8 Mart 2020’de, Paris’te hayata gözlerini yuman İsveçli usta oyuncu Max von Sydow’la bundan birkaç yıl önce, Berlin Film Festivali’nde kariyerine ve bilhassa Ingmar Bergman’la yol arkadaşlığına dair bir röportaj gerçekleştirmiştim. Oyuncu, Stephen Daldry’nin Çok Gürültülü ve Çok Yakın – Extremely Loud & Incredibly Close adlı filmi vesilesiyle gazetecilerle buluşmuştu ve ben de bu gazetecilerden biriydim. Hiç değişmeyen aynı davudi ses, buz kesen bakışlarla mükemmelen çelişen acılı bir yüz ifadesi ve uzun endamıyla heybetli bir duruş; Max von Sydow filmlerden aşina olduğumuz hâliyle ve müthiş nezaketiyle karşımda. Bende ise bir sinema yazarından ziyade hayran hâli, öylesine bir hâl ve gidişat. Ne de olsa ölümle satranç oynayan, şeytanı içimizden çıkarmak isteyen fanileri canlandırarak sinema tarihine geçmiş bir oyuncu karşımdaki. Uzun süre bir kenarda bekleyen bu söyleşi, maalesef gidişine denk düştü.

Esin Küçüktepepınar: Film teklifleri arasında nasıl seçim yapıyorsunuz, önceliğiniz nedir?

Max von Sydow: Kendimi tekrarlamamaya çalışmak. Bu tuzağa genç yaştan itibaren düşmemek için elimden geleni yaptım. Çünkü hem izleyiciye karşı sıkıcı olma tehlikesi var hem de- daha da önemlisi- kendim sıkılıyorum. Sette sıkılan aktör, düşünsenize. Aynı karakteri kaç kez oynayabilirsiniz ki! Sıkılmak ise en berbat şeydir oyunculukta sanırım, heyecanınız olmazsa mahvolursunuz. Zaten illa da çalışmam gerekmiyor artık.

Esin Küçüktepepınar: Yeni filmlerle sizi hâlâ izliyor olmak şahane ama bizim için…

Max von Sydow: Minnettarım, gerçekten. Ben de hâlâ senaryo göndermelerine çok seviniyorum. Ama çalışmasam da olur. İlla sabah sete gitmeyelim veya akşam sahneye çıkmayalım diye bir derdim hiç yok. O müthiş heyecanı hissetmedikçe hiç çalışmasam da dert etmem. O heyecan da çok nadir geliyor.

Esin Küçüktepepınar: Senaryolar o kadar mı klişe artık?

Max von Sydow: Gelen çoğu senaryoda benzer yaşlı adam öyküleri anlatılıyor. Bu da genelde senaryonun yarısında ölmeniz ve acıklı bir vedayla cenaze töreninizin yapılması demek. Birilerinin büyükbabası olarak kalpleri yumuşatacak bir öyküye malzeme olmanın çekiciliği yok açıkçası. Bu acıklı öykülerin belirli bir derinliği olması gerekiyor ki tahammül edelim. Kısaca ilginç roller bulmak kolay değil. O nedenle, söz gelimi Çok Gürültülü ve Çok Yakın ve Stephen Daldry gibi özel bir yönetmenin adını gördüğünüzde sevinçle zıplıyorsunuz. Dünya savaş ve çatışmalarla tarumar oluyor, anlaşılıyor ki insanlığın yüzyıllardır öğreneceği bir şey yok, aynı şiddet devam ediyor. Bu öyküde ise kayıp, yas duygusu incelikle ele alınmış. Anlayış ve dayanışmayla, kolaya kaçmadan kotarılmış. Daha iyi bir gelecek ihtimalini seviyorum. Karımla birlikte okuduğumuzda inanılmaz etkilenmiş ve rolü kabul etmeye karar vermiştik.

Dünya savaş ve çatışmalarla tarumar oluyor, anlaşılıyor ki insanlığın yüzyıllardır öğreneceği bir şey yok, aynı şiddet devam ediyor.

Esin Küçüktepepınar: Filmde canlandırdığınız karakter geçmişte yaşadığı travma nedeniyle konuşmayı reddeden biri. Bu role nasıl hazırlandınız?

Max von Sydow: Müthiş keyifli keşifler bunlar, sesiniz çıkmıyor ama çevrenizdekilerle iletişim içindesiniz. Konuşmamanız derdinizi anlatamadığınız manasına gelmez. O da gayet normal bir insan aslında, sadece kağıda yazarak konuşuyor. Daha önemlisi jest ve mimiklerle kendisini ifade ediyor. Bence bir aktör için bulunmaz bir olanak. Yas tutmak bir nevi küsmek dünyaya, daha derinlere inilirse suçluluk duygusu ve kendini affedememek.

Esin Küçüktepepınar: Ölümlü olduğumuzu kabullememek de var işin içinde değil mi?

Max von Sydow: Elbette, bu nedenle suçluluk duygusunu yükleniyoruz. Ölenin ardından kalan olmak çok yalnızlaştırıcı bir şey. Sanki siz elinizden geleni yapmadığınız için olanlar olmuş gibi. Son bir kelam, bir selam edememekten ve sonsuza kadar bunu gerçekleştiremeyeceğimizi bilmekten de kaynaklı olabilir. Ama yaşayanlarla iletişim kuramıyoruz ki ölenlerle helalleşelim! İletişim kurmak her türlü zor. İnsan kendi egosundan azıcık sıyrılarak bakabilse keşke karşısındakine. O zaman diğeri diye bir şey olmadığını anlıyor. Dolayısıyla bu filmi seviyorum. Sonunda umut olması, sevgiyi baş tacı etmesi bana çok iyi geldi.

Birçok şahane yönetmenle çalıştım Martin Scorsese, Steven Spielberg, David Lynch bunlardan birkaçı ama her şeyden önce ona çok şey borçluyum, Bergman sayesinde burada, karşınızdayım.

Esin Küçüktepepınar: Genelde yaratıcı yönetmenlerin sette diktatör gibi davrandığından bahsedilir, örneğin Ingmar Bergman gibi işin kontrolünü asla elinden bırakmayan ustalar. Konuya ani bir giriş oldu ama Bergman ile olan ortaklığınızı anlatır mısınız biraz? Keyifli bir ortam mıydı setleriniz?

Max von Sydow: İnanılmaz eğlenceli bir yönetmendi Bergman. Biliyorum, şok edici geliyor kulağa ama bu doğru. Elbette çok disiplinliydi ve beni de bu şekilde yetiştirdi. İyi ki! Hep hazırlıklıydı. Çok kontrolcüydü ama öyle olması gerekiyordu. Her bir detayı önceden düşünür, yine de huzursuz olurdu ama yaratıcılık sancısı böyle bir şey. Ancak dön dolaş sette çok şefkatli ve anlayışlıydı, sıkıcı olmadan öğretici olmayı başaran az sayıda insandan birisiydi. Elbette çok karmaşık bir insandı. Ama hepimiz karışıktık o dönemler. Heyecanı, tutkusu ve enerjisi müthiş bulaşıcıydı. Gençlik vardı tabi ki, müthiş bir coşku dönemiydi. Birçok şahane yönetmenle çalıştım Martin Scorsese, Steven Spielberg, David Lynch bunlardan birkaçı ama her şeyden önce ona çok şey borçluyum, Bergman sayesinde burada, karşınızdayım.

Esin Küçüktepepınar: Peki ya dostluğunuz?

Max von Sydow: İlk andan itibaren anlaştık biz. Bu dünya veya ötesi, aynı şeyi merak ediyorduk, yani varoluşumuzu. İnsan o yaşlarda her şeyi öğrenmek ve anlamak istiyor, kendi başına manalandırmak, yaratmak istiyor. Aramızda 10 yaş vardı, benden azıcık büyüktü ama sonuçta ikimiz de gençtik, dolayısıyla sonsuz bir merakla hayatı irdelemeye çalışıyor, iç dünyamızdaki fırtınalarla baş etmeye çalışıyorduk. Tiyatro ve sinema arasında mekik dokuyarak şahane bir koşuşturmayla geçti yıllarımız. Onu hep özlüyorum.

Esin Küçüktepepınar: Ölüm karşısındaki nihai çaresizliğimiz ve bu hayattaki mana arayışımız üzerine akla bin türlü senaryo gelse de Yedinci Mühür – Det sjunde inseglet (1957) bunların içinde başı çekiyor kuşkusuz, yarım asır sonra size ne ifade ediyor film?

Max von Sydow: Bir başyapıt olacağının farkında değildik tabi ki. Bergman onu okul çocukları için oyun olarak hazırlamıştı. Böylesine bir senaryo ile ortaya çıkacağını tahmin etmiyorduk. Kışları tiyatro yaptık, kalanında da filmi çektik. Şimdi bakınca Yedinci Mühür’e, bu hayattaki çaresizliğimiz üzerine dokunaklı bir film olduğunu görüyoruz. O zamanlar soyut düşünceleri tartışmaya açmak, hayata olabildiğince mana yüklemek ve sonra da bu denklemi bozmakla ilgiliydik belki. Bilemiyorum. Ama oyunculuğumun sonradan geliştiğini biliyorum.

Esin Küçüktepepınar: Nasıl yani?

Max von Sydow: Yani ben tiyatro kökenliyim ve sinemayı Bergman ile keşfettim, onun da belirgin talepleri vardı. Şimdi bakınca bazı rollerimi teatral buluyorum, o zaman öyle gerekiyordu tabi, rolüne göre.

Esin Küçüktepepınar: Son derece çeşitli bir filmografiniz var, sizin için çok özel olanlar hangisi?

Max von Sydow: Hepsi özel diyerek konuyu bağlasam? Komedi, dramı, tragedya her türü severim, yeter ki ilginç bir rol olsun.

Esin Küçüktepepınar: İsveç’ten sonra Hollywood maceranız nasıldı?

Max von Sydow: Farklı! Elbette bambaşka bir dünya ve kolay değil belki. Ama nerede ne kadar durduğunuza bağlı. Yine de her daim William Friedkin’e hayranlığımı sunmak isterim, Şeytan – The Exorcist nereden baksanız akıllıca kotarılmış bir film.

Esin Küçüktepepınar: Oyunculukta neler önemli sizin için?

Max von Sydow: Merak, heyecan, hazırlık, disiplin gibi şeyler sayabilirim ama severek yapmak isteyeceğiniz bir şey olmalı, ilginç olması da önemli. Sıkıcılık, sevgisizlik ve vasatlık öldürücü şeyler. Hayatta da zaten böyle değil mi?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information