Sosyal gerçekçi hikâyelerin peşinden koşmak ve puslu banliyö görüntüleri ile beyazperdeye karamsarlık getirmek… Farklı örnekleri çok olsa da son yıllarda İngiliz sineması denildiğinde akla böyle bir kariyere sahip yönetmenlerin gelmesi çok normal. Özellikle ana akım sinema dışında festivallerde de karşımıza çıkan bu durum, gerçekten de sadece yanlış bir algı. Alfred Hitchcock, Ridley Scott ve David Lean gibi vizyoner ustaları kısa sürede Hollywood’a kaptıran ada sinemasının bu makus talihi, son yıllarda Danny Boyle, Christopher Nolan, Edgar Wright ve Guy Ritchie gibi popüler isimlerle devam ediyor. Hâliyle geriye, yukarıda bahsettiğim tabloları çizen yönetmenler ile belirli bir kalıba girmekten kaçınan isimler kalıyor. Bu yazının konusu olan Michael Winterbottom ise ikinci gruba girmekle birlikte ilk grupla olan bağını da koparmayarak ilginç bir füzyon sineması yaratan isimlerden.

Winterbottom’ın kariyeri, konu İngiltere olduğunda yine şaşırmayacağımız biçimde bir televizyon kanalında başlar. BBC’nin sinema endüstrisi üzerindeki güçlü etkinin yanı sıra ITV gibi özel kanallar da televizyon ve sinema arasındaki köprüyü kurmaya devam ederler. İşte Winterbottom da Thames Televizyonu’nda kurgucu olarak çalışır. Onun en büyük şansı ise İngiliz sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olan Lindsay Anderson ile işbirliği yapmasıdır. İkilinin İngiliz sineması üzerine hazırladıkları bir belgesel aracılığıyla Winterbottom hem kendi köklerini yeniden gözden geçirme şansı bulur hem de sonrasında Bergman ile ilgili hazırladığı bir belgesel aracılığıyla bu önemli ismin peşinden gider. Bu peşinden gitme durumu, sinemasal bir arayışı simgeler. 1994’te yapımcı Andrew Eaton ile kurdukları Revolution Films, yönetmene özgür bir alan da sunacaktır. Diğer yandan 1990’lı yılların ortasından itibaren aşağı yukarı aynı teknik kadroyla ve oyuncu kadrosuyla çalışmayı tercih etmesi, filmlerindeki kolektif iş bölümünün de önemini ortaya koyar. Kurgucu Trevor Waite ve görüntü yönetmeni Marcel Zyskind ile ondan fazla filme imza atarken Steve Coogan, Rob Brydon, Shirley Henderson ve Kieran O’Brien gibi oyuncular birçok kez filminde görünürler. Bu durum, Winterbottom’un sette elini güçlendiren ve daha az muhalefetle karşılaşmasını sağlayan bir unsura dönüşür.

29 yılda 31 film çekmesi Winterbottom’un üretkenliğini kanıtlamakla birlikte türler arasındaki rahat ve kendinden emin geçişlerini de ortaya koymaktadır. Burada bahsettiğim geçişler sadece tür sinemasının kalıplarına sırtını yaslamayı değil; onu başka yöntemlerle, farklı yaklaşımlarla ele almayı yansıtır. Örneğin; yönetmenin ilk önemli filmi Butterfly Kiss, bir yol hikâyesidir. Fakat Winterbottom’un bir röportajında bahsettiği gibi İngiltere’de yol filmi çekmek ve karakterin özgürlüğünü yansıtmak, Hollywood’daki gibi kalıplarla işlemez. Yani özgürlük duygusunun, hiçliğin ortasında kaybolmanın yerini, aynı yerlerde dönüp dolaşmak, kasabaların kırmızı tuğla binalarının arasında amaçsız gezinmek alır. Özgürlük duygusu burada, “yerinden edilme”ye dönüşür. Winterbottom’un “gerçeğin bir adım gerisinde” duran evreni, klasik anlatı konvansiyonlarını alıp bunları izleyicide huzursuzluk yaratan imgelere dönüştürmeyi başarır. Bunu yaparken ise sinemayı ya da anlatıyı yıkmayı hedeflemez. Tam tersine ana akım sinema ve televizyonun kalıplarını oyuncaklı biçimde ele alır, bir bakıma bu güçlü silahı yine kaynağına çevirir. Çok farklı konular işleyerek auteur kimliğinden bilinçli şekilde uzaklaşırken neredeyse onun üretiminden ve baskısından nasibini almamış görüntüler farklı biçimlerde beyazperdede salınır.

Michael Winterbottom: Sınırlar Aşılmak İçindir

Michael Winterbottom sinemasında “sınır” önemli bir kavramdır. Bazen bir “göç hikâyesi” sınır konusunu incelerken bazen ise hikâye kalıplarını aşmak, “sınırları” da aşmaktır. Yeri geldiğinde ise izleyici ile arasındaki duvarı yıkarak bu sınırı bertaraf eder. İlk yaklaşıma örnek olarak yarı belgesel diyebileceğimiz Bu Dünyada – In This World verilebilir. İnsan kaçakçılarının elinde takas aracına dönüşen Enayat ve Cemal’in öyküsünü anlatan film, mülteci kamplarından Avrupa’ya yapılan yolculukta sınırlar aşıldıkça benzer bir döngünün devam ettiğini ortaya koyar. Özgürlük simgesi olan Batı ülkeleri, aslında ucuz iş gücünün ve sigortasız bir yaşamın simgesine dönüşür burada.

İkinci yaklaşıma ise Winterbottom’un edebiyat uyarlamaları uygun düşer. Thomas Hardy uyarlaması Yasak Aşk – Jude, bir taş ustası ile kuzeni arasındaki yasak aşkı anlatır. Fakat benzer uyarlamaların düştüğü “romantizm” ve tuzağından kurtularak karakterlerinin gelişimini sınıf hareketliliği üzerinden yansıtmayı başarır. Laurence Sterne’in “uyarlanamaz” denilen romanından sinemaya aktarılan Tristram Shandy: Uyduruk Bir Öykü – Tristram Shandy: A Cock and Bull Story ise daha zor bir yolu tercih ederek romanın self rekleksif, meta-anlatı yapısını yeniden üretir. Film içinde film yapısıyla romandan daha kaotik bir anlatı kurmayı başaran Winterbottom, bu tercihini şu sözlerle açıklar: “Tristram Shandy’nin teması gayet basittir: Hayat kaotiktir, düzensizdir ve ne kadar uğraşırsa uğraş ona biçim veremezsin. Hayat o kadar zengindir ki, onu sanat yoluyla aktaramazsın.”

Son yaklaşım ise yönetmenin başyapıtlarından biri olan 24 Saat Parti İnsanları – 24 Hour Party People da hayat bulur. 1970’lerin sonu ve 80’ler İngiliz müzik sahnesini Manchester kenti üzerinden mercek altına alan film; Joy Division ve Happy Mondays gibi önemli grupların kariyerlerinden kesitler sunar. Fakat filmin gerçeklere ve belgelere olan takıntısı, filmin başkarakteri Tony Wilson’un izleyiciyle konuşması aracılığıyla daha da güçlü bir hâl alır. Film boyunca sıklıkla izleyiciye meramını anlatan Wilson üzerinden Winterbottom, filme kendi gerçekliğini de ekler. Hayranı olduğu gruplara olan sevgisini onlara yol gösteren bir ikon olan Wilson üzerinden yansıtan yönetmen, bunu yaparken ana akım sinemanın diliyle bir fan filmi yaratmanın mümkün olduğunu da gösterir. Winterbottom’a göre film, Wilson’un sahibi olduğu Factory Records’un ve grupların ruhunu taşır: “Belki punk müzik yapmadılar ama çıkış noktaları oydu. Bu da ‘İstediğimizi yaparız’ demeleri için yeterliydi. Ben de bu film ile oyuncularıma istediklerini yapmalarının mümkün olduğu bir alan sunmaya çalıştım.”

Elbette Michael Winterbottom, sürekli arayışta olduğu kariyerinde birbirinden kötü filmlere de imza attı. Hatta Guantanamo Yolu – The Road to Guantanamo ve Güçlü Bir Yürek – A Mighty Heart gibi takdir gören filmlerden sonra yönetmenin on yıldır daha düşük profilli bir dönem geçirdiğini söyleyebiliriz. Buna karşın Winterbottom, her filmiyle izleyicide “acaba bu sefer ne yaptı?” sorusunu sordurmayı başarıyor. Çünkü biliyoruz ki; onun için sınırlar, aşılmak için varlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi