The Knick, Barry, Bull gibi yapımlarda rol alan ve bugüne kadar daha çok oyuncu kimliğiyle tanınan Annabelle Attanasio'nun ilk uzun metrajlısı olan Mickey ve Ayı - Mickey and the Bear, daha çok oyunculuk performanslarıyla akıllarda yer edecek bir film. Nitekim film dünya prömiyerini South by Southwest'te yaptıktan sonra gelen ilk yorumlar da genelde oyunculuk performanslarına odaklanıyor, başrollerdeki Camila Morrone ve James Badge Dale'dan övgüyle söz ediyordu. Hatta -canlandırdığı karakterin benzerliğinin de etkisiyle- Morrone ile Gerçeğin Parçaları - The Winter's Bone'daki Jennifer Lawrence arasında paralellikler kurup, Hollywood'da yeni bir yıldızın doğuşuna şahit olduğumuzu söyleyenler bile vardı. Mickey ve Ayı'ya yönelik övgülerin daha çok başrol oyuncularında toplanmasının sebebi bu oyuncuların gerçekten iyi bir iş ortaya koyması kadar, toplamına bakıldığında filmin bu performansların etkileyiciliğine ayak uyduramamasıyla da alakalı aslında. Attanasio'nun aynı zamanda senaryosunu da kaleme aldığı film, Montana'nın dağlık bölgesindeki ufak bir kasabada babasıyla birlikte yaşayan 17 yaşındaki Mickey'ye odaklanıyor. Mickey'nin babasını polis karakolundan almaya gittiği, bunun artık herkes için sıradanlaşmış bir durum olduğunu fark ettiğimiz açılış sahnesiyle film, daha en baştan bunun alışıldık bir baba-kız ilişkisi olmadığını gösteriyor. Irak'ta görev almış ve II. Felluce Muharebesi'ne katılmış eski bir asker olan Hank, Irak ve Afganistan savaşlarında bulunmuş pek çok Amerikan askerini etkileyen travma sonrası stres bozukluğundan (PTSD) muzdarip. Üstelik savaş sırasında hasar gördüğü anlaşılan bacağı için kullandığı ağrı kesici niteliğindeki uyuşturucu ilaçlara bağımlı hâle gelmiş ve ayrıca sık sık sarhoş olup olay çıkarmak da onun için rutininin bir parçası artık. Annesi bir süre önce kanserden hayatını kaybettiği için, savaştan döndükten sonra bir türlü toparlanamayan Hank'e göz kulak olma görevi Mickey'ye kalmış durumda. Mickey, tüm zorluklarına rağmen babasına göz kulak olmak için elinden geleni yapıp yaşının ötesinde bir sorumluluk gösterse de perişan hâlde olduğu açıkça görülen babasının yıkıcı davranışları onun da bu perişanlık hâli içerisine çekilmesine neden oluyor. Attanasio, ikisi arasında kurduğu bu dinamikle, benzer büyüme hikâyelerinde gördüğümüz ebeveyn-çocuk ilişkilerini ters yüz ediyor. Bu kez isyan eden, başına bela açan Hank, bu süreçte ona göz kulak olma sorumluluğunu üstlenen ise Mickey oluyor. Mickey ve Ayı: Gitmekle Kalmak Arasında Liseden mezun olmak üzere olan Mickey, sıra hayatının geri kalanında ne yapacağına karar vermeye geldiğinde kendisini bir yol ayrımında buluyor. Başvurduğu San Diego Üniversitesi'ne kabul edilip bu kasabadan ve içinde olduğu bu perişan hâlden kurtulmanın hayalini kuruyor olsa da intihar etmesinden korktuğu babasını yalnız bırakmak da istemiyor. Attanasio, bu noktada hikâyeye dâhil ettiği Wyatt (Calvin Demba) ile Mickey'nin önündeki tercihlerin iki farklı kişide vücut bulmasını sağlıyor aslında. Mickey'nin o güne kadar birlikte olduğu erkek arkadaşı Aron (Ben Rosenfield), her yönüyle bu kasabada kaldığı takdirde Mickey'yi bekleyen hayatın bir yansıması. Aron ile olduğu anlarda Mickey'yi, benzer küçük kasabalarda yaşayan pek çok genç kadın gibi -ki hamile olduğunu öğrendiğimiz arkadaşı da bunun bir örneği aslında- burada kalıp, lisedeki erkek arkadaşıyla evlenip ebeveynlerininkinden çok da farklı olmayan bir hayat sürerken hayal etmek mümkün. Wyatt ise İngiliz aksanı, piyano çalması ve genel hâli tavrıyla bu kasabadan olabildiğine uzak bir karakter. Aron ile birlikte olduğu anlar, bu kasabada kaldığı takdirde Mickey'i nasıl bir hayatın beklediğini gösterirken, Wyatt ile geçirdiği anlar ise…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Mickey and the Bear'a yönelik övgülerin daha çok başrol oyuncularında toplanmasının sebebi bu oyuncuların gerçekten iyi bir iş ortaya koyması kadar, toplamına bakıldığında filmin bu performansların etkileyiciliğine ayak uyduramamasıyla da alakalı.

Kullanıcı Puanları: 3.55 ( 1 oy)
60


The Knick, Barry, Bull gibi yapımlarda rol alan ve bugüne kadar daha çok oyuncu kimliğiyle tanınan Annabelle Attanasio’nun ilk uzun metrajlısı olan Mickey ve Ayı – Mickey and the Bear, daha çok oyunculuk performanslarıyla akıllarda yer edecek bir film. Nitekim film dünya prömiyerini South by Southwest’te yaptıktan sonra gelen ilk yorumlar da genelde oyunculuk performanslarına odaklanıyor, başrollerdeki Camila Morrone ve James Badge Dale’dan övgüyle söz ediyordu. Hatta -canlandırdığı karakterin benzerliğinin de etkisiyle- Morrone ile Gerçeğin Parçaları – The Winter’s Bone’daki Jennifer Lawrence arasında paralellikler kurup, Hollywood’da yeni bir yıldızın doğuşuna şahit olduğumuzu söyleyenler bile vardı. Mickey ve Ayı’ya yönelik övgülerin daha çok başrol oyuncularında toplanmasının sebebi bu oyuncuların gerçekten iyi bir iş ortaya koyması kadar, toplamına bakıldığında filmin bu performansların etkileyiciliğine ayak uyduramamasıyla da alakalı aslında.

Attanasio’nun aynı zamanda senaryosunu da kaleme aldığı film, Montana’nın dağlık bölgesindeki ufak bir kasabada babasıyla birlikte yaşayan 17 yaşındaki Mickey’ye odaklanıyor. Mickey’nin babasını polis karakolundan almaya gittiği, bunun artık herkes için sıradanlaşmış bir durum olduğunu fark ettiğimiz açılış sahnesiyle film, daha en baştan bunun alışıldık bir baba-kız ilişkisi olmadığını gösteriyor. Irak’ta görev almış ve II. Felluce Muharebesi’ne katılmış eski bir asker olan Hank, Irak ve Afganistan savaşlarında bulunmuş pek çok Amerikan askerini etkileyen travma sonrası stres bozukluğundan (PTSD) muzdarip. Üstelik savaş sırasında hasar gördüğü anlaşılan bacağı için kullandığı ağrı kesici niteliğindeki uyuşturucu ilaçlara bağımlı hâle gelmiş ve ayrıca sık sık sarhoş olup olay çıkarmak da onun için rutininin bir parçası artık. Annesi bir süre önce kanserden hayatını kaybettiği için, savaştan döndükten sonra bir türlü toparlanamayan Hank’e göz kulak olma görevi Mickey’ye kalmış durumda. Mickey, tüm zorluklarına rağmen babasına göz kulak olmak için elinden geleni yapıp yaşının ötesinde bir sorumluluk gösterse de perişan hâlde olduğu açıkça görülen babasının yıkıcı davranışları onun da bu perişanlık hâli içerisine çekilmesine neden oluyor. Attanasio, ikisi arasında kurduğu bu dinamikle, benzer büyüme hikâyelerinde gördüğümüz ebeveyn-çocuk ilişkilerini ters yüz ediyor. Bu kez isyan eden, başına bela açan Hank, bu süreçte ona göz kulak olma sorumluluğunu üstlenen ise Mickey oluyor.

Mickey ve Ayı: Gitmekle Kalmak Arasında

Liseden mezun olmak üzere olan Mickey, sıra hayatının geri kalanında ne yapacağına karar vermeye geldiğinde kendisini bir yol ayrımında buluyor. Başvurduğu San Diego Üniversitesi’ne kabul edilip bu kasabadan ve içinde olduğu bu perişan hâlden kurtulmanın hayalini kuruyor olsa da intihar etmesinden korktuğu babasını yalnız bırakmak da istemiyor. Attanasio, bu noktada hikâyeye dâhil ettiği Wyatt (Calvin Demba) ile Mickey’nin önündeki tercihlerin iki farklı kişide vücut bulmasını sağlıyor aslında. Mickey’nin o güne kadar birlikte olduğu erkek arkadaşı Aron (Ben Rosenfield), her yönüyle bu kasabada kaldığı takdirde Mickey’yi bekleyen hayatın bir yansıması. Aron ile olduğu anlarda Mickey’yi, benzer küçük kasabalarda yaşayan pek çok genç kadın gibi -ki hamile olduğunu öğrendiğimiz arkadaşı da bunun bir örneği aslında- burada kalıp, lisedeki erkek arkadaşıyla evlenip ebeveynlerininkinden çok da farklı olmayan bir hayat sürerken hayal etmek mümkün. Wyatt ise İngiliz aksanı, piyano çalması ve genel hâli tavrıyla bu kasabadan olabildiğine uzak bir karakter. Aron ile birlikte olduğu anlar, bu kasabada kaldığı takdirde Mickey’i nasıl bir hayatın beklediğini gösterirken, Wyatt ile geçirdiği anlar ise bu hayatı geride bıraktığı takdirde sahip olabileceklerinden bir kesit olarak karşımıza çıkıyor.

Mickey, Wyatt’ın da etkisiyle bu hayatı geride bırakıp kendi yolunu çizme fikri üzerinde durmaya başladığında bunu fark eden babası, yalnız kalma korkusunun etkisiyle manipülasyon ve istismar dozunu artırıyor. Aslında Mickey ve Ayı’nın en büyük eksikliği de bu noktada kendisini göstermeye başlıyor. Çünkü Hank’in Mickey’ye karşı tavırları gitgide istismar boyutuna ulaşırken, bu durumdan Hank’i mi yoksa onu bu hâle getiren savaşı mı sorumlu tutmamız gerektiği sorusuna net bir cevap verilmemesi karaktere dair bir belirsizlik yaratıyor. Mickey ve Ayı gibi kayda değer karakter sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir filmde iki ana karakterden birinin gerçek doğasının belirsiz olması, senaryo tarafında büyük bir eksikliğe işaret ediyor. Bu eksiliğin, Hank’in savaşa gitmeden önce nasıl biri olduğu ve karakterinin ne ölçüde değiştiği tam olarak açıklanmadığı için ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Çünkü bu hâliyle Hank’in savaşa gitmeden önce de buna yakın biri olduğunu pekâlâ varsayabiliriz ki bu karakterin doğasını ve hikâyedeki işlevini tamamen değiştirir. Filmin son anlarında Hank’in pişmanlığını dile getirip özür dilediği sahne eskiden böyle biri olmadığına işaret etse de bu hem biraz geç kalmış bir açıklama oluyor hem de Hank’in hemen sonrasında eski eşi zannedip kızıyla birlikte olmaya çalışmasıyla etkisini yitiriyor.

Son olarak filmin final sahnesine de bir parantez açmamız gerekiyor. Çünkü Attanasio gerek oyuncu yönetimi, gerek duygusal olarak güçlü bir anlatı kurmasıyla umut vadettiği bir ilk filme imza atmış olsa da görsel olarak izleyicide iz bırakacak iyi fikirler bulma konusundaki eksikliği final sahnesinde kendisini açıkça gösteriyor. Kendisi olarak var olabilmek için babasını geride bırakmak zorunda olduğunu geç de olsa anlayan Mickey, saplanıp kaldığı bu hayattan koşarak uzaklaşırken, kamera da onun temposuna ayak uydurarak film boyunca olmadığı kadar hareketli bir hâl alıyor. Bir karakterin yaşadığı dönüşümü, zincirlerinden kurtulmasını sergilemek için kamera hareketlerinde ya da kurgunun temposunda değişikliğe gitmek iyi sonuç verebilen bir kullanım olsa da Attanasio’nun buradaki tercihi ilk akla gelecek fikrin ötesine geçmiyor.

Günün sonunda bu kusurlarına rağmen Mickey ve Ayı’nın etkileyici bir ilk film olmasını sağlayan oyuncu performansları oluyor. Attanasio, bu performanslardan güç alarak, Montana’nın bu dağlık kasabasında, son derece gerçek bir dünya ve bir o kadar gerçek karakterler yaratmayı başarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information