Aşağı indiğimde tekrar kaydırağa çıkıyorum
Durup dönüyor ve yola çıkıyorum
Aşağı inip tekrar seni görüyorum

The Beatles’ın Helter Skelter isimli şarkısından

Mindhunter ilk sezonuyla son dönemin en dikkat çekici polisiye anlatılarından birini sunmasının yanında Netflix’in en saygın orijinal yapımları arasına adını yazdırırken, bu konuda aslan payı dizinin yürütücü yapımcılarından olmasıyla birlikte dört bölümün de yönetmenliğini üstlenen David Fincher‘a teslim edilmişti. Yedi – Se7en ve Zodiac gibi, türün kalıplarıyla oynayan polisiyle başyapıtlarının altında imzası bulunan yönetmenin dokunuşu sadece yönettiği bölümlerde değil, sezonun tamamına sirayet etmişti. Ayrıca diğer bölümlerde kamera arkasına geçen Asif Kapadia, Tobias Lindholm gibi yönetmenler dizinin hiçbir bölümde esnemeyen, tutarlı bir ton ve atmosfer yakalamasında önemli bir rol oynamıştı. Dizinin ilk sezonu, temelde FBI’ın Davranış Bilimleri Birimi’nin kuruluşunu, bu birimin kurulmasına neden olan olgular üzerinden ele alıyordu. Rehine olaylarında arabuluculuk yapan genç FBI ajanı Holden Ford’u takip ederek başlayan anlatı daha sonra, bu ajanın yolunun meslektaşı Bill Tench ve suçlu psikolojisi konusunda akademik çalışmalar yürüten Wendy Carr’la kesişmesini ve suçu, psikolojik ve toplumsal açılardan ele alan bu yeni birimin kurulmasını takiben kendini kabul ettirmesi sürecine evriliyordu. Dizinin en önemli başarılarından biri, ABD’de yaşanan suç rakamlarındaki yükselişin kökenini, hâlihazırda yaşanmakta olan sosyal ve politik çalkantılarda aramasıydı. Vietman’da büyük bir hüsrana uğrayan, Watergate gibi skandallarla çalkalanan ülkenin dibe vurmuş hâli, dizinin her noktasında hissediliyordu. Bu bağlamda adını yukarıda andığımız karakterlerin de toplumun bir parçasını olduğunun hakkını temsil eden anlatının lokomotifi, ekibin suçlularla yaptığı görüşmelerdi. Bu görüşmelerde öğrendikleri, kişisel hayatlarındaki dönüşümler ve yükselmekte olan toplumsal olaylar, karakterlerin bir sarmalın içinde kaybolmalarına neden oluyordu. Buradan hareketle Mindhunter’ın suç işleyen kişinin izinin sürüldüğü klasik polisiye anlatılardan ayrıldığını, suç olgusunu neden ve sonuçlarıyla, hem bireysel hem de toplumsal düzlemde ele alan bir yapı kurduğunu söyleyebiliriz. Teknik anlamda kusursuza yakın biçimde kurulmuş Mindhunter 2. sezon da bu yapıyı devam ettirmeyi başarıyor.

Mindhunter 2. Sezon: Döngünün Sonu Yok

Dizinin ilk sezonu, Holden Ford’un dizinin yüzünü çevirdiği azılı katillerden Ed Kemper’la yaptığı başına buyruk bir görüşme sonucunda geçirdiği panik atakla sona ermişti. Mindhunter 2. sezon tam olarak bu noktadan başlıyor. Holden’ın durumundan bağımsız şekilde Bill ve ailesi için işler yolunda görünüyor. 3 yaşında evlatlık aldıkları ve konuşmayan oğulları, konuşmaya, çevresiyle iletişim kurmaya başlamış durumda. Wendy ise, çok önemli olduğunu düşündüğü, suçlularla yapılan görüşmelerle ve edinilen bilgiler ışığında suçun tanımının yeniden yapılabileceğine inandığı bu çalışmaya odaklanmak için akademiden ayrılmış, FBI’ya danışmanlık yapmaya, dolayısıyla yeni bir hayata başlamış görünüyor. Holden’ı, dizinin ilk sezonunda önemli rol oynayan, genç ajanın suça bakışı konusunda zihnini açan kız arkadaşı Debbie ile ayrılmaları ve yaşadığı panik atakla yaşanan dibe vuruşuna rağmen, anlatının merkezindeki Davranış Bilimleri Birimi için işler hiç de fena gitmiyor. Öyle ki Mindhunter 2. sezon göreve yeni gelen yöneticinin, birime olan güvenini ve desteğini açıkça ifade etmesinin yanında ekibe daha çok kaynak sunmasıyla başlıyor bir bakıma. Bir yükseliş trendi gibi görünen bu süreç, yaşananların etkisiyle tepetaklak oluyor; hem karakterlerin kişisel hayatlarında hem de biriminin çalışmaları açısından.

İnsanlık tarihinin en “popüler” suçlularından Charles Manson, dizinin ilk bölümünden itibaren beklendiği üzere yeni sezonda arz-ı endam ediyor. Ekibin gerçekleştirdiği görüşmelerden birinde karşımıza çıkan Manson, hem dizinin kurduğu ve dönemim ruhunu yansıtan atmosfer hem de anlatıda yaşananların dönüşümü açısından önemli bir noktada duruyor. Manson ve kurduğu tarikat, genel itibarıyla siyah ve beyazlar arasında, California’da yaşanacak bir savaşın çıkacağı fikri üzerinde hareket eden bir yapıya sahiptir. Çıkmasını öngördüğü savaştan doğacak kaostan faydalanacak Manson, kontrolü ele alacak ve çok istediği itibara kavuşabilecektir. Yazının girişinde alıntıladığım The Beatles şarkısı, Manson’ın bu fikrine esin kaynağı olmasının ötesinde, siyahları söz konusu savaşı başlatmaya, yeniden “yukarı” çıkmaya çağıran gizli mesajlar içerdiği biçimde yorumlanmıştı azılı suçlu tarafından. Fakat sezonun ikinci yarısından itibaren anlatıya hâkim olan Atlanta çocuk cinayetleri üzerinden görebiliyoruz ki Manson’ın beklediği savaş, dizinin en başından beri koca bir suç mahalline dönüşmüş Amerika’nın başka bir yerinde çoktan başlamış ama kökeni onun faydalanıp iktidarı alabileceği bir kaostan çok daha derinde.

Atlanta, Amerika’nın -diğer birçok şehri gibi- ırkçılığın gündelik hayatının parçası olduğu şehirlerinden biri olmasının yanında 60’lardan itibaren sivil haklar hareketinin merkezi olmuş durumda. Şehirde 1979 ve 1980 yılları arasında işlenen, en az 28 çocuk ve gencin ölümüyle sonuçlanan cinayetlerin etrafında, ırkçılık konusu yeniden tartışılmaya başlıyor. Öldürülenlerin çok büyük bir bölümünün siyahlardan oluşmasından hareketle şehirdeki Afro-Amerikalı komünitesi, cinayetlerin ırkçı bir motivasyonla, hatta Ku Klux Klan tarafından işlendiğini iddia ediyor ve şehrin siyah belediye başkanına -ki kendisi ABD ilk siyah belediye başkanı aynı zamanda- baskı yapıyor. Fakat Davranış Bilimleri Birimi, dolayısıyla şehirde yükselen öfke sonucu davaya müdahil olan FBI, katilin siyah olduğunu düşünüyor. Toplumun beklentisi ve güvenlik güçlerinin bulgularının arasındaki farklılık, toplumun içinde bulunduğu ve dizinin başarıyla yansıttığı kaosun bir yansıması gibi işlev görüyor. FBI, edindiği bulgularla soruşturmada ilerlemeye çalışırken sayısız engelle karşılaşıyor ve bu engeller sonucunda soruşturmanın seyri ziyadesiyle bir inişli bir çıkışlı, çalkantılı bir hâl alıyor; tıpkı anlatıdaki karakterlerin ruh hâlleri gibi.

Bu noktada anlatının odağının Atlanta’ya kaymasıyla, Mindhunter’ın genel yapısında da bir dönüşüm yaşanıyor. İlk sezonla birlikte düşünürsek yaklaşık 15 bölüm boyunca, suçu yaratan etmenler üzerine kafa yoran, bu sorgulamaları odağına alan dizi, ikinci sezonun ikinci yarısıyla birlikte ilk kez bir suça bu kadar derinlemesine eğiliyor ve klasik polisiye trüklerini takip etmeye başlıyor. Lakin bu durum dizinin, onu güçlü kılan yapısını terk etmesi anlamına gelmiyor elbet. Anlatının yönünü doğrudan bir olaya çevirmesi, temellerini eksiksiz bir şekilde atılmış bir polisiyenin yeni perdesi minvalinde bir sonuç doğruyor. Bu bağlamda Mindhunter’ın bir soruşturma sürecini yakinen takip ederken değiştiğini değil, daha geniş ölçekli bir hâle dönüştüğünü söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü Atlanta’da yaşanan çocuk cinayetleri, dizinin ele aldığı en temayı kapsayacak zenginlikte karşımıza çıkıyor. Amerikan tarihinin her daim kanayan yarası ırkçılık, gelişmekte olan bir şehre yapılan yatırımlarının örtbas edilmesinin toplumda yarattığı öfke, hâlihazırda yaşananları çok güçlü bir şekilde çerçeveleyip, dizinin politik konumunu belirginleştirirken, Bill’in yaşanan çocuk cinayetleri ve kendi oğlunun dâhil olduğu bir başka cinayet arasında kurulabilecek paralelliklerin karakteri içine çektiği çöküş ya da Wendy’nin yeni ve alışmaya çalıştığı yeni hayatının lokomotifi olan ilişkisinin bitişi bireysel düzlemdeki yıpranmanın yansımalarına dönüşüyor. Hâl böyleyken, Mindhunter 2. sezon finalinde Atlanta çocuk cinayetlerinin bir şekilde çözülüp, üzerinin kapatılmasıyla atılan zafer turu kimsede bir rahatlama hissiyatı yaratmıyor. Holden ahlaki değerleri bir tarafa atarak kurduğu yeni araştırma biçiminin neye hizmet ettiğini sorguluyor, Bill profesyonel yaşamı ve kişisel hayatı arasındaki mesafenin sonuçlarıyla burun buruna geliyor, Wendy yeni bir hayata başlamanın doğru olup olmadığı sorusuyla baş başa kalıyor, Atlantalı siyah anneler sonuçtan tatmin olmuyor. Bireyler bunları yaşarken, Amerika, bir sorunun daha üstesinden gelmenin “haklı” gururuyla halı altına süpürülecek yeni olayları beklemeye koyuluyor. Ve tüm karmaşada kaydıran tepesine tırmanmak da, oradan aşağı kaymak da anlamını yitiyor. Çünkü bu döngünün bir sonu yok.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi