bir erkek) tarafından uyarılıyor. Klasik sinema konvansiyonlarına göre oyuncunun kameraya bakması izleyiciyi rahatsız eden bir unsur olduğundan, Mina’nın bu bakışı bir anda film evreninin içine dalan izleyiciyi daldığı rüyadan uyandırınca özdüşünüm (reflexivity) stratejisi ile filmin “gerçeklik” ve “kurmaca” kavramları hakkında söylediği söz büyümeye başlıyor. Bu izlediğimiz kurmaca hikâyenin Mina tarafından ilk kurmaca kısmı bozulunca, izleyici o noktada başka bir hikâyeye, Mina’nın izlenen bir objeye dönüşmekten, rol yapmaktan sıkılan bir karakteri canlandırmaya başladığı ikinci perdeye geçiş yapıyor.

Daire – Dayereh (2000)

İlk uzun metraj filmi Beyaz Balon – Badkonake sefid ile Cannes’da Altın Kamera ve sonrasında çektiği Ayna ile Locarno’da Altın Leopar gibi hatırı sayılır ödüller almış olsa da Panahi’nin adını geniş çevrelere duyurmasının büyük ölçünde Daire’nin Venedik’te Altın Aslan kazanması ile gerçekleştiği söylenebilir. Film, doğum yapmakta olan bir kadının sesleri ile açılır. Bir başka filme, yeni bir hayatın, yeni umutların bir sembolü olarak işlev yapabilecek bu durum, Daire’de tam tersi yönde seyreder. Doğum yapan kadının bir yakının bu durumdan hiç hoşnut değildir, zira bebek kızdır. Kendi ve İran toplumundaki diğer kadınların deneyimleridir hoşnutsuzluğun sebebi; dünyaya yeni gelen bu küçük kız da böylesi bir toplum yapısından aynı olumsuz durumları tecrübe edecek, zor bir hayat yaşayacaktır. Bu şekilde başlayan anlatı İran toplumunun farklı noktalarında görülen başka kadınların hikâyeleri üzerinden zincirleme bir seyir izler. Kadınların hikâyeleri birbiri içine geçen dairelermişçesine devam ettikçe, Panahi’nin filminin asıl fikri ortaya çıkar: Baskıcı bir toplum yapısı, kadınları durmaksızın içinden çıkamadıkları bir çemberin -ya da dairenin- içine hapseder. Bu sosyo-politik temasının yanından Daire, sinemanın doğası üzerine düşünen diğer Panahi filmlerinin deneysel yaklaşımına, bu kez kurgunun imkânları üzerinden yaklaşır.

Kanlı Altın – Talaye sorkh (2003)

Cafer Panahi, Daire’den sonraki filmi Kanlı Altın’da, İran toplumuna yönelik bakışını kadınlardan genele doğru genişletir. Filmin merkezinde bir pizza dağıtıcısı yer alır. Kendisi toplumun alt sınıfına mensupken mesleği sebebiyle her kesimden insanın hayatına şahit olur, kişisel hayatı içerisinde giremeyeceği mekânlara girip çıkar. Bu durum onu ve onu takip eden seyirciyi İran’ın sosyal yapısındaki uçurumla yüzleştirir. Bir yanda halkın kıt kanaat geçinen kesimi, bir yanda toplu baskı altına almaya çalışan rejimin izdüşümü olan devrim muhafızları, diğer yanda ise gizli ev partileri veren üst sınıf… Panahi’nin kamerasından şahit olduğumuz Tahran’da tam bir sosyal kaos hâkimdir. Bu durumu birebir tecrübe eden ana karakter zaten az konuş, sosyalleşme konusunda sorunlar yaşayan bir yapıya sahipken ve klostrofobisi varken şahit oldukları karşısında tabiri caizse uçuruma doğru sürüklenir. Kaotik bir şehirde var olmaya çalışan başkarakteri üzerinden şekillenen anlatısıyla yer yer Martin Scorsese’nin Taksi Şoförü – Taxi Driver’ını da andıran Kanlı Altın’ın senaryosunu başka bir İranlı usta Abbas Kiyarüstemi’nin kaleme aldığını da belirtelim.

Ofsayt – Offside (2006)

Berlin Film Festivali’nden Gümüş Aslan ile dönen Ofsayt’ın merkezinde yine kadınlar ve İran’ın kadınları dışlayan yapısı yer alır. Bir grup genç kadın, ülkelerinin ulusal futbol takımlarının 2006 Dünya Kupası elemelerinden Bahreyn’e karşı oynayacağı maçı stadyumda izlemek istemektedir fakat İran’daki yasal düzenlemeler gereği kadınların stadyumlara girmeleri yasaktır. Bu yasağı ilk olarak saçlarını gizleyerek, yüzlerini İran bayrağının renklerinde boyayarak aşmaya çalışan kadınlar, fark edilmeleri üzerine stadyuma alınmazlar. Bu esnada stadyumdan gelen sesler, kadınların toplumdaki yerini özetler gibidir. Maçın gidişatı üzerine fikir veren gürültüler kulaklarına gelirken, onlar “dışarı”dadır, sadece duyarlar. Buna onları dışarıda tutan askerlerin anlatımları da eşlik eder. Yani kadınlar, ülkeleri hakkında olan bitenlerden sadece duydukları ve aracılar sayesinden öğrenebildikleri kadarıyla haberdar olabilirler. Bu durum yaşanan olayların etkisiyle iyice absürt bir hâl alırken filmin komedi tonunu da yükseltir. Hem olay örgüsünün hem de anlatının tonunu göz önüne alırsak Ofsayt’ın, duruşundan taviz vermemesinin yanından Panahi’nin en pozitif filmlerinin başında geldiğini söyleyebiliriz.

Taksi Tahran – Taxi (2015)

Yönetmen Cafer Panahi’nin, bir dönem asistanlığını yaptığı Abbas Kiyarüstemi’nin sinemasıyla bağdaştırılarak, ilk filmleri için “apolitik” ve İran siyaseti hakkında doğrudan bir içerik taşımayan, daha evrensel bir sinema dili üretme gayesi olduğundan bahsedilirdi. Ancak yönetmen 2000 sonrasında İran’daki sansür mekanizmasını açığa çıkaran politik bir bakışla filmler üretmeye başlayınca, İran hükümeti tarafından da filmlerine sansür uygulanmaya ve çeşitli yasaklar getirilmeye başlandı hatta bu süreçte hapis cezası da aldı ve film çekmesi yasaklandı. Taksi Tahra’da, yönetmenin film çekme yasağına dair geliştirdiği yaratıcı bir yol üzerinden yasaklı olmasına rağmen film çekebilmek için kullandığı bir yöntem kulanılıyor. Taksiye binen müşterilerin hikâyeleri ile taksinin içinden çıkmadan güvenli bir şekilde film çekebilmesi için yönetmenin de taksi şoförünü canlandırdığı bir anlatı ile tüm Tahran’ı gezen bir prodüksiyon tasarımı sağlanabilmiş. Bu dahiyane fikirle Panahi, hem yasakları yaratıcılıkla nasıl kırabileceğini gösteriyor hem de son derece çarpıcı bir anlatı sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi