Bir gizemin peşinden nereye kadar gidebilirsiniz? İnsanların çaresizliğinden faydalanan bir sanat simsarının, çaresizliğinden faydalandıklarıyla bir anda aynı duruma düşmesi nasıl bir deneyim yaratır? Kader, tek başına bunları açıklamaya yeterli midir? Soruları çoğaltmak mümkün Brecht estetiğinin sinemaya uyarlanmış ender örneklerinden biri olan Monsieur Klein’da. Düğümlerle birbirine bağlı hikâyesi, çözülmek için izleyicisinden yoğun bir çaba talep ediyor. Birini kaçırsanız bilinmezlik yakanızı bırakmayacak, tekrar tekrar izlemek durumunda kalacaksınız. Baştan sona gizemle örülü, işgal altındaki Fransa’da geçen hikâye bir taraftan teslimiyetin umursamazlığını, öte yanda hayatlarını kurtarmaya çalışan çaresiz insanları gösteriyor. Toplumsal içeriği sinemasının arka planına her daim yerleştirmiş, derinlemesine karakter ve sınıf ilişkileri tahlilleri yapan, özenli bir sinemacı Joseph Losey. Böyle bir atmosferde geçen Monsieur Klein’ı değerli yapan bir diğer husus birlikte çalıştığı isimler; filmin senaryosunda Costa-Gavras, Franco Solinas ve Fernando Morandi gibi ustaları görüyoruz. Böyle bir ortaklığın ortaya kalıcı bir eser çıkaracağına şüphe yok.

Amerikan sağının II. Dünya Savaşı yıllarında öne çıkan ismi Joseph R. McCarthy, öncülüğünü yaptığı “anti-komünist” kampanyayla bir aydın kıyımına neden olmuştu. Soğuk savaş yıllarının paranoyak atmosferi ülkeyi sarmış, bir “komünist avının” başlamasına sebep olmuştu. Oluşturulan komisyonlar “kara listeye” alınanları sorguluyor, “Amerikan karşıtı” faaliyetler içinde olup olmadıklarını araştırıyor, bu tür faaliyetler içinde olmasalar da olduklarını bildikleri isimleri vermelerini istiyorlardı. Toplumsal duyarlılığa sahip, eleştirel düşünen bir aydın olarak Joseph Losey de bu anti-komünist kampanyanın hedefi olmuş, sorgulanmış, baskıya uğrayarak kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer yazar, sanatçı ve sinemacılar gibi ülkesini terk ederek Avrupa’ya yerleşmek zorunda kalmıştı. Yaşadığı bu deneyim onu fikirlerinden uzaklaştırmamış toplumsal sorunları, sınıf ve iktidar ilişkilerini, toplumdan dışlanmayı sineması aracılığıyla sorgulamaya devam etmişti. Bertolt Brecht’le yakın bir dostluğu olan Losey, sinemasına Brechtyen estetiği uygulayan yönetmenlerden biriydi. Bu konuda uzman bir isim olan Mutlu Parkan’a göre Joseph Losey, “Brechtçi öğretiden kopmaksızın, bireysel-toplumsal, bireysel-sınıfsal ilişki ve çelişkileri çözüme ulaştıracak Brechtçi alegoriyi ortaya koyan bir stile” sahipti ve onun “bu eğilimi bilinçli ve anlaşılır” bir çabaydı. Bu yazıda ele aldığımız Monsieur Klein da bu estetiğin başarıyla uygulandığı, kendi içinde işleyen bir diyalektiğe sahip bir yapım.

Monsieur Klein: Bitimsiz Bir Gizem Yolculuğu

II. Dünya Savaşı’nın şiddetle sürdüğü yıllarda Nazi işgaline uğramış Fransa’da Yahudilere yönelik insan avı başlamıştır. Ellerindeki değerli eşyaları elden çıkarıp kaçmaya çalışan Yahudiler, bu durumdan istifade etmeye çalışan fırsatçıların eline düşmüştür. İşte Klein böyle biridir, insanların çaresizliğinden istifade eden vicdani yönü gelişmemiş, politik bilinçten yoksun, fırsatçı bir küçük burjuva. Sanat simsarlığı yaptığı Paris’te Yahudilerden oldukça ucuza topladığı tabloları satarak kendisine konforlu bir yaşam alanı kurmuştur. Şehirde elde ele dolaşan kartviziti ona hayli müşteri getirir. Ancak bu küçük şatafatlı hayat “garip bir isim benzerliği” sonucu değişmeye başlayacaktır. Klein, etrafında giderek daralan çemberi kırmak için bitimsiz bir gizem takipçiliğine başlayacaktır.

Monsieur Klein, baştan sona gizemle örülü sıkı bir yapıya sahip. Klein’in etrafına örülmüş gizemi anlayabilmek ve çözümleyebilmek için dikkatle ona bakmak ve ipuçlarını doğru okuyabilmek gerekiyor. Bu yapı, şüphesiz Brechtçi estetiğin anlatısını çelişkiler üzerine kuran yapısından kaynaklanıyor. Bu sayede izleyici için bir sorgulama alanı açılıyor, onun aktif katılımıyla çelişik yapı çözüme kavuşuyor. Bu sorgulatıcı seyir deneyimi, izleyiciye edilgen konumda olmadığını hatırlatarak ona dünyayı yorumlama fırsatı sunuyor. Böyle bir anlatı yapısına sahip hikâyede biz de Klein’in giderek bir tutkuya dönüştürdüğü merakının peşine düşerek sorulara cevap aramaya koyuluyoruz. Sonuna geldiğimizdeyse hâlen o arayışın devam ettiğini görüyoruz.

Toplumsal arka planın anlatının bütününe yayıldığı filmde savaş yıllarının acımasız ortamı, teslimiyetin umursamazlığı, insani duyguların yitimi gözler önüne seriliyor. İnsanların etnisiteye dayalı, aşağılayıcı beden muayeneleriyle ayrıma tabi tutulduğunu karanlık bir dönem bu. Baskı ve korkunun yıldırdığı toplum, kendi içinde ayrışarak yarattığı “şeytanlarından” kendini soyutlamaya çalışıyor. Tüm bu aşağılayıcı tutumlara ve Nazizm’e yeraltı örgütlenmesiyle cevap vermeye çalışan direnişçilerin mücadelesi Klein’in etrafında örülen gizem ekseninde görünür kılınıyor. Bunun yanı sıra sınıf ilişkileri ve yozlaşmış insan profilleri anlatının diğer boyutunu oluşturuyor. Losey, “sırada bugün ben, yarın sen olabilirsin”i alt metne yerleştirirken, kötülüğün Klein ekseninde karşılıksız kalmayacağını vurguluyor.

Bahsettiğimiz çerçeveden hareketle Monsieur Klein’i, Brechtçi estetiğin sinemaya başarıyla uygulandığı bir dönem filmi ve Holokost sinemasının bir parçası olarak görebiliriz.

 

Faydalanılan Yazılı ve Görsel Kaynaklar:

Mutlu Parkan (2004). Brecht Estetiği ve Sinema. İstanbul: Donkişot Yayınları.

https://mubi.com/films/mr-klein

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi