Orta Çağ skolastiğinin en önemli sac ayaklarından biri olan dinin mutlak hâkimiyeti, toplumsal hayatı yönlendiren ve onu sürekli değişimlere tabi tutan bir doğrultu izler. Döneme damgasını vuran düşünce iklimine bakıldığında ise dinin yarattığı fanatik korkunun gündelik yaşam üzerinde yoğun etkisi olduğu görülür. Kilisenin çizgisi dışında kalan tüm üretimler, bu fanatik korku siyasetinin kıskaçları arasında ezilmeye mahkûm edilir. Yaygın olarak engizisyon çatısı altında işletilen bu sistem, Hristiyanlık düşüncesinin kadim düşmanı olarak simgelenmiş şeytanla ve ona hizmet edenlerle hesaplaşmayı kendine görev edinir.

Bilimin devrimci bir niteliğe bürünüp tarih sahnesine çıkışı ve mevcut sınıfsal yapının karakterinin değişmesiyle aşılan bu sınırsız kötülük dönemi, kendisine tarihsel düşmanlar yaratarak yüzyıllara yayılma özelliğini de taşır. Yaratılan mutlak gücün en önemli kaynağının bilgiye olan uzaklık ve tarihsel düşmanlarla hesaplaşma iddiası olduğu söylenebilir. Kilisenin kendisine düşman olarak atadığı tarihsel rakip, dönemin bilgi birikimiyle açıklanamayan bir güç olması sebebiyle de kalıcı bir hâle gelir. Orta Çağ’ı besleyen bu kaynağın ikna pratiği ise, kitlelerin korkuyla imtihanı sonrasında korkuya teslim olması ve toplumsal hayatın mücadeleci yapısından çekilmesi üzerine kuruludur.

Bireyin davranışları üzerinde etkili olan kitle psikolojisini ve dönemin ruhunu, sinemasal anlayışıyla bütünleştiren yönetmen István Szabó’nun Mefisto – Mephisto’su bu konuda önemli bir örnek olarak karşımıza çıkar. Genel itibarıyla, Klaus Maria Brandauer’in canlandırdığı tiyatro oyuncusu Hendrik Hoefgen’in Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Nazi kurumlarıyla ve yeni toplumsal formasyonla yaşadığı tatlı sert ilişki filmin temelini oluşturuyor diyebiliriz. Hitler, iktidarı eline geçirdikten sonra yoğun bir toplumsal dönüşüm süreci başlatır. Dünyayı savaşa sürükleyen bu sürecin perde arkasına, yani Hitler’in yarattığı tarihsel duruma baktığımızda ise aydınlarla farklı bir ilişkisellik içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Aydının Konumu ve Nazizim

Hendrik Hoefgen’in hikâyenin ilk bölümünde yaşadığı kırılma ve ardından sürekli hâle gelen karakter değişimi de bu durumu açıkça simgeler. Aydının tarihsel ve günlük görevleri arasında belki de en önemlisi ikisi arasındaki bağlantıyı doğru kurmak olmalıdır. Hoefgen’in yaşadığı kırılma ise bu bağlantıyı idealist bir perspektifle okumasıyla gerçekleşir. Demagojiye dayalı popülist bir iktidarın yerleşmeye başladığı günlerde karakter, kendi çevresiyle aşılmaz bir kriz yaşar. Bu krizin kaynağına baktığımızda ise dönemi anlamlandırma güçlüğünün etkili olduğunu görürüz. Kültürel coğrafyanın mevcut birikimi tamamıyla tahrif edilerek suskunluk esasına dayalı bir şekilde toplum yeniden yapılandırılmaya çalışılır. Almanya’da döneme damgasını vuran ve toplumsal muhalefetin tam etkisizliğe bürünmesini sağlayan da budur. Bu doğrultuda karakterin değişimine yol açan temel olay, kendisini toplumun dışında tutan yüzeysel bir anlayışa sahip olmasıdır. Örneğin Hoefgen, hikâye boyunca kaçacak bir yer olmadığını ve Almanya’nın tarihin başından beri ayakta olduğunu sürekli dillendirir. Yaşananların gelip geçici olduğu ve Nazilerin, sanatın özüne müdahale etmeyeceği kanısı hâkimdir. Karakterin motivasyonu, rakip olarak simgelenen fakat sonrasında adeta rehber konumuna yükselecek olan Nazilerle tanışmasıyla birlikte tersine döner. Seçimlerin ardından Nazi hayranı olan yakınlarıyla girdiği sert tartışmalar ve seçimleri protesto etme fikri, yaşadığı travmatik sürecin yarattığı havayla birlikte suskunluğa bürünmesine yol açar. Suskunluğun temelinde ise kayıtsız bir itaat ve geleceğin varlığına duyulan yüksek inanç vardır.

Yönetmenin Hoefgen’i yansıtırken “Mephisto” ismini seçmesi ise, yaşanan akıl almaz olaylara ışık tutma isteğinden kaynaklanmış olabilir. Öyle ki Goethe’nin Faust adlı oyununda yaşananlar, Hoefgen’in yaşadıklarını da temsil eden bir olaya dayanır. Faust, yaşamını belirli idealler üzerine kuran ve onlardan şaşmayan bir karakterdir. Yaşadıkları ideallerinden uzaklaşmasını sağlar ve onlara tutunmak için bir yol arar. Karşısına çıkan Mephisto ise onu bütünlüklü bilgiye ulaştırabileceğini söyler. Faust’un ruhuna karşılık şeytanla yaptığı bu anlaşma, insan olma reflekslerinin de elinden alınmasına yol açar.

Orta Çağ’da sistemi kontrol altında tutmayı sağlayan ve Faust’un ruhunu ele geçiren korku öznesi ile Hoefgen’in ruhunu kontrol altına alan güçler aslında aynı tarihsel kodlara sahiptir. Bu kodlar arasında geçmişin ihtişamlı günlerini şaha kaldırma, güncel tarihsel düşmana olan nefret ve yeni bir toplumsal yapı gibi özellikler bulunur. Bu özellikler ışığında bakıldığında Orta Çağ skolastiği ile Nazi iktidarı arasında önemli benzerlikler bulmak mümkün hâle gelir. Benzerlikler yalnızca iki dönem arasında değil, demagojiyi ve popülizmi, temel siyasal araç hâline getiren tüm siyasal dönemler ve kurumlar arasında bulunur. Hoefgen’in temsilcisi olduğu toplumsal aydının tüm bunları bilmediğini, anlayamadığını kabul etmek ise imkânsız. Hikâye boyunca karakter, neler yaşandığının farkındadır; fakat bu farkındalık onun çeperi dışında gerçekleşir ve ona etki etmez. Yaptığı tercih savrulmasına ve ikna olduğu siyasi aktör tarafından ruhunun ele geçirilmesine yol açar. Berlin’de tiyatroyla ilgilenen sorumlu kişi olmasının ardından bina içerisinde dağıtılan Nazi karşıtı bildirileri gezerek tek tek toplamaya ve iz bırakmamaya çalışır. Aydının değerlerini hiçe saydığı bu bölümler belki de hikâyenin en çarpıcı anlarındandır. Ayrıca çevresinden aldığı eleştiri ve darbeler sonrasında artık bir aydından çok, Nazilerin sevgili Mephisto’su olduğunu kanıtlar. Generalin Hoefgen ile bir araya geldiği her sahnede, karakterin yaşadığı kriz daha da derinleşir. Sonunda spot ışıkları altında ona yalnızca bir aktör olduğu hatırlatılır. Kimsesi kalmamış, toplum dışı ve birikimden yeme alışkanlığına saplanmış bir karakter olarak karşımıza son kez çıkar.

Szabó’nun anlatımını ve seçtiği tarihsel dönemin kaynaklarını canlı tutmayı başaran ise Mephisto’da yer alan olayların günümüzde de birçok örneğini barındırıyor olmasıdır. Dünyada sağ muhafazakarlığın gitgide yükselişe geçtiği ve toplumsal yapıların dönüşüme uğradığı bu dönemde, aydınların varlığı da önemli bir konuma sahiptir. Özellikle kamu nezdinde büyük etkiye sahip olması gereken aydının, siyasal iktidarların uygulamaları arasında kaybolması bunun önemli kanıtlarından birisidir. Aydın için var olmanın en önemli koşulu, kendini sergilemekten çok, kendiyle topluma yeni düşünce alanları açabilmesi olmalıdır. Kötülükle kurulan ve dolaysız gibi görülen ilişki aynı zamanda kötülüğün sefaletinin yayılmasını hızlandıran bir yumağa benzer. Bu anlamıyla Hoefgen özelinde, günümüzde yükselmeye çalışan kötülüğün toplumsal iknayı nasıl sağladığını ve ilerlemenin sac ayaklarından birine oturan aydınların nasıl bir etkiye sahip olduğu görülür.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi