İki yıl önceydi, bir çeviri işi yapıyordum ve bitirmek üzereydim. Bir sonraki adımda ne yapacağımı bilmiyordum. Yılın o kutlu günleri gelmişti neyse ki: İstanbul Film Festivali. Yıllardır adını duyduğum, çeşitli listelere giren ama asla izleme fırsatı bulamadığım, nasıl izleyebileceğimi de bilmediğim bir film festivalde gösteriliyordu. Bu bir Küba filmiydi, devrimden dokuz yıl sonra çekilmişti ve Nişantaşı’ndaki bir alışveriş merkezinde onu izlemek üzere metrodan çıkmış yürürken ben bu bilgileri yan yana düşünmemeye çalışıyordum. Adetim olduğu üzere yüz kere izlediğim reklamlardan önce sinema salonuna girdim, yerime oturdum ve beklemeye başladım. Çok kısa bir süre sonra yakınıma uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım oturdu. Mesai saatlerinin içinde olan o zaman aralığında işte olmamasını açıklamak istercesine şirketinin satın alındığını, bu yüzden de işsiz kaldığını anlattı. Sonrasında reklamlar bitti, ışıklar söndü ve Azgelişmişliğin Anıları – Memorias del subdesarrollo isimli -o zaman için- 49 yıllık film başladı.

Azgelişmişliğin Anıları, hem nasıl bu kadar farklı hem de yakıcı derecede aynı olabilir ki? Devrim olmuş, pek çok “burjuva” Küba’yı terk ederek ABD’ye göç etmeye karar vermiştir. İşte o “göç edenlerden” hiç de farklı olmayan Sergio, Havana’da kalmaya karar verir. Karısı, ailesi ve arkadaşları Miami’ye giderken, serinkanlı ve kalender Sergio kendisini yabancısı olduğu bir rejimin eline bırakarak yazmaya koyulur. Azgelişmiş bir ülkenin “şişmanlarından” olan Sergio, eşitsizliğin kendi aleyhine bozulmasının karşılıklarını gündelik hayatındaki radikal değişmeler ile deneyimler. Öte yandan, devrimden Küba füze krizine kadar pek çok olayın bire bir tanığıdır. Fakat, kendisine tanıklık edecek pek arkadaşı yoktur; bu yüzden de, “sınıfların kalkmasını” fırsat bilerek farklı insanlarla -özellikle de kadınlarla- farklı seviyelerde ilişkiler kurmaya çalışır. Bir garip bohemdir Sergio, aileden zengin olmanın dezavantajını yaşar ama bir yandan da babasının çiftliğini bırakıp New York’a, Paris’e giden hippilerden, beatniklerden, bohemlerden de farkı yoktur. Tek fark; tek zengin çocuğu odur ve etrafındaki insanlar onun seçtiği yaşam tarzını seçmemiş, onu mecburen yaşamaktadır.

Film tamamen Sergio’nun gözünden anlatılır. Sanki Sergio içinde bulunduğu “azgelişmişliğe” dair anılarını yazmayı başarmıştır ve biz hafızasının koridorlarında onunla beraber oradan oraya doğru süzülmekteyizdir. Sergio “azgelişmiş” olarak çevresini küçümseyen biri kesinlikle değildir, etrafındaki insanları küçümsemez. Yahut şöyle diyelim, küçümsüyorsa da onlardan daha çok orayı terk eden “burjuva” karısını, ailesini ve dostlarını küçümsemektedir.

Tersten Bir Yabancılaşma Anlatısı

Filmin yönetmeni Tomás Gutiérrez Alea 1928’de Havana’da doğmuş ve 1996 yılında aynı kentte hayata gözlerini yummuştu. Dünya çapında en çok takdir gören filmi şu an naçizane hakkında birkaç kelam etmeye  çalıştığımız bu film olsa da, kitlelere ulaşan filmi bu filmden 26 yıl sonra çektiği Oscar adayı bile olan Çilek ve Çikolata – Fresa y chocolate’tır. Bu film Küba’nın tartışmalı LGBTİ+ politikalarına karşı bir normalleşme hamlesi olarak da görülüyor genelde. Fakat, Alea, zaten toplumsal yaşamın bir parçası olan devrim gibi büyük değişiklikler sonrasında bireylerin durumunu kahramanlık anlatıları kurmadan anlatmaya çalışan bir yönetmen. Özgürlük ve eşitliğin taşıyıcısı olarak yola çıkan devrim, elbette önce ekonomik duvara tosluyor. Azgelişmişliğin karşısında teorik ekonomik model, kendini yerleşik düzene karşı var etmeye çalışırken o, azgelişmişlikten semiren bir kesimi temsil eden Sergio, kapitalizmin törpülediği hislerini kaybetmiş olmanın tadını çıkarıyor sosyalizmde. Bir macera filmi bu, tersten bir yabancılaşma anlatısı. Sanki kahraman dünyaya yabancılaşmıyor da dünya kahramanımıza yabancılaşıyor gibi. Çünkü Sergio sürekli ondan kaçan dünyanın bir parçası olmaya çalışıyor. Tıpkı Sean Penn’in Into the Wild filmindeki Chris McCandless’ın modernite tarafından yabancılaştırıldığı doğaya dönerek Alexander Supertramp olma isteğinde olduğu gibi, Sergio da kapitalizmin onu yabancılaştırdığı sosyal alet çantasını geri kazanarak tanımadığı insanların arasına karışmaya çalışıyor. Yine de bunu silip atamadığı burjuva nobranlığı ve kibrinden tam kurtulamayarak yapıyor. Supertramp’in bilmediği o bitki yüzünden sonunun gelmesi gibi de, aşina olmadığı sosyal ve toplumsal ağlar, Sergio’nun sonunu getiriyor.

Yine de iddia ediyorum ki bir macera filmi bu. Maceralarda kimse kaybetmez; yaşananlar, yani süreç her şeyden daha önemlidir. Günümüzün içine kapanık ve karamsar yaşamına, başka bir dünyanın, hem de şenlikli bir dünyanın mümkün olabileceğini söyleyen maceradan daha iyi bir ilaç yoktur kanımca. Sergio da bir maceraya atılır. Sinik, nobran, kibirli, üstenci, soğuk ve teklifsiz gözükse de hissetmeye çalışır. Hissetmek için vermeyeceği şey yoktur. Kendini Küba’nın yakın tarihinin hareketli sayfalarında -yahut onların gölgesi altında- dolaşırken bulur ve kendini özgürleştirmek için kendisinden bile vazgeçmesi gerektiğini anlar -ya da idrak etmek durumunda bırakılır.

Filmin başarısında, Küba’nın en hareketli anlarında sokakları arşınlayan bir kültürel elit, bir bohem entelektüel olan Sergio Carmona Mendoyo’yu Kübalı bir Marcello Mastroianni edası ile canlandıran Sergio Corrieri’nin de büyük payı var. Alea ve kendi romanından uyarladığı senaryosu ile Edmundo Desnoes, iyi bir kimya oluşturmuşlar ve ortaya böylesine zamanın ruhunu yansıtabilen, hatta ötesine de geçebilen bir film çıkmış.

Memorias del subdesarrollo, 1968 yılında, o kuşağın imrendiği yerlerden biri olan Küba’da geçiyor. Üzerinden geçen elliden fazla yıla rağmen tazeliğini koruyan, kendine özgü filmlerden biri hala. Özellikle de “azgelişmişliğin” ne demek olduğunu bilen ülkelerin vatandaşları için keşfedilmeyi bekliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi