Advertisement
Denizlerimiz var, güneş içinde; Ağaçlarımız var, yaprak içinde; Sabah akşam gider gider geliriz, Denizlerimizle ağaçlarımız arasında, Yokluk içinde. Orhan Veli Kanık Bir müzik insanı hakkındaki belgeselle ilgili yazıya, neden bir Orhan Veli şiiriyle başlanır; açıklayalım. Orhan Veli'nin İçinde şiiri, Federico Fellini'nin 1969 yapımı filmi Satyricon'da kullanılmıştır; ama bu da birçokları, özellikle Türkiyeli sinefiller için yeni bir bilgi değil. Fakat izleyenler bilecektir, söz konusu dizeleri filmde alışılmışın dışında, belki tüm duygusundan arındırılmış, robotik bir tonda duyarız. İşte bu versiyon, Orhan Veli'nin şiirinin avangard elektronik müziğin öncü isimlerinden İlham Mimaroğlu'nun, hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu'nun sesine yer verdiği bir bestesidir aslında. Bu bağlamda Satyricon'da şiirini duymamız sebebiyle Orhan Veli'ye -sanki buna ihtiyacı varmış gibi- verilen bir kredinin en azından bir kısmının İlhan Mimaroğlu'na ayrılması gerektiğini söylemek çok da hakkaniyetsiz bir talep olmayacaktır. Kendisi de sinemayla yakından ilgili, hatta sinema yazıları kaleme alan İlhan Mimaroğlu'nun sinemayla buluşmasının yeni durağı, yukarıda da belirttiğimiz üzere kendisi ile ilgili yapılmış bir belgesel olan Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island. Yönetmen ve sinema yazarı kimliğiyle tanıdığımız Serdar Kökçeoğlu'nun imzasını gördüğümüz ve İlhan Mimaroğlu'nun hem sanatsal üretimleri hem de fikirleriyle şık bir uyum yakalayan yapım, galasını geçtiğimiz günlerde, bu yıl online olarak düzenlenen, Avrupa'nın en köklü belgesel festivallerinden biri olan Visions du Réel'in yarışma bölümünde yaptı. Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island: Yaratıcı Bir Zihne Yolculuk İlhan Mimaroğlu, elektronik müzik için büyük önem taşısa da besteci kimliğinden ziyade,  müzikle yakından haşır neşir olanlar için önemli bir caz prodüktörü, sinemayla daha derinlikli bir ilişki kuranlar için ise kaleme aldığı yazılarla aşina olunan bir isim. Kökçeoğlu'nun belgeseli de sanatçıya dair doğrudan bilgilendirici rolü üstlenmek yerine, bu mevcut durumun nedenleri sorgulamaya koyuluyor ve anlatısını bir yolculuğa yakınsayan bir noktada konumlandırıyor. Ve bu yolculuk İlhan Mimaroğlu'nun az bilinirliğini sorgularken, ona dair bilgileri de bu yolculuğun bir parçasına dönüştürmeyi başarıyor. Böylelikle Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island, bilgilendirici pozisyonunu ihmal etmeden sinemasal anlamda da kıymetli bir noktada durmayı başarıyor. Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island, klasik anlamda bir müzisyen belgeseli olmayı daha en başından itibaren reddediyor aslında. Merkezine aldığı müzik insanına methiyeler düzen konuşan kafalar ve bunların arasında serpiştirilmiş arşiv görünlerinden oluşan bir yapı kurmuyor. Böylelikle bir zafer, kahramanlık ya da başarı hikâyesine dönüşmüyor. Bu alışkanlık üzerine kurgulanan belgesellerin bazılarında bu türden, odaklandığı sanatçının üretimleri ya da dünya görüşüyle çelişen bir anlatı kurma hatasına düşüldüğüne dair birçok örnek var geçmişte. Fakat Serdar Kökçeoğlu, belgeselin yapısını bizzat İlhan ve Güngör Mimaroğlu'nun çektiği görüntülerle birlikte çiftin ses kayıtları üzerine kurarak hem deneysele yaklaşan bir biçimsellik kuruyor hem de usta müzik insanının düşünce yapısına geniş bir alan açıyor. Belgeselin görsel dilini kurarken kullanılan 8mm ev videoları ve şehir görüntülerinin kimisi son derece ilginç olsa da genelinin bu düzeyde olmadığı aşikâr. Velhasıl bu durum, belgesel için bir dezavantaja dönüşmek şöyle dursun, İlham Mimaroğlu'nun yaratıcı zihninden çıkan avangart bestelerin ve son derece önemli doneler sunan ses kayıtlarının öne çıkmasını sağlıyor. Böylelikle bu yaratıcı zihnin yansımaları daha çarpıcı bir hâl alıyor. Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island'ın sinematik anlamda kıymetli bir çalışması olması da yakalanan bu biçim içerik uyumudan ileri…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kökçeoğlu'nun belgeseli, Mimaroğlu'na dair doğrudan bilgilendirici rolü üstlenmek yerine, bu mevcut durumun nedenleri sorgulamaya koyuluyor ve anlatısını bir yolculuğa yakınsayan bir noktada konumlandırıyor. Ve bu yolculuk İlhan Mimaroğlu'nun az bilinirliğini sorgularken, ona dair bilgileri de bu yolculuğun bir parçasına dönüştürmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.84 ( 7 votes)
70

Denizlerimiz var, güneş içinde;
Ağaçlarımız var, yaprak içinde;
Sabah akşam gider gider geliriz,
Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,
Yokluk içinde.

Orhan Veli Kanık

Bir müzik insanı hakkındaki belgeselle ilgili yazıya, neden bir Orhan Veli şiiriyle başlanır; açıklayalım. Orhan Veli’nin İçinde şiiri, Federico Fellini‘nin 1969 yapımı filmi Satyricon’da kullanılmıştır; ama bu da birçokları, özellikle Türkiyeli sinefiller için yeni bir bilgi değil. Fakat izleyenler bilecektir, söz konusu dizeleri filmde alışılmışın dışında, belki tüm duygusundan arındırılmış, robotik bir tonda duyarız. İşte bu versiyon, Orhan Veli’nin şiirinin avangard elektronik müziğin öncü isimlerinden İlham Mimaroğlu’nun, hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu’nun sesine yer verdiği bir bestesidir aslında. Bu bağlamda Satyricon’da şiirini duymamız sebebiyle Orhan Veli’ye -sanki buna ihtiyacı varmış gibi- verilen bir kredinin en azından bir kısmının İlhan Mimaroğlu’na ayrılması gerektiğini söylemek çok da hakkaniyetsiz bir talep olmayacaktır.

Kendisi de sinemayla yakından ilgili, hatta sinema yazıları kaleme alan İlhan Mimaroğlu’nun sinemayla buluşmasının yeni durağı, yukarıda da belirttiğimiz üzere kendisi ile ilgili yapılmış bir belgesel olan Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island. Yönetmen ve sinema yazarı kimliğiyle tanıdığımız Serdar Kökçeoğlu’nun imzasını gördüğümüz ve İlhan Mimaroğlu’nun hem sanatsal üretimleri hem de fikirleriyle şık bir uyum yakalayan yapım, galasını geçtiğimiz günlerde, bu yıl online olarak düzenlenen, Avrupa’nın en köklü belgesel festivallerinden biri olan Visions du Réel’in yarışma bölümünde yaptı.

Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island: Yaratıcı Bir Zihne Yolculuk

İlhan Mimaroğlu, elektronik müzik için büyük önem taşısa da besteci kimliğinden ziyade,  müzikle yakından haşır neşir olanlar için önemli bir caz prodüktörü, sinemayla daha derinlikli bir ilişki kuranlar için ise kaleme aldığı yazılarla aşina olunan bir isim. Kökçeoğlu’nun belgeseli de sanatçıya dair doğrudan bilgilendirici rolü üstlenmek yerine, bu mevcut durumun nedenleri sorgulamaya koyuluyor ve anlatısını bir yolculuğa yakınsayan bir noktada konumlandırıyor. Ve bu yolculuk İlhan Mimaroğlu’nun az bilinirliğini sorgularken, ona dair bilgileri de bu yolculuğun bir parçasına dönüştürmeyi başarıyor. Böylelikle Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island, bilgilendirici pozisyonunu ihmal etmeden sinemasal anlamda da kıymetli bir noktada durmayı başarıyor.

Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island, klasik anlamda bir müzisyen belgeseli olmayı daha en başından itibaren reddediyor aslında. Merkezine aldığı müzik insanına methiyeler düzen konuşan kafalar ve bunların arasında serpiştirilmiş arşiv görünlerinden oluşan bir yapı kurmuyor. Böylelikle bir zafer, kahramanlık ya da başarı hikâyesine dönüşmüyor. Bu alışkanlık üzerine kurgulanan belgesellerin bazılarında bu türden, odaklandığı sanatçının üretimleri ya da dünya görüşüyle çelişen bir anlatı kurma hatasına düşüldüğüne dair birçok örnek var geçmişte. Fakat Serdar Kökçeoğlu, belgeselin yapısını bizzat İlhan ve Güngör Mimaroğlu’nun çektiği görüntülerle birlikte çiftin ses kayıtları üzerine kurarak hem deneysele yaklaşan bir biçimsellik kuruyor hem de usta müzik insanının düşünce yapısına geniş bir alan açıyor. Belgeselin görsel dilini kurarken kullanılan 8mm ev videoları ve şehir görüntülerinin kimisi son derece ilginç olsa da genelinin bu düzeyde olmadığı aşikâr. Velhasıl bu durum, belgesel için bir dezavantaja dönüşmek şöyle dursun, İlham Mimaroğlu’nun yaratıcı zihninden çıkan avangart bestelerin ve son derece önemli doneler sunan ses kayıtlarının öne çıkmasını sağlıyor. Böylelikle bu yaratıcı zihnin yansımaları daha çarpıcı bir hâl alıyor. Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island’ın sinematik anlamda kıymetli bir çalışması olması da yakalanan bu biçim içerik uyumudan ileri geliyor büyük ölçüde. Fakat bu görüntülerin arasına zaman zaman giren, daha yakın tarihte çekilmiş daha “yeni” ve daha “temiz” görüntülerin bu tutarlı görsel dilde bir çatlağa neden olduğu da söylenebilir.

Belgeselin başlarında Güngör Hanım’ın sesinden, İlhan Mimaroğlu’yla tanışmalarını, ani bir kararla evlenmelerini ve bunu takiben New York’a taşınmaları dinliyoruz. Bu bağlamda bir yolculuk olarak başlıyor Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island; adım adım çiftin yolcuğunun çerçevesini genişletiyor. Güngör Mimaroğlu’nun nasıl kendini yeni ortamına ait hissetmeye başladığını, New York sokaklarında gördüklerinin de etkisiyle politize olduğunu öğrenirken İlhan Mimaroğlu’nun eşinin görüşlerinden etkilendiğini ve kariyerinin devamında daha politik içeriklere sahip eserler ürettiğine dair bilgilere de sahip oluyoruz. Kişisel düzeydeki bu bilgilerin paralelinde İlhan Mimaroğlu’nun sanat camiasında son derece önemli noktaya gelirken bir yandan da Mozart veya Bach gibi efsanevi klasik müzik bestecilerine yönelik olanlar gibi aykırı fikirleri ve sürekli yeni olanın peşinden giden sanatsal yönelimi sebebiyle nasıl yavaş yavaş yalnızlaştığına, Manhattan’ın ortasında âdeta bir Robinson’a dönüştüğüne hâkim oluyoruz. Sanatçının vefatı ve Güngör Mimaroğlu’nun İstanbul’a dönüşüyle açılan son perde de ise devreye Rüstem Batum giriyor. Güngör Hanım’ın önceki evliliğinden olan ve 90’larda yaptığı sıra dışı talk show ile hatırlayabileceğimiz Batum’un İlhan Mimaroğlu ile olan ilişkisinden bahsettiği bu son blok, sanatçının kişiliğine dair bilgiler sunması itibarıyla genel resmi tamamladığı gibi bu yolculuğa da anlatıyı zenginleştirici bir nokta koyuyor. Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island, ele aldığı çiftle olduğu kadar, anlattıklarının geçtiği dönem ilgili ve bu döneme dair özellikle politik anlamda söz söyleme potansiyeline sahip. Velhasıl, zaman zaman bu sulara doğru yelken açsa da odağını Mimaroğlu çifti üzerinde tutarak, hâlihazırda yaşanan politik hareketliliği sadece onların temas ettiği gelişmeler olarak anlatısına dâhil ediyor. Bu elbette bir yönetmen tercihi. Lakin bu tercih, belgeselin kapsamını hem Türkiye hem de dünya genelindeki politik dönüşümlere doğru genişletme, dönemin ruhuna dair daha net ve daha keskin saptamalar yapabilme potansiyelinden yararlanamıyor minvalinde bir eleştiri olanağını de doğurmuyor değil.

Gerek yoğun içeriği gerekse de içeriğiyle uyumlu görsel-işitsel boyutuyla özgün ve doyurucu bir belgesel Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island. Müzik ve düşün insanı İlhan Mimaroğlu’nu daha geniş bir çevreyle tanıştırmasının yanında, şehre, zamana, dünyaya dair de fikirler üretebilmesi, hatta belki birçok sinemaseverin onunla ilk tanışıklığını sağlayan Orhan Veli şiirine benzer çağrışımlar yapması onu daha da değerli kılıyor. Mimaroğlu’nun bestelerine, kaleme aldığı metinlere dair güçlü bir merak uyandırması da cabası…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information