Çekildiği tarihten 30 yıl sonra Türkiye’de ilk kez 2016 yılında gösterilen Tekerleme filminin yönetmeni Merlyn Solakhan’ın 1982 yapımı Şehir filmi bu yıl Pera Film ve Fol Sinema Topluluğu işbirliği ile Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluştu. Yönetmenin Almanya’da gördüğü sinema öğrenimine ait bir tez çalışması olan Tekerleme filminin öncesinde çekilen Şehir doğrudan İstanbul üzerine bir deneme belgesel-kurmaca film olmakla birlikte, 80’li yıllarda çekilen Yeşilçam sonrası filmlerin arasından sıyrılan anlatımı ve anlatısıyla dikkat çekiyor. Merlyn Solakhan ile yönetmenin sineması, İstanbul ve şehir üzerine konuştuk. 

Röportaj: Güvenç Atsüren ve Esen Tan

Deşifre: Esril Bayrak

Fotoğraflar: Övgü Avcıer

Esen Tan: Merhaba. Öncelikle daha genel sorulardan başlamak istiyoruz. Şehir ve İstanbul nezdinde, sizin sinemanız üzerine konuşmak istiyoruz.

Güvenç Atsüren: Özellikle bizim gibi genç kuşaklar için Merlyn Solakhan ismi oldukça yeni bir isim. 2016 yılında !f İstanbul’da Tekerleme’nin gösterilmesiyle biz sizin sinemanıza aşina olmaya başladık. Sinema eğitimi için Almanya’ya gittiniz. Peki sinema yapma fikri sizin için nasıl ortaya çıktı?

Merlyn Solakhan: Benim filmlerim birkaç yıl öncesine kadar burada hiç gösterilmediğinden, sinemama aşina olmamanız çok normal. Bundan dört yıl önce, genç bir öğrenci olan Burak Çevik bir gün Berlin’deyken beni aradı ve filmimi keşfettiğinden, filmimi göstermek istediğinden bahsetti. Aslında her şey böyle başladı. Şehir filmim de aslında benim okulu bitirme filmimdi. Filmde yer alan oyunculardan biri, şair Mustafa Irgat daha sonrasında hayata veda etti. Onun arkadaşı İzzet Yaşar benden Mustafa Irgat için hazırlanan bir sayfaya filmi koymamı rica etti. Filmin hakları o esnada bende değil, okuldaydı. Bir yıl sonunda ısrarlara dayanamayıp, ona elimdeki oldukça kötü olan bir VHS kopyasını verdim. Burak da filmi bu şekilde keşfetti. Daha sonrasında film, !f’de ve Ayvalık Film Festivali’nde gösterildi. Benim filmlerimin burada bilinmemesinin nedeni, 80’li yıllarda film yapmaya başladığımda kullandığım tekniklerin burada kullanılmıyor olmasıydı. 16mm belgesel çekmek ve burada göstermek imkânsıza yakın bir şeydi. Şehir de 16mm olarak, çok büyük zorluklarla çekildi. Gösterilmesi mümkün değildi çünkü böyle bir teknik yoktu. Türkiye o dönemi alternatif ya da deneysel film olmadan geçirdi. Tekrardan video ile yeni bir döneme başladı.

Güvenç Atsüren: Peki filmleriniz festival kapsamında yurtdışında seyircilerle buluştu mu? 

Merlyn Solakhan: Evet. Tekerleme Berlin Forum’da gösterildi, Şehir de İtalya dahil olmak üzere birçok festivalde gösterildi. Daha sonrasında Frankfurt Film Müzesi toplu gösterimlerinde filmlerime yer verdi. İstanbulda’da şimdi Pera Müzesi ve Fol Sinema Topluluğu işbirliğiyle “Başkasının Eli” programı kapsamında filmim gösterime girdi. Çok teşekkür ediyorum Pera Müzesi’ne, insanlar büyük bir ilgiyle karşıladılar. Gösterim sonrası yaptığımız söyleşiye de bir çok izleyici katıldı. Bu benim için çok sevindirici ve aynı zamanda şaşırtıcı bir şey. Belki de 80’lerde gösterilseydi bu kadar ilgiyle karşılanmayacaktı.

Esen Tan: Aslında tam da biraz önce sizin açıkladığınız mesele ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Tekerleme filmi için neden otuz yıl beklemek zorunda kaldık diye hayıflanırken zaten 16mm’nin Türkiye’de gösterilmesinin imkânsız olduğundan bahsettiniz. Filmin gösterilememesinin nedeni sizin tutumunuzdan değil de, teknik zorluklardan kaynaklanıyor, ki zaten filmin kendisi İstanbul üzerine. 

Merlyn Solakhan: Eğitimimi tamamladıktan sonra Hayal adında bir film daha çektim. İlk kez o filmim Türkiye’de gösterildi çünkü Cemal Reşit Rey’de 16mm’nin gösterime girebileceği çok iyi bir makina bulunuyordu. Aslında Türkiye sinemasının durumuyla da ilgili bu biraz, o yıllarda 35mm ve sessiz çekiliyordu filmler. Yeşilçam tamamıyla batmıştı. Yeni yönetmenlerden Yılmaz Güney vardı ve Avrupa’da ilk sesli filmler 30’lu yıllarda çekikmiş olmasına rağmen Yeşilçam buna karşıydı. Belki de o tekniği buraya getirecek maddi imkânları yoktu. Teknik buraya reklamla geldi, sinemayla değil. Ben Şehir’i 1982 yılında çektiğim zaman ülkede sıkıyönetim vardı, insanlar sokağa çıkamıyordu. Şehir, iki yıllık bir eğitimden sonra çektiğim ilk filmimdi. Okulum bana filmi Türkiye’de çekebileceğimi fakat Türkiye güvenilir bir ülke olmadığı için bana ekipman sağlayamayacağını söyledi. Ben de son derece saf bir şekilde, ekipmanları kiralamak üzere buraya geldim. Sami Şekeroğlu’na gittim, fakat oranın da öğrencilere kamera kullandırtmayan teorik bir eğitimi vardı. Film çekemiyor, sadece teori öğreniyorlardı. Bir süre sonra Ankara’da 16mm haberlerde kullanılmaya başlanmıştı. Böylelikle bir İtalyan kamerası buldum, çalışmaya başladım. Bütün tanıdıklarım filmi neden sessiz ve 35mm çekmediğim üzerine sorular sordular. Bu sorulara olan tepkim filme çok yansıyor.

Güvenç Atsüren: Peki sizin tercihiniz neden 16mm kullanmaktı?

Merlyn Solakhan: Bu benim tercihim değildi. Okul bana o imkânı sunmuştu. 35mm’lik kameralara göre, belgeselde kullanılan 16mm’likler daha ufak kameralar. 16mm’likler daha çabuk ve kolay hareket etmeme imkân sağladığı için, belgesel çekmeye daha uygun olan bir teknikti. Fakat şimdilerde, telefonlarla bile belgesel çekilebiliyor.

Esen Tan: Özellikle sesli çekim yapmak istemenizin nedeni neydi? Ses ile gerçekliği yakalamak gibi bir amacınız var mıydı?

Merlyn Solakhan: Evet, her şeyden önce sinemayla ilgiliydi. Ses ve görüntünün birbirinden ayrılamaz şeyler olduğunu düşünüyorum. Seslerin yapay olarak kaydedilmesinin ve senkronizasyonun iyi yapılmasının birçok örneği var fakat, bu özensiz bir şekilde yapıldığı zaman sonuçlar çok kötü oluyor. 30’lu yıllarda keşfedilmiş bir şey olmasına rağmen sesli sinemaya 50 yıl boyunca direnmek, bu tekniği kullanmamak neticesinde, çıkan şeyin hikâyesi ne kadar iyi olursa olsun, anlattığınız şey gerçekliğini kaybediyor. Okulda da öğrendiklerimle hem görüntüye hem de sese kendi ağırlığını vermek istedim, İstanbul’un sesleri olan trafik, insanlar, kalabalık…

Esen Tan: Şehir filminde çeşitli meslek gruplarının olması, filmin temaşa sanatını kullanarak Karagöz-Hacivat sahnesiyle açılması ve aynı şekilde bitmesi, anlatıdaki diğer zanaatkârların bir şekilde sinemayla konuşan meslekler olmasının arkasındaki fikir neydi? Mesela, İstanbul’un sesini, yer altındaki suyu dinleyen memur var, neredeyse soyut sanat yapan baloncular var, sürekli hareket halindeki at arabacıları var. En önemlisi bir fotoğrafçı var, doğrudan bize sinemanın atasını hatırlatan. Sanki tüm bu meslek gruplarının sinemanın varlığıyla bir bağları var. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Merlyn Solakhan: Karagöz ve Hacivat benim için sinemanın başlangıcıyla ilgili bir öneme sahip. Aynı zamanda da hikâye anlatıcısı olarak Karagöz ve Hacivat’ın, İstanbul’la da çok alakalı olduğunu düşünüyorum. Multi-etnik bir toplumun, artık unutulmaya yüz tutmuş bir kalıntısı Karagöz ve Hacivat. Bütün diğer seçtiğim meslekler ve karakterlerde hem şehir hem de sinemayla ilgili. Fotoğrafçı eski tekniklere göre bir negatif oluşturuyor, sonra negatifi yıkayıp bir pozitif oluşturuyor. Baloncular, altmışlı yıllardan bu yana göç almaya başlayan şehrin surları dışında yaşayan insanlar . 82 yılında ben filmi çekerken İstanbul’un nüfusu yalnızca üç milyondu. 60’lı yıllarda göçlerle beraber bir değişim başladı. Şehirde yaşayan azınlıklar süratle şehri terketmeye başladılar. Sonrasında, yavaş yavaş bugünkü metropol hâlini almaya başladı İstanbul. Baloncular da göçlerle büyümeye başlamış İstanbul’un dışında, surlarda yaşayan Roman bir topluluk. At arabacıları ise şehirde yaşadığımız hâlde hiçbir zaman görmediğimiz kişiler. Onların da şehirde olduğunu anımsatmak için böyle bir mizansen kurmak istedim. Doğrudan şehirle bağ kuran ve şehir kavramını irdeleyen bir şey yaratmak istedim.

Güvenç Atsüren: Tekerleme’den sonra Şehir filmini izlediğimizde sanki şehrin iki farklı topluluğuna bakıyor gibi hissediyoruz. Tekerleme’de şehrin daha entelektüel bir yüzüne şahit oluyorken, Şehir’de ise surların dışında, şehrin çeperlerinde yaşayan topluluklarını görüyoruz. Aslında, ben bu iki filmin birlikte tasarlanmış olabileceğini düşünmüştüm. Bu konu hakkında ne dersiniz?

Merlyn Solakhan: İki filmi birlikte hazırlamadım fakat Şehir’de gördüğünüz öğeler, beni her zaman meşgul etmiş konular. O yıllarda farkında olmadığım birçok şeyi sonrasında farkettim ki zaman içerisinde yaşamımda ağırlık kazandı.

“Ne yapmak istediğim az çok kafamda oluşmuş olsa da, asıl olarak ne yapmak istemediğimden emindim.”

Güvenç Atsüren: Peki biraz da filmin içeriğinden bahsedersek, Tekerleme ile birlikte düşünüldüğünde Şehir doğrudan bir belgesel olarak başlıyor. Özellikle 30’larda Almanya’da ortaya çıkan şehir belgeselciliği türünü andıran bir film. Fakat filmin son bölümünde, bir kurmaca parça görüyoruz ki bu da aslında Tekerleme’yi andırıyor. Sizin belgesel ve kurmaca sinema arasındaki farka bakışınız nedir? Bu ikisinin birbirinden ayrılmaması doğrultusunda bir sinematik görüşünüz olduğunu söylemek ne kadar doğru olur?

Merlyn Solakhan: Evet görüşüm tam da bu yönde. Belgesel ve kurmacayı birbirinden ayırmıyorum. Şehir’in sonundaki bu kurmaca bölümde benim için bir deney. O yıllarda bir öğrenci olarak özgürlüğünüz var. Bu özgürlüğü kullanmak sizin elinizde. Hiç kimsenin etkisi ya da katkısı olmadan istediklerinizi yapabilmek, sonradan mümkün olmayan bir şey. Bütün o bilinç ve istek filmlerime yansımış durumda.

Esen Tan: Özellikle 80’li yıllarda, darbenin hemen sonrasında Almanya’dan İstanbul’a dönüp filmler yapmanızın arkasındaki motivasyon neydi?

Merlyn Solakhan: Gençliğimi burada geçirdiğim için, Almanya’da yaşayan göçmen Türklerin yaşadıkları tabii ki beni ilgilendiriyordu ama beni asıl ilgilendiren her şey buradan, gençliğimden geliyordu. Bunun için, her zaman burada çalışmak istedim ki bu pek mümkün değildi, ne eğitim ne de alan sağlayabiliyordu Türkiye. Bir şey yapmak istesem Yeşilçam’a gitmem gerekirdi, Yeşilçam’ı da ben beceremezdim, ben sinema öğrenmek istiyordum.

Esen Tan: Düşündüğümüz zaman, esinlendiğiniz bir takım yönetmenler, kuramcılar ve sinemacılar sizi farklı bir alan aramaya sevk etmiş. Kimlerdi esinlediğiniz o isimler?

Merlyn Solakhan: Almanya’ya eğitime gitmeden önce çok fazla şey bilmiyordum. Ne yapmak istediğim az çok kafamda oluşmuş olsa da, asıl olarak ne yapmak istemediğimden emindim. Sanıyorum ki, 78 yılında Ecevit’in kültür danışmanı olan Onat Kutlar İstanbul’da bir Balkan Film Festivali düzenlemişti. Ben ilk orada çalıştım, ilk orada Angelopoulos’u tanıdım ve o motivasyonumu artırdı ki o zamanlar henüz İstanbul Film Festivali kurulmamıştı. Almanya’ya eğitime gittiğimde beni etkileyen şeylerin peşinden gitmeye daha çok imkânım oldu. Japon sinemasından etkilendim. Kenji Mizoguchi ve Yasujirō Ozu’yu kendime çok yakın buldum.

Güvenç Atsüren: Filmde şöyle bir şey duyuyoruz ki, “Şehirde mümkün olmayan tek şey, şehri sevmek.” Bu cümle siz bu filmi 82 yılında yaparken de geçerliydi, biz bunu 2019’da izlediğimizde de aynı şeyi düşünebiliyoruz. Bireyin şehir üstündeki etkilerine dair, insan ve şehir ilişkisine dair siz ne düşünüyorsunuz?

Merlyn Solakhan: Filmde olduğu gibi şehirde yaşayanlar için her zaman şehir yaşantısının bir yapaylığı var. Gerçek yaşam doğayla bağlantılı olduğu için şehirde -her ne şart altında olursa olsun- bir kaçış var çünkü yapay bir yaşam vadediyor bize şehir. 80’li yılların İstanbul’u şimdiyle kıyaslandığında henüz daha çok küçük. Bu ikilem her zaman için varolan bir ikilem diye düşünüyorum. Bu yüzden filmdeki çift arasında hep gitmek, bir yerleri bırakmak üzerinde diyaloglar var.

Esen Tan: Bu soruya da ek olarak, Yeni Türkiye’nin İstanbul’una baktığınızda, 82’de filmi yaparken gördüğünüz ve bulduğunuz doneler üzerinden tartışırsak şu anki İstanbul için böyle bir film yapmak isteseniz, bu mümkün olur mu, nelere dikkat eder ve nasıl bir tasarı düşlersiniz?  Yeniden böyle bir film yapmayı ister misiniz? Böyle bir ilham veriyor mu artık size bu şehir?

Merlyn Solakhan: Neden olmasın. Yapmayı tabii ki isterim fakat nasıl bir şey olur bilmiyorum. Şehrin bir hafızası da var ve bu son yüzyılda o hafıza Türkiye’de pek yok. Bunun için de pek çok şey korunamadığı gibi, hiçbir şeyin anısı saklanmıyor. Bütün anılar siliniyor ve yerine başka bir şey geçiyor. Bu insanların suçu değil, politikanın ve politikacıların suçu. Biz artık bu politikanın sonuçlarını yaşıyoruz burada. Bir yerde yaşayan insanları çıkarıp yerine başkalarını koyduğunuz zaman o yerler yoksunlaşıyor, kimliğini kaybediyor. Bunun örneklerini Anadolu’da da görebilirsiniz. Bana öyle geliyor ki tüm Türkiye’nin neredeyse köyleri, kasabaları kimliklerini kaybetmiş durumdalar. Dediğim gibi, insanları takas ettiğiniz zaman, ne orada üretilen şey ne de yaşam eskisi gibi oluyor artık. Bir kültürü yok etmiş oluyorsunuz.

Güvenç Atsüren: Tekerleme’de de darbe sonrası sokağın isminin değiştirilmesi de buna bir örnek. Bugün bile Tarlabaşı’ndaki insanların kentsel dönüşüm vesileyle kendi alanlarından uzaklaştırılıp yerlerine başka insanların gelmesi de şehir dediğimiz şeyin yukardan verilen kararlar doğrultusunda sürekli değiştirilen bir şey. Bu da bir karmaşa yaratıyor.

Merlyn Solakhan: Değişimler her zaman mümkün. Şehir hiçbir zaman olduğu gibi kalmayacak. Fakat burada bir kimlik ve kültür yitimi söz konusu. İstanbul’da yaşayan birçok tanıdığım ve arkadaşım da bu durumdan çok rahatsız. Bu geçmişle ilgili bir şey kanaatimce, günümüzle ilgili bir şey değil.

“Ne kadar anlam yüklemezseniz, ne kadar elinizdekini özgür bırakırsanız, o özgürlük seyircinize de yansıyor.”

Esen Tan: Sizin filminiz ya da sizin gibi birçok fim üreticisinin materyalleri bizim için bu açıdan da çok önemli. Öncelikle 16mm bir kayıt izliyoruz, bir daha göremeyeceğimiz bir tarihin kanıtlarını görüyoruz. Sizin filmleriniz bu açıdan sinema izleme deneyimiyle ilgili de çok değerli bir şey sunuyor. Bunlar bir yandan kanıt niteliği taşıyan belgeler ama bir yandan da bir anlatıya sahipler ve biz artık dijital çağ ile birlikte, filmin bir kanıt niteliği taşıyan bağından da ayrılan yeni bir formata dijital sinemaya geçtik. Bu konu hakkında sizin fikirleriniz neler? Sinema nasıl bir evrim geçiriyor?

Merlyn Solakhan: Şöyle ki, tekniğin ve içeriği birbirini tamamladığını düşünüyorum. Yüz yıl sonra sinemanın çağın baş sanatı olma niteliğini biraz yitirdiğini düşünüyorum. Nasıl ki mimari, tiyatro, edebiyat bunları yitirdiyse sinemanın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bu yeni tekniğin, dijital sinemanın, estetiği ne olur, o henüz belli değil. Daha önceleri siyah-beyazla yahut ışıkla kazandığınız abstraksiyon bu yeni tekniklerle, bize çektiklerimizi polaroid gibi veren yeni teknikle, nasıl bir estetik doğacak bunu henüz bilmiyorum. En son Ayvalık Film Festivali’nde Godard’ın son filmini izledim ve çok sevdim. Godard bu yeni tekniklere dair bir yaklaşım bulmuş. Bütün o görüntü karmaşasından bir şeyleri yan yana ekleyip yeni bir yaklaşım yaratmaya çalışmış. Fakat genç sinemacılar bu teknikle ne yapacaklar? Kendilerine ait dillerini, varlıklarını bulmaları gerekecek. Başlangıçta, çekilen görüntüler kendi başlarına yalındı. Sesler de keza öyleydi, onların üstlerine bir anlam yüklenmemişti. Onun için güzeldiler ve bugün geriye dönüp baktığımızda güzelliklerini koruyabildiklerini görüyoruz.

Esen Tan: Aslında hareketin kendisini yakalamak başlı başına ilginçti. Sizin filmlerinizde de böyle bir şey var.

Merlyn Solakhan: Evet ben de böyle bir dil tutturmak istiyorum çünkü sevdiğim insanlar da sinemanın başlangıcında bunu yapmışlar. Ne kadar anlam yüklemezseniz, ne kadar elinizdekini özgür bırakırsanız, o özgürlük seyircinize de yansıyor.

Esen Tan: Şehir filminde Hades ile ilgili bir bölüm var ve orada gölgelerden bahsediliyor, şehir gölgeler diyarı ve biz de gölgeyiz gibi bir tasvir var. O kısmın Platon’un Mağara Alegorisiyle bir yakınlığı var mıdır?

Merlyn Solakhan: Aslında böyle bir düşüncem yoktu. Erhart Kästner adlı yazardan bir alıntıydı bu, II. Dünya Savaşı’nda Yunanistan’a gönderilmiş. Büyük bir Yunan hayranlığı ve sevgisi var, bu hayranlık sayesinde Bizans’ı keşfedip buraya gelmiş, sonrasında bu kitabı yazmış. Belki Kästner’in kendisi Platon’dan alıntı yapmıştır fakat orada benim ilgimi çeken şey şehirlerin gölgeler diyarı gibi olması ve orada yaşayanların kendilerini gölgeler gibi hissetmesiydi.

Güvenç Atsüren: Günümüz sinemasında takip ettiğiniz yerli ve yabancı sinemacılar var mıdır? 

Merlyn Solakhan: Artık eskisi kadar sık sinemaya gidemiyorum, gittiğim bazı zamanlarda da sıkılıyorum. Günümüz sinemasında takdir ettiğim insanlar var ama genelde eskilere daha yakın hissediyorum kendimi. İnsanların canı sıkıldığı zaman televizyon ya da eğlence sinemasına yöneliyor. Bunların günlük hayatta yeri olduğunu düşünüyorum. Bizim ufkumuzu açan, müzik gibi edebiyat gibi, bize bir şeyler katan filmler günümüzde çok fazla üretilmiyor. Bu tarz filmler eski zamanlarda kaldı. Türkiye’den günümüzde Nuri Bilge Ceylan izliyorum. Almanya’dan Straub’u seviyorum, özellikle eski yapımlarını.

Esen Tan: İstanbul ve şehir düşünüldüğünde sizin de probleminize yakın bir yerde seyreden Aslı Özge’nin Köprüdekiler filmine denk geldiniz mi? 

Merlyn Solakhan: Aslı Özge’yi tanıyorum, önceki filmlerini gördüm ve Köprüdekiler’den sonra çektiği Ansızın filmini de. Ama maalesef Köprüdekiler’i izleyemedim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi