Bir coğrafyada popüler olan, yaygınlaşan müzik, o coğrafyanın sosyolojik yapısına dair çok önemli şeyler söyler. Batı'da bu tartışmalar genellikle sınıfsal yapı üzerinden şekillenir. Popüler kültür ya da özelleştirirsek popüler müzik kavramı, Frankfurt Okulu olarak bilinen ekolün üzerine düşündüğü en önemli kavramlardan biridir. Özellikle Adorno, popüler müziğin insanların mevcut düzene karşı olan olumsuz duygularını törpülediğini, onları ehlileştirdiğini öne sürer. Zira popüler müziği yaratan halkın kendisi değil, piyasadır. Piyasa insanlara tüketmesi için birçok ürün yanında müziği de sunar ve bu şekilde onları pasifize eder. Batı kökenli popüler kültür/müzik tartışmalarından muhafazakâr elitistlerin görüşleri, Frankfurt Okulu'nun tam zıttı bir noktada konumlanır. Muhafazakâr elitistler, müzik ve kültür üretiminin kendilerinin, yani eğitimli ve seçkin bir zümrenin işi olduğunu; eğitimsiz kitlenin kültür üretimine katkı yapamayacağını, çünkü kültürün kendiliğinden değil, ancak belirli seçkin özelliklere sahip olunması durumunda oluşabileceğini iddia ederler. Bu görüş, kendini seçkin addeden kesimin Türkiye'de, artık kendini kabul ettirse de, yaygınlaşmaya başladığı dönemde arabesk müziğe karşı takındığı tutuma benzerlik gösterir. Lakin, Türkiye'deki durum sınıfsal bir analiz yapmak için gerekli doneleri sunmaz. Bu noktada, Türkiye'de yaşanılan dönüşümü batılılaşma üzerinden okumak daha faydalı olacaktır. Türkiye'de yaşanılan batılılaşma dalgası ülkenin daha çok büyük kentlerinde kendini belli ettiğinden, 1950'lerle birlikte taşradan bu büyük kentlere doğru bir göç hareketi başlatmıştır. Kendini ait hissettiği coğrafyadan ya da kültürel yapıdan kopan kitleler, aidiyet ihtiyaçlarını o dönem yükselmekte olan arabesk müzik üzerinden giderirler büyük ölçüde. Büyük şehirlerin çeperlerinde yaygınlaşmakta olan gecekondu bölgelerinde yaşayan bu "göçmen" kesim, kendilerinden olan (ya da öyle gördükleri) popüler kültür figürleri etrafında toplaşır. Şanlıurfa doğumlu Müslüm Akbaş'ın Müslüm Gürses'e dönüşümü, ardından "Müslüm Baba" olarak anılmaya başlaması böyle bir sosyo-kültürel fenomenin uzantısı şeklinde gerçekleşmiştir. Can Ulkay ve Ketche'nin birlikte yönettikleri, senaryosunu Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi'nin kaleme aldığı Müslüm de, bu dönüşüm sürecini ele alıyor. Ama Müslüm Akbaş'ı "Müslüm Baba" yapan kesimi dışarıda bırakarak... Müslüm: Dünyayı Yakabilecek Olan Garipler Nerede? Gürses'in hayatında önemli bir dönüm noktasına tekabül eden trafik kazasını perdeye yansıtan bir sekansın ardından, sanatçının çocukluğuna dönüyor Müslüm'ün hikâyesi. Bu andan itibaren kronolojik bir seyir gösteriyor film. Çocukluğunda ve ilk gençliğinde babasıyla yaşadığı çatışmaların kariyerine yön verişini izliyoruz. Bu, filmin anlatısının ilk kısmı için anlaşılabilir, hatta işlevsel bir durum. Sonuçta izlediğimiz, odağına aldığı kişiyi çocukluğundan itibaren izleyen bir biyografi. Ama film Müslüm Gürses'in Anadolu'da artan tanınırlığının ardından büyük şehire gelmesiyle birlikte perspektifi hiçbir noktada genişletmiyor. Bakış açısını sürekli Müslüm Gürses ve eşi Muhterem Nur'un fırtınalı ilişkisiyle sınırlıyor. Ama bu durum, kariyer seyri Türkiye'nin yaşadığı sosyo-politik ve sosyo-kültürel dönüşümlerle doğrudan bağlantılı bir müzisyenin biyografik filmini eksik ve sığ bırakıyor. Hâl böyle olunca, Müslüm Gürses'e fanatiklik derecesinde hayran olan, onu "baba" olarak gören kesimlerin kadraja girdiği tek an olan 1989 Gülhane Konseri sekansı da havada kalıyor. Bir sanatçının dinleyicilerinin ona neden böylesi bir anlam yükledikleri, Müslüm Gürses'in o fanatik kitle için ne ifade ettiğine dair filmde herhangi bir bilginin bulunmuyor oluşu, bir sanatçıyı "baba" yapan kitlenin, Türkiye'nin kültürel yapısı için son derece önemli bir gösterge olan Gürses'in hayranlarının figürasyondan öteye gidememesine sebep oluyor. Böylelikle Müslüm'ün görkemli olma iddiasındaki anlatısı, babasıyla sorunları olduğu için baba olmamayı seçen bir şarkıcının, bunun yerine sevenlerinin babası…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

Müzik doğrudan üzerinde üretildiği coğrafyanın sosyal, kültürel, politik yapısıyla bağlantılı bir olgu. Lakin Müslüm bunu yok saydıkça, tek bir karakterin üzerine yoğunlaştıkça sıradanlaşıyor, başardıkları zaten inkâr edilemez bir müzik insanını tekrar tekrar övmekten başka bir şey yapamaz hâle geliyor.

Kullanıcı Puanları: 3.34 ( 12 oy)
35

Bir coğrafyada popüler olan, yaygınlaşan müzik, o coğrafyanın sosyolojik yapısına dair çok önemli şeyler söyler. Batı’da bu tartışmalar genellikle sınıfsal yapı üzerinden şekillenir. Popüler kültür ya da özelleştirirsek popüler müzik kavramı, Frankfurt Okulu olarak bilinen ekolün üzerine düşündüğü en önemli kavramlardan biridir. Özellikle Adorno, popüler müziğin insanların mevcut düzene karşı olan olumsuz duygularını törpülediğini, onları ehlileştirdiğini öne sürer. Zira popüler müziği yaratan halkın kendisi değil, piyasadır. Piyasa insanlara tüketmesi için birçok ürün yanında müziği de sunar ve bu şekilde onları pasifize eder. Batı kökenli popüler kültür/müzik tartışmalarından muhafazakâr elitistlerin görüşleri, Frankfurt Okulu’nun tam zıttı bir noktada konumlanır. Muhafazakâr elitistler, müzik ve kültür üretiminin kendilerinin, yani eğitimli ve seçkin bir zümrenin işi olduğunu; eğitimsiz kitlenin kültür üretimine katkı yapamayacağını, çünkü kültürün kendiliğinden değil, ancak belirli seçkin özelliklere sahip olunması durumunda oluşabileceğini iddia ederler. Bu görüş, kendini seçkin addeden kesimin Türkiye’de, artık kendini kabul ettirse de, yaygınlaşmaya başladığı dönemde arabesk müziğe karşı takındığı tutuma benzerlik gösterir. Lakin, Türkiye’deki durum sınıfsal bir analiz yapmak için gerekli doneleri sunmaz. Bu noktada, Türkiye’de yaşanılan dönüşümü batılılaşma üzerinden okumak daha faydalı olacaktır. Türkiye’de yaşanılan batılılaşma dalgası ülkenin daha çok büyük kentlerinde kendini belli ettiğinden, 1950’lerle birlikte taşradan bu büyük kentlere doğru bir göç hareketi başlatmıştır. Kendini ait hissettiği coğrafyadan ya da kültürel yapıdan kopan kitleler, aidiyet ihtiyaçlarını o dönem yükselmekte olan arabesk müzik üzerinden giderirler büyük ölçüde. Büyük şehirlerin çeperlerinde yaygınlaşmakta olan gecekondu bölgelerinde yaşayan bu “göçmen” kesim, kendilerinden olan (ya da öyle gördükleri) popüler kültür figürleri etrafında toplaşır. Şanlıurfa doğumlu Müslüm Akbaş’ın Müslüm Gürses’e dönüşümü, ardından “Müslüm Baba” olarak anılmaya başlaması böyle bir sosyo-kültürel fenomenin uzantısı şeklinde gerçekleşmiştir. Can Ulkay ve Ketche’nin birlikte yönettikleri, senaryosunu Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’nin kaleme aldığı Müslüm de, bu dönüşüm sürecini ele alıyor. Ama Müslüm Akbaş’ı “Müslüm Baba” yapan kesimi dışarıda bırakarak…

Müslüm: Dünyayı Yakabilecek Olan Garipler Nerede?

Gürses’in hayatında önemli bir dönüm noktasına tekabül eden trafik kazasını perdeye yansıtan bir sekansın ardından, sanatçının çocukluğuna dönüyor Müslüm’ün hikâyesi. Bu andan itibaren kronolojik bir seyir gösteriyor film. Çocukluğunda ve ilk gençliğinde babasıyla yaşadığı çatışmaların kariyerine yön verişini izliyoruz. Bu, filmin anlatısının ilk kısmı için anlaşılabilir, hatta işlevsel bir durum. Sonuçta izlediğimiz, odağına aldığı kişiyi çocukluğundan itibaren izleyen bir biyografi. Ama film Müslüm Gürses’in Anadolu’da artan tanınırlığının ardından büyük şehire gelmesiyle birlikte perspektifi hiçbir noktada genişletmiyor. Bakış açısını sürekli Müslüm Gürses ve eşi Muhterem Nur’un fırtınalı ilişkisiyle sınırlıyor. Ama bu durum, kariyer seyri Türkiye’nin yaşadığı sosyo-politik ve sosyo-kültürel dönüşümlerle doğrudan bağlantılı bir müzisyenin biyografik filmini eksik ve sığ bırakıyor. Hâl böyle olunca, Müslüm Gürses’e fanatiklik derecesinde hayran olan, onu “baba” olarak gören kesimlerin kadraja girdiği tek an olan 1989 Gülhane Konseri sekansı da havada kalıyor. Bir sanatçının dinleyicilerinin ona neden böylesi bir anlam yükledikleri, Müslüm Gürses’in o fanatik kitle için ne ifade ettiğine dair filmde herhangi bir bilginin bulunmuyor oluşu, bir sanatçıyı “baba” yapan kitlenin, Türkiye’nin kültürel yapısı için son derece önemli bir gösterge olan Gürses’in hayranlarının figürasyondan öteye gidememesine sebep oluyor. Böylelikle Müslüm’ün görkemli olma iddiasındaki anlatısı, babasıyla sorunları olduğu için baba olmamayı seçen bir şarkıcının, bunun yerine sevenlerinin babası olmasının hikâyesine dönüşüyor. Ama onu seven kesimin onu neden babalık mertebesine layık gördüğüne dair herhangi bir fikir üretmiyor. Dahası, sanatçının meşhur sözünden hareket ederek söylersek, dünyayı yakabilmek potansiyeline sahip olan garipleri, Müslüm Gürses’in önemsediği kadar önemsemiyor; onları yok sayıyor.

Müslüm, en başından denklemini sorunlu kuran bir film. Bir müzik figürünü toplumla karşılıklı alışveriş hâlinde göstermek ya da çevresel koşulların bu figürün kariyerinde ne denli etkili olduğunu göstermek yerine, tek taraflı bir hikâye kuruyor çünkü. Müslüm Gürses müzik kariyerine başladığından itibaren önce müzik hocasını, sonra küçük şehirlerdeki dinleyicileri, sonra Muhterem Nur’u ve nihayetinde tüm Türkiye’yi etkileyen, her şeyi kendi şekillendiren biri olarak görünüyor film boyunca. Bu da onu her türlü olumsuzluktan uzaklaştırıyor, hayatı boyunca karşısına çıkan her durumun üzerinden kişiliğinin ya da sanatının etkileyiciliği sayesinde gelen bir tür tanrısal konuma itiyor. Ona bu yolu açan çevresel konumlar hiç yokmuş gibi davranıyor. Ama başa dönerek söylersek, müzik doğrudan üzerinde üretildiği coğrafyanın sosyal, kültürel, politik yapısıyla bağlantılı bir olgu. Lakin Müslüm bunu yok saydıkça, tek bir karakterin üzerine yoğunlaştıkça sıradanlaşıyor, başardıkları zaten inkâr edilemez bir müzik insanını tekrar tekrar övmekten başka bir şey yapamaz hâle geliyor. Film bittiğinde de akıllarda bir soru beliriyor: Müslüm Gürses’in ne denli büyük bir sanatçı olduğunu anlamamız için bunun bir de sinema perdesinden bize dikte edilmesine ihtiyacımız var mı gerçekten?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information