Edebiyatta olduğu gibi sinemada da biyografileri ekrana taşımanın zahmetli ve meşakkatli bir iş olduğu kanısındayım. Koca bir hayat deneyimini ya da o hayatın belli bir dönemine damga vuran çok değerli bir üretim sürecini layığıyla peliküle aktarmak zor olduğu kadar çok fazla tehlikeye de sahip. Bu tehlikelerin en başında ise yüzeysel kalma ve meselenin özünü ıskalama ihtimalleri var. Örneğin henüz çok kısa bir süre önce izleme fırsatı yakaladığımız J.D. Salinger’ın Amerikan ve hatta dünya edebiyatına damga vurmuş ve milyonlara ilham vermiş başyapıtlarından Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli romanını yazış sürecini anlatan Rebel in the Rye; Salinger’ı yazının başına oturtan tüm motivasyonları es geçmiş ve ortaya koyduğu anlatıyla oldukça sinik bir Salinger tasviri sunmuştu. Yine birkaç ay önce izlediğimiz I, Tonya ise Amerikan spor tarihine geçen Tonya Harding isimli bir buz patencisinin hileler ve zorluklarla dolu hayatını özgün bir anlatı düzlemi yaratarak ve hikâyeyi gerçek ile yapıntı arasında aktarmayı seçerek son yılların en iyi biyografilerinden birine imza atmıştı. Korku kültürünün ve gotik edebiyatın en meşhur figürlerinden biri olan ‘Frankenstein ya da Modern Prometheus’ı henüz 19-20 yaşlarındayken yaratmayı başaran Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’nin -kısaca Mary Shelley- hayatının aşkı olarak görülen Percy Shelley ile tanışmasını ve Frankenstein’ı yazmasına sebep olan olayları konu alan Mary Shelley filmi ise, ne yazık ki, yüzeysel kalma ve gerçeği romantize etme tehlikesine düşerek çarpıcı bir biyografi olma potansiyelini geri tepiyor. 19. yüzyıla adını altın harflerle yazdırmayı başaran ve üstelik korku türünde eserler yaratan bir kadın yazarın, tüm yazma motivasyonunu Percy Shelley ile yaşadığı çalkantılı aşk ilişkisi üzerinden kurarak Mary Shelley’yi yazma eylemine sürükleyen ya da yazının başına oturtan esas etkenleri ıskalayan film, standardize edilmiş bir biyografiden öteye gidemiyor. Hem de Mary Shelley’nin tıpkı I, Tonya kadar iyi bir film olması için çok fazla sebep varken... Bu sebeplerin en başında ise 2012 yapımı Wadjda filmiyle bizleri kendine hayran bırakan, Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni olma ünvanını da taşıyan, Haifaa Al-Mansour gibi bir ismin hem yönetmen hem de senarist koltuğunda oturuyor olması var. Ama çoğu yabancı yönetmenin Hollywood’a transfer olduktan sonra başına gelen şey Al-Mansour’un da başına gelmiş görünüyor. Şimdiye dek yaptığı tüm filmlerde kadın hikâyelerine odaklanarak, patriyarkanın söz sahibi olduğu bir ortamda baskı altında tutulan kadınların uyanışını ve prangalarından kurtuluş sürecini ekrana taşıyan Al-Mansour, Emma Jensen ile birlikte kaleme aldıkları Mary Shelley filminin olay örgüsünü yüzeysel bir düzlemde inşa ederek; böylesine önemli bir yazarın tüm hezeyanlarının, gelgitli ruh hâlinin ya da neden korku türünde yazmayı tercih ettiğinin altını dolduramıyor. Daha doğrusu, bir yazarı yazma pratiğine yönlendiren benlik kaygıları ve kimlik buhranlarını, yalnızca aşk ve yalnızlık gibi duygu durumları üzerinden kurarak böylesi önemli bir figüre sığ ve yavan bir perspektiften yaklaşıyor. Mary Shelley: Sığ ve Yavan Bir Biyografi Denemesi Yazmış olduğu ‘Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ isimli kitabıyla ‘feminizmin annesi’ olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft ve seçkin bir edebiyatçı olan William Godwin’in kızı olarak dünyaya gelen Mary Shelley; tıpkı onlar gibi yazıyla haşır neşir olan ve çocuk yaşlardan beri hikâyeler yazmaktan kendini alamayan biri. Henüz 10 günlükken annesini kaybeden ve aslında hiç göremeyen Mary Shelley’nin ergenlik dönemi babasının kitap dükkanında üvey anne ve diğer…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Haifaa Al-Mansour, Mary Shelley gibi bir yazarı yazma pratiğine yönlendiren benlik kaygıları ve kimlik buhranlarını, yalnızca aşk ve yalnızlık gibi duygu durumları üzerinden kurarak böylesi önemli bir figüre sığ ve yavan bir perspektiften yaklaşıyor.

Kullanıcı Puanları: 2 ( 2 votes)
60

Edebiyatta olduğu gibi sinemada da biyografileri ekrana taşımanın zahmetli ve meşakkatli bir iş olduğu kanısındayım. Koca bir hayat deneyimini ya da o hayatın belli bir dönemine damga vuran çok değerli bir üretim sürecini layığıyla peliküle aktarmak zor olduğu kadar çok fazla tehlikeye de sahip. Bu tehlikelerin en başında ise yüzeysel kalma ve meselenin özünü ıskalama ihtimalleri var. Örneğin henüz çok kısa bir süre önce izleme fırsatı yakaladığımız J.D. Salinger’ın Amerikan ve hatta dünya edebiyatına damga vurmuş ve milyonlara ilham vermiş başyapıtlarından Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli romanını yazış sürecini anlatan Rebel in the Rye; Salinger’ı yazının başına oturtan tüm motivasyonları es geçmiş ve ortaya koyduğu anlatıyla oldukça sinik bir Salinger tasviri sunmuştu. Yine birkaç ay önce izlediğimiz I, Tonya ise Amerikan spor tarihine geçen Tonya Harding isimli bir buz patencisinin hileler ve zorluklarla dolu hayatını özgün bir anlatı düzlemi yaratarak ve hikâyeyi gerçek ile yapıntı arasında aktarmayı seçerek son yılların en iyi biyografilerinden birine imza atmıştı.

Korku kültürünün ve gotik edebiyatın en meşhur figürlerinden biri olan ‘Frankenstein ya da Modern Prometheus’ı henüz 19-20 yaşlarındayken yaratmayı başaran Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’nin -kısaca Mary Shelley- hayatının aşkı olarak görülen Percy Shelley ile tanışmasını ve Frankenstein’ı yazmasına sebep olan olayları konu alan Mary Shelley filmi ise, ne yazık ki, yüzeysel kalma ve gerçeği romantize etme tehlikesine düşerek çarpıcı bir biyografi olma potansiyelini geri tepiyor. 19. yüzyıla adını altın harflerle yazdırmayı başaran ve üstelik korku türünde eserler yaratan bir kadın yazarın, tüm yazma motivasyonunu Percy Shelley ile yaşadığı çalkantılı aşk ilişkisi üzerinden kurarak Mary Shelley’yi yazma eylemine sürükleyen ya da yazının başına oturtan esas etkenleri ıskalayan film, standardize edilmiş bir biyografiden öteye gidemiyor. Hem de Mary Shelley’nin tıpkı I, Tonya kadar iyi bir film olması için çok fazla sebep varken… Bu sebeplerin en başında ise 2012 yapımı Wadjda filmiyle bizleri kendine hayran bırakan, Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni olma ünvanını da taşıyan, Haifaa Al-Mansour gibi bir ismin hem yönetmen hem de senarist koltuğunda oturuyor olması var. Ama çoğu yabancı yönetmenin Hollywood’a transfer olduktan sonra başına gelen şey Al-Mansour’un da başına gelmiş görünüyor. Şimdiye dek yaptığı tüm filmlerde kadın hikâyelerine odaklanarak, patriyarkanın söz sahibi olduğu bir ortamda baskı altında tutulan kadınların uyanışını ve prangalarından kurtuluş sürecini ekrana taşıyan Al-Mansour, Emma Jensen ile birlikte kaleme aldıkları Mary Shelley filminin olay örgüsünü yüzeysel bir düzlemde inşa ederek; böylesine önemli bir yazarın tüm hezeyanlarının, gelgitli ruh hâlinin ya da neden korku türünde yazmayı tercih ettiğinin altını dolduramıyor. Daha doğrusu, bir yazarı yazma pratiğine yönlendiren benlik kaygıları ve kimlik buhranlarını, yalnızca aşk ve yalnızlık gibi duygu durumları üzerinden kurarak böylesi önemli bir figüre sığ ve yavan bir perspektiften yaklaşıyor.

Mary Shelley: Sığ ve Yavan Bir Biyografi Denemesi

Yazmış olduğu ‘Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ isimli kitabıyla ‘feminizmin annesi’ olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft ve seçkin bir edebiyatçı olan William Godwin’in kızı olarak dünyaya gelen Mary Shelley; tıpkı onlar gibi yazıyla haşır neşir olan ve çocuk yaşlardan beri hikâyeler yazmaktan kendini alamayan biri. Henüz 10 günlükken annesini kaybeden ve aslında hiç göremeyen Mary Shelley’nin ergenlik dönemi babasının kitap dükkanında üvey anne ve diğer kardeşler ile birlikte geçiyor. Sonrasında bir süreliğine İskoçya’da yaşayan Mary Shelley burada büyük aşk yaşayacağı dönemin romantik şairlerinden biri olan Percy Shelley ile tanışıyor ve sonrasında oradan oraya sürüklenerek birlikte yaşıyorlar. Bu bağlamda film ile Mary Shelley’nin hayatı büyük ölçüde örtüşüyor. Yaşanan olayların sıralamasına sadık kalıyor film.

Aslında ilk 20 dakikada her şey pek yolunda giderken Percy Shelley’nin ortaya çıkması ile birlikte film izleğinde bir U dönüşü, bir kayma yaşanıyor. Kendimizi bir anda romantik olduğu kadarıyla, dram yüklü ve çalkantılı bir aşk hikâyesinin içinde buluyoruz. Aslında kendimizi böyle bir hikâyenin içinde bulmamızın pek bir sakıncası yok; fakat Percy Shelley’nin üzerinde ısrarla durduğu özgür aşk kavramının ya da çok-eşli, çok-aşklı bir yaşam tarzının altında yatan felsefik ve etik dayanakların boş bırakılması bir yandan filmin anlatısal kopmalar yaşamasına sebep olurken; bir yandan da Mary Shelley’yi Frankenstein gibi bir başyapıt yazmaya iten nedenler, yalnızca, yaşanan duygusal ve romantik acıların sonucunda açığa çıkmış gibi bir izlenim yaratıyor. Halbuki tarihte birazcık yolculuk yapınca olayların bu kadar basit biçimde gelişmediğini, meselenin özünün oldukça derin olduğunu görebiliyorsunuz. Örneğin, inanılmaz derecede çok okuyan bir yazar olan Mary Shelley’yi film boyunca okurken çok az görüyoruz ya da hayat arkadaşıyla birlikte yaptıkları sohbetler sayesinde fikirlerini geliştirdiğini dile getiren yazar ve Percy Shelley’yi bu tür entelektüel sohbetler ederken görmek yerine; çoğu duygusal ve cinsel yoğunluğu yüksek olan sahnelerde görüyoruz. Peki ya filmin Lord Byron tasvirine ne demeli? Romantizm akımının en önde gelen şairlerinden biri olan Lord Byron’u karikatürize ederek bayağılaştıran Mary Shelley filmi; gerçek yaşamda Mary Shelley’yi Frankenstein’a başlatan fitili ateşleyen kişi olan Lord Byron’u da oldukça küçük düşürüyor.

Al-Mansour, sinematografik tercihleri ve dönemin zamansal ve mekânsal atmosferini ortaya koyma becerisiyle yönetmenlik yeteneğini başarıyla ortaya koysa da; hem senaryo zafiyeti hem oyuncu seçimleri hem de Mary Shelley rolünde izlediğimiz Elle Fanning’in üzerinde birkaç beden büyük duran Mary Shelley rolü filmin değerini düşüren ana etkenlere dönüşüyor.       

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi