Tarihi süreçlerin kimliği tanımlamadaki rolü ne kadar büyükse bu süreçlerin bir belge hâlinde dünden bugüne gelmesi de bir o kadar önemli. Görsel ve işitsel dünyanın bir arşiv oluşturup tarihi akışın kanıtlarını toplaması, izini sürmesi, hafızaya yerleştirmesi bu yüzden oldukça önem taşıyor. Bu dünyanın kullandığı medyumların, bir iletişim kanalı açarak çağlar arasında, dönemler arasında, toplumlar arasında, insanlar arasında bir köprü kurması da cabası. Peki bu görsel ve işitsel dünyayı besleyen medyumlardan bahsederken sinemayı nerede konumlandırmalıyız? Bana öyle geliyor ki geçmişin ve bugünün portresini çizerken, sinemanın baktığı ve ilettiği noktadan almamız gereken çokça ders var. Gerek döneminin ruhunu yansıttığı bakış açıları gerek akımların izindeki gelişim süreçleri gerekse seyircilere ulaşma gayesinde sürdürdüğü yeni anlatım dilleri, sinemanın işaret ettiği noktaları bugüne taşıma konusunda oldukça üretken davranmış geçmişten bugüne. Tüm bunlar, özellikle tarihi sürecin benlik inşasına etkisi konusunda belirli dönemlere ve belirli isimlere götürüyor bizleri. İşte Mikhail Kalatozov’da bu isimlerden biri.

Soy Cuba: Toprağın Tarihi

Kalatozov, 1920’lerin sonlarına doğru başlayan kariyerinin başından itibaren, içinde bulunduğu coğrafyanın ruhuna odaklanacağını belli ediyor aslında. Görüntünün yarattığı anlam dünyası içinde tarih algısının bireyler üzerinde ifade ettiği anlamları sorgulamayı amaç edindiği yönetmenliği, onun yeteneğini sinemanın birçok alanında da etkin kılıyor. 1900’lerin başında Rus İmparatorluğu’nda doğan Kalatozov için, üzerinde yetiştiği toprakların yıllar içinde geçirdiği değişim kendi dünyasını anlatmak adına oldukça önem arz ediyordu hiç kuşkusuz. Yönetmenin baktığı, hissettiği ve aktarmak istediği her durum, bulunduğu dünyanın ve yaşadığı zamanın yarattığı imgeleri bir bir topluyordu. Bu imgeler sonrasında filmlerinin yarattığı atmosferin dilinde kamera hareketleriyle soyut bir düzleme oturup sinemanın sınırları dahilinde bu dünyanın yarattığı nedenleri ve sonuçları seyircilerle de paylaşacaktı. Kalatozov’un sinemasına tümüyle deneysel demek ne kadar doğru olacaktır bilinmez lâkin sinemaya getirdiği yenilikçi estetiği ve kameranın sokaktaki hareket alanını kendi zamanında tahayyül edilemeyecek bir cesaretle genişletmesi onu sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri yapmaya yetiyor da artıyor. Bunun en önemli örneklerinden biri Mikhail Kalatozov adını andığımızda belki de çoğu insanın aklına ilk gelen film olan Soy Cuba (1964). SSCB ve Küba ortak yapımı olan Soy Cuba, toprağın sesinden insanların gözlerine yansımış bir ülke portresi sunuyor aslında. Her ne kadar dönemin propaganda filmlerinden olsa da bugünden geriye dönüp baktığımızda sinema adına ortaya koyduğu bu şiirsel ve cesur anlatının sadece propaganda filmi sınıflandırılmasına tabi tutulması çok da doğru olmayacaktır. Devrime yaklaşan Küba’nın, Batista rejiminin etkilerinin, yaşayan toprağın, yaşamaya çalışan toplumun, farklı kitleler aracılığıyla ülkenin seslerini ortaya koyan hikâyenin içinde, odağına aldığı tarihsel sürecin neden ve sonuç düzleminden sapmadan deneysel bir anlatı sunuyor Mikhail Kalatozov. Bu deneysellik belki de o güne kadar eşine rastlanmamış kamera hareketleriyle kendini belli ediyor. Kameranın konumlandığı noktadan Küba’da söz sahibi seslerin değiştirmeye muktedir oldukları dinamikleri, halkın sesini nereden aldığını, isyanın temellerini, yasın kökenini görebildiğimiz ve şiirsel diyebileceğimiz bir anlatıyı takip ediyor çünkü Soy Cuba. Filmin adının Soy Cuba yani Ben, Küba olmasının anlamı da kameranın durduğu yer doğrultusunda anlam kazanıyor böylelikle. Film boyunca Küba’nın sesi olan halkın bulundukları durum içinde devrime giden sürecin bir özetini sunması, toplumsal bilinçten bireyin varoluş nedenine birçok ipucunu Küba halkının sesinden vermesi, Mikhail Kalatozov’un kamerasını bir karakter olarak kullanmasıyla yeniden işlevselleşiyor. Suyun sesinden, şeker kamışlarının gölgesinden, uğultunun içinden, kalabalığın arasından çıkıp gelen kamera, düzenin işaret ettiği kurallar silsilesiyle değil, orada olmanın getirdiği gerçeklik algısıyla hareket ederek filmin; dönüşen Küba’nın ruhunu anlatırken yarattığı hisse tercüman oluyor. Teknik anlamda muazzamlığı hâlen konuşulan tek planlardan, sinema tarihine geçmiş mizansenlere kadar Soy Cuba, bir dönem filmi olmanın ötesinde tarihsel gerçekliğin sinemada yansıtılış biçiminde dair bir ders niteliği de taşıyor.

Mikhail Kalatozov’un kariyerindeki sondan bir önceki film olan Soy Cuba, her ne kadar uluslararası başarısına rağmen gösterim yasakları ve ulaşım imkânı sebebiyle uzun yıllar fazla sayıda seyirciye ulaşamamış olsa da bugün sinema tarihindeki değerli yerini koruyor. Yönetmenin hem Soy Cuba’da hem de kariyerindeki diğer birçok değerli filminde coğrafyanın sinemadaki yansıması ve sinemanın bir tarihi arşiv pozisyonunu alması konularında oldukça katmanlı anlamlar ve dersler bulabileceğimizi yine sinemanın gücüne saygı duyarak hatırlıyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi