Sene 1994’tü. Hayatımda hiç sinemaya gitmemiştim. Her yaz ve ara tatilde anneannem ve dayılarımı ziyarete Denizli’ye giderdik. Bu gidişimde dayım beni sinemaya götürmeyi teklif etti. Dedim ya hiç sinemaya gitmemiştim, hemen kabul ettim. Sinemaya geldiğimizde gösterilen tek bir film olduğunu onun da altyazılı olduğunu söylediler. Komedi filmiymiş. Oraya kadar gelmişim hevesle, geri döner miyim? Dayım sordu, “Altyazı okuyabilir misin?” diye. Okurum tabii, ne olacak! Sinemaya girdim ve film izlemenin aslında bambaşka bir şey olduğunu öğrendim. İzlediğim filmin yönetmeninin komediyi bambaşka bir hâle sokan birkaç kişiden biri olduğunu ise çok sonra öğrenecektim.

Sinemada izlediğim ilk film, Mel Brooks’un ülkemizde “Robin Hood Salaklar Prensi” ismiyle gösterilen filmi “Robin Hood: Men in Tights” filmiydi. Yıllar sonra sinemaya ilgi duymaya başladığımda yalnızca bu filmi değil, birçok Mel Brooks filmini de televizyonda izlediğimi öğrendim. O en çok güldüğüm filmlerden birkaçı aynı yönetmenin filmleriydi demek. Sonrasında filmlerindeki popüler kültür dokundurmalarını fark etmeye başladım. Her şey yavaş yavaş gelişti yani.

92. yaş gününü henüz geçmişken yazdığımız bu yazının nesnesi Mel Brooks, 1926 yılında doğmuş Amerikalı bir yönetmen. Yalnızca yönetmen mi? Hayır. Aktör, yapımcı, yazar, besteci ve komedyen de aynı zamanda. Birçok filmi (özellikle erken dönem filmleri) kült hatta klasik mertebesine yükselmiş yalnızca komedi alanında değil tüm sinema dünyasında en iyi filmler arasında anılmaya başlamıştı. Oscar’dan Grammy’ye kadar pek çok ödülün ve adaylığın da sahibi oldu. Ben de sizin için Mel Brooks’un en sevdiğim – maalesef en iyi filmleri diyebileceğimiz bir seçki değil, affınıza sığınarak – beş filmini seçip bu değerli yönetmeni ve sinemasını sizlerle paylaşmak istedim.

The Producers (1967)

Bu filmi kısaca özetlemek gerekirse, Mel Brooks efsanesini yaratan film diyebiliriz. Mel Brooks’un senaryo Oscar’ına uzandığı, Gene Wilder ve Zero Mostel’in başrollerini paylaştığı, yeniden çevrimleri, Broadway müzikali uyarlamaları yapılan bu film, geçmişte büyük bir yapımcı olan Max Bialystock ve muhasebecisi Leo’yu anlatıyor. Artık para kazanamayan ve “bir şekilde” idare etmeye çalışan Max’ın yardımına Leo koşuyor. Leo, kötü Broadway oyunları yaparak para kazanmanın bir yolunu buluyor ve Max de buna ikna oluyor. Hikâyesinden çok Broadway sistemine getirdiği taşlama ve filmin içinde üretilen “Hitler için Bahar Vakti” isimli “korkunç” oyun ile hatırlanacak olan film, baştan sona bir yanlışlıklar komedisi. Zaten, Brooks’un pek çok teması da ilk kez bu filmde ortaya çıkıyor, zeki olduğunu sanan baş karakter, alık yan karakter, baştan sona ti’ye alınan bir sektör, bir tür, bir hikâye… The Producers o “anlatınca komik olmayan şakanın” film hâli gibi. Pür-i pak bir komedi klasiği.

Blazing Saddles (1974)

Şimdi gelelim Mel Brooks’un en “şakalı” filmine. Western türündeki Blazing Saddles, vahşi batıya dair tüm klişeler ile klasik western filmlerinin tüm klişelerini bir potada eriterek bambaşka komedi unsurlarını da içinde barındıran bir film – mesela Nazilerin vahşi batıda işi ne! Filmin temel meselesi aslında belki pek çok Mel Brooks filminde de olduğu gibi ırkçılık. Fakat film bunu yaparken asla bir tezi olduğunu size hissettirmiyor. Aksine, sizi komediye öylesine boğuyor ki, bu insanlık durumunun absürtlüğü karşısında şaşıp kalıyorsunuz!

Blazing Saddles, herkesin beyaz olduğu bir kasabada şerif olan bir Afr0-Amerikalıyı anlatıyor. Şerif Bart, yanına hayatın sillesini yemiş, alkolik, “bu ellerle mi?” silahşör Waco’yu da alarak kasabayı boşaltmaya zorlayan Lamarr ve eşkıyalarına karşı duruyor. Fakat kasabanın eşkıyalara karşı durabilmesi için Çinli, İrlandalı ve diğer göçmenlerden oluşan tren yolu işçilerine de ihtiyaçları var. Eğer onları kabul ederlerse, şeriflerine alışabilirlerse zafer hiç de uzak değil.

Dediğim gibi, Blazing Saddles, bütün klişeleri harmanlayarak, işin içine müziği ve slapstick’e yer yer varan bir oyunculuk yelpazesini içinde barındıran, herkesi kahkahalarla güldüreceği garanti bir başyapıt.

Young Frankenstein (1974)

Böyle bir başarı kırk yılda bir görülür. Belki de yalnızca Ingmar Berman’ın hem Yaban Çilekleri hem de Yedinci Mühür’ü 1957 yılında aynı sene içinde yayınlaması ile kıyaslanabilecek bir durum. Bu durum şu, Mel Brooks iki başyapıtını da aynı sene 1974 yılında yapmış! Kişisel olarak Blazing Saddles’ı genelgeçer komediye daha yakın ve daha “komik” bulsam da, Young Frankenstein’ın şahsım adına en çok güldüğüm filmi olduğunu söylemem gerek.

Yine Gene Wilder ve Mel Brooks’un favori karakter oyuncularından Marty Feldman’ın oynadığı bu film de, tahmin edeceğiniz üzere, başta Frankenstein hikâyesi olmak üzere tüm korku filmlerinden Alman dışavurumculuğuna kadar birçok akımı/türü alaya alan ancak onların kodlarını da başarı ile uygulayan bir eser. Amerikalı tıp profesörü Frederick Frankenstein, kendisini büyük büyük babası ve o korkunç geçmişten uzak tutmak isteyen saygın bir bilim insanıdır. Ancak, Transilvanya’daki şatonun ona miras kaldığını öğrenince köklerine geri döner. Hizmetçisi Igor ve yardımcısı Inga ile tanışınca, ortamın da etkisi ile Frederick, atalarının işini tamamlamaya karar verir ve bir ölüyü diriltme girişiminde bulunur. İşler pek de beklediği gibi gitmeyecektir.

Tamamıyla siyah beyaz çekilmiş bu film, Brooks’un bir yönetmen olarak da ustalık eseri. Arkasında bütün bir klasik korku türüne ve erken dönem dünya sinemasına aşinalık yatıyor. Brooks tüm bu formların metotlarını çok iyi çalışmış ve filmine ekleyerek, bir nevi formunu koruyarak içeriğini parodiye alan çok başarılı bir iş ortaya çıkarmış. Filmin daha karanlık ve üstü kapalı mizahı da türe hakim olanları etkileyecek biçimde.

High Anxiety (1977)

Eh, belki de, Mel Brooks’un son iyi filmlerinden biri – kişiden kişiye değişir elbet! Ancak, favori yönetmeni Alfred Hitchcock olan birisi olarak, bu filmi dahil etmemem mümkün değildi. Senaryoda kısmen Hitchcock ile çalışmış olan Brooks’un bu filmi, başta Hitchcock olmak üzere pek çok gerilim filmini ve bir bütün olarak türü ti’ye alıyor.

Çok ÇOK Kaygılılar için Psikonörotik Enstitü’nün yeni müdürü olan Dr. Richard Thorndyke enstitüde dönen bazı olaylardan şüphelenince üzerine bir cinayet yıkılır. Ancak kendini temize çıkarmak için “yükseklik korkusu” ile başa çıkması gerekmektedir. Film, her türlü Hitchcock filminden klasik sahneleri bir araya getirerek muazzam bir Hitchcock parodisi ortaya koyuyor, hem de Hitchcock severleri hiç utandırmadan.

Robin Hood: Men in Tights (1993)

Bunun geleceğini biliyordunuz. Bu filmden bahsetmeden geçmem olası değil. Mel Brooks’un en kötü filmi olma konusunda, son filmi 1995 yılı yapımı Dracula ile yarışabilecek kalitede olan bu filmde çok kıymetli bazı şeyler var ama yine de. Bir kere ben objektif yaklaşamasam da bu filmi komik buluyorum. Cary Elwes’in Robin Hood’u Richard Lewis’in Prens John’u ve Dave Chapelle’in ilk rolü olarak “Hapşu” karakteri muhteşem karakterler. Ayrıca, Mel Brooks’un ve Patrick Stewart’ın küçük rollerini de unutmamak lazım.

Film Robin Hood hikâyesinin bir parodisi. Çoğunlukla da Kevin Costner’ın oynadığı versiyonunun. Bambaşka kültürel referansları (hatta kendi filmlerinden bile referansları) ekleyerek zenginleştirdiği bu film yine Brooks’un komedi-müzikal tonuna da sahip. Sonuç olarak, Mel Brooks’un en iyi filmi olmasa da, karakter zenginliği ve oyuncu performansları ile güldürmeyi başarıyor demek mübalağa olmaz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi