Evrensel etkiler gösteren bir ekonomik buhranın insanları aşırı neşeye, pozitif duyguya ve engel tanımayan bir iyimserliğe sürükleyeceği herhâlde hiçbir toplumbilimcinin aklına gelmezdi. O buhran zamanlarında; umutsuzluğun norm hâline geldiği bir dünyada, hayatın nesnel gerçeklerinden kaçışın kapısı bir şekilde aralanmıştı. Peki pozitif duygulara nasıl oldu da bu kadar sarıldık? Onları nasıl oldu da değerli bir ahlak öznesi hâline getirdik? İşte bunun cevabı belki de Mary Poppins’in bir çocuk kitabı olmasında saklı. İngiltere, kuralcılığıyla, muazzam disipliniyle öne çıkan devasa bir kültüre sahip. Bu öyle bir kuralcılık ki büyük bir kararlılıkla, yayılmakta olan emperyalist politikalarını ‘’liberalizm’’ adı altında yedirerek, hakimiyeti altındaki topluluklara mutluluk getirdiğini bile varsaydı. Hâliyle, İngiltere’nin sahip olduğu ciddiyet, ahlak ve kural düzeni, en azından batı etkisindeki dünyanın geri kalanında bir genel etik olarak yerleşti veya izleri kaldı. İngiltere’nin dünyamıza İngilizce’den bile yüksek olan tek etkisi zannediyorum ki ciddiyettir. Peki biz, nerede ciddiyetin ‘’ciddiyetini’’ sorgularız? Tabii ki çocuk kitaplarında… Çocukluğun getirdiği o özgür hayal gücünü ‘’çocuklaşmak’’ olarak küçümserken, yine aynı ciddiyetten besleniriz. Çünkü o özgür hayal gücü, var olan gerçekliği, yani o büyük buhranı yaşayacak olan gerçekliği bükecektir, onu anlamsızlaştıracaktır. Çünkü biz, sürekli ciddi olmak zorundayız; ciddi olup Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamak zorundayız. Bu bakımdan, P. L. Travers’a katılmamak zor. Mary Poppins, İngiltere gibi bir yere ancak havadan gelebilirdi! Ancak gökten şemsiye ile inen biri, insanlara sonsuz iyimserlikle yaklaşabilirdi. Mary Poppins: Sihirli Dadı: İngiliz Kuralcılığı ve Bir Kaçış Olarak Görülen İyimserlik Rob Marshall yönetimindeki Mary Poppins: Sihirli Dadı, Robert Stevenson yönetimindeki 1964 yapımına olabildiğince yaklaşıyor. Her iki Mary Poppins filminin benzer mekân tasarımları, benzer kamera hareketleri, benzer cast seçimleri ve hatta benzer film süreleri bulunuyor. Fakat Marsall’ın Mary Poppins’i biraz daha aceleci, biraz daha hızlı bir dile sahip. Film, seyirciye kesinlikle dinlenme şansı tanımıyor; ya oyuncular repliklerini söylerken inanılmaz aceleci davranıyor ya da araya mutlaka bir şarkı sıkıştırılıyor. Asla başka bir şey düşünmek için fırsat verilmiyor. Bu da sanki çocukluğun ve hayal gücünün şamatayla eşdeğer olarak görüldüğü genel fikre katkı sağladığı gibi, bir seyirci olarak çocuğun da filmle ilgili özgür düşünme ihtimaline ket vuruyor. Oysa, ne Travers’ın ne de Stevenson’ın çocukluğa karşı bu basit ön yargıya sahip olduğunu düşünmüyorum. İngiliz kuralcılığını topa tutan bir filmde, aynı kuralcılıktan yemler veren tercihlere rastlamak şaşırtıcı. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi ciddiyetin, uslanmaz düzenin, sınırları keskin saygının yine tek bir kurumda toplandığını görüyoruz: Bankacılık. Hâliyle atmosfer olarak buhran dönemini tercih eden bir eserin, bütün eleştirilerini yönelteceği alanın bankalar olması normal karşılanabilir. Zaten liberal ekonominin baş tacı edildiği topraklarda, insanın tüm mutluluğunun ve özgürlüğünün paraya dayandırılması şaşırılması gereken bir şey değil. Ancak Mary Poppins’te karşılaştığımız ‘’yetişkin’’ tanımının, düzenle ve disiplinle sarmalanmış paraya dayalı hayattan çıkması, üzerinde durulması gereken bir konu. Bu noktada yazarın çocuklara bir mesaj vermek istediği çok açık. Fakat neden emeği oluşturan işçi sınıflarının (örneğin filmdeki baca temizleyicileri gibi) var olan gerçekliği farklı şekilde yaşayarak mutlu olmaları gereksin? Neden hem baca temizlemeye devam edip hem de az kazansınlar? Ve neden ‘’Evet, baca temizliyorum ama hayat bir oyun!’’ diyerek, sadece ezilenler pozitifleşsin? Neden sistemin kendisini gülümseyerek değiştirmek yerine, sadece işçilerin gündelik rutinine hayal gücü katıp,…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Hayata ‘’iyi’’ tarafından bakmak, olumlu olmak çok önemlidir. Ancak insanlığı mutsuzlaştıran her sorunun çözümünde bir kaçış gibi pozitifliğe sığınmak, gerçek bir çözüm getirmiyor. Film işte tam da bu yüzden, ezilenlerin tarafında gibi gözükse de aslında onların tarafını tutmuyor; onlara pozitif bakarak, sadece ‘’gülümsüyor’’.

Kullanıcı Puanları: 3.8 ( 1 votes)
60

Evrensel etkiler gösteren bir ekonomik buhranın insanları aşırı neşeye, pozitif duyguya ve engel tanımayan bir iyimserliğe sürükleyeceği herhâlde hiçbir toplumbilimcinin aklına gelmezdi. O buhran zamanlarında; umutsuzluğun norm hâline geldiği bir dünyada, hayatın nesnel gerçeklerinden kaçışın kapısı bir şekilde aralanmıştı. Peki pozitif duygulara nasıl oldu da bu kadar sarıldık? Onları nasıl oldu da değerli bir ahlak öznesi hâline getirdik? İşte bunun cevabı belki de Mary Poppins’in bir çocuk kitabı olmasında saklı.

İngiltere, kuralcılığıyla, muazzam disipliniyle öne çıkan devasa bir kültüre sahip. Bu öyle bir kuralcılık ki büyük bir kararlılıkla, yayılmakta olan emperyalist politikalarını ‘’liberalizm’’ adı altında yedirerek, hakimiyeti altındaki topluluklara mutluluk getirdiğini bile varsaydı. Hâliyle, İngiltere’nin sahip olduğu ciddiyet, ahlak ve kural düzeni, en azından batı etkisindeki dünyanın geri kalanında bir genel etik olarak yerleşti veya izleri kaldı. İngiltere’nin dünyamıza İngilizce’den bile yüksek olan tek etkisi zannediyorum ki ciddiyettir. Peki biz, nerede ciddiyetin ‘’ciddiyetini’’ sorgularız? Tabii ki çocuk kitaplarında… Çocukluğun getirdiği o özgür hayal gücünü ‘’çocuklaşmak’’ olarak küçümserken, yine aynı ciddiyetten besleniriz. Çünkü o özgür hayal gücü, var olan gerçekliği, yani o büyük buhranı yaşayacak olan gerçekliği bükecektir, onu anlamsızlaştıracaktır. Çünkü biz, sürekli ciddi olmak zorundayız; ciddi olup Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamak zorundayız. Bu bakımdan, P. L. Travers’a katılmamak zor. Mary Poppins, İngiltere gibi bir yere ancak havadan gelebilirdi! Ancak gökten şemsiye ile inen biri, insanlara sonsuz iyimserlikle yaklaşabilirdi.

Mary Poppins: Sihirli Dadı: İngiliz Kuralcılığı ve Bir Kaçış Olarak Görülen İyimserlik

Rob Marshall yönetimindeki Mary Poppins: Sihirli Dadı, Robert Stevenson yönetimindeki 1964 yapımına olabildiğince yaklaşıyor. Her iki Mary Poppins filminin benzer mekân tasarımları, benzer kamera hareketleri, benzer cast seçimleri ve hatta benzer film süreleri bulunuyor. Fakat Marsall’ın Mary Poppins’i biraz daha aceleci, biraz daha hızlı bir dile sahip. Film, seyirciye kesinlikle dinlenme şansı tanımıyor; ya oyuncular repliklerini söylerken inanılmaz aceleci davranıyor ya da araya mutlaka bir şarkı sıkıştırılıyor. Asla başka bir şey düşünmek için fırsat verilmiyor. Bu da sanki çocukluğun ve hayal gücünün şamatayla eşdeğer olarak görüldüğü genel fikre katkı sağladığı gibi, bir seyirci olarak çocuğun da filmle ilgili özgür düşünme ihtimaline ket vuruyor. Oysa, ne Travers’ın ne de Stevenson’ın çocukluğa karşı bu basit ön yargıya sahip olduğunu düşünmüyorum. İngiliz kuralcılığını topa tutan bir filmde, aynı kuralcılıktan yemler veren tercihlere rastlamak şaşırtıcı.

Tıpkı ilk filmde olduğu gibi ciddiyetin, uslanmaz düzenin, sınırları keskin saygının yine tek bir kurumda toplandığını görüyoruz: Bankacılık. Hâliyle atmosfer olarak buhran dönemini tercih eden bir eserin, bütün eleştirilerini yönelteceği alanın bankalar olması normal karşılanabilir. Zaten liberal ekonominin baş tacı edildiği topraklarda, insanın tüm mutluluğunun ve özgürlüğünün paraya dayandırılması şaşırılması gereken bir şey değil. Ancak Mary Poppins’te karşılaştığımız ‘’yetişkin’’ tanımının, düzenle ve disiplinle sarmalanmış paraya dayalı hayattan çıkması, üzerinde durulması gereken bir konu. Bu noktada yazarın çocuklara bir mesaj vermek istediği çok açık. Fakat neden emeği oluşturan işçi sınıflarının (örneğin filmdeki baca temizleyicileri gibi) var olan gerçekliği farklı şekilde yaşayarak mutlu olmaları gereksin? Neden hem baca temizlemeye devam edip hem de az kazansınlar? Ve neden ‘’Evet, baca temizliyorum ama hayat bir oyun!’’ diyerek, sadece ezilenler pozitifleşsin? Neden sistemin kendisini gülümseyerek değiştirmek yerine, sadece işçilerin gündelik rutinine hayal gücü katıp, onların hayatını daha bir ‘’çekilir’’ hâle getirelim? Bu emek sermaye ilişkisine dair, potansiyel baca işçileri olan o çocukları uyutmak için anlatılan bir masal da değil de nedir? Elbette ki hayata ‘’iyi’’ tarafından bakmak, olumlu olmak çok önemlidir. Ancak insanlığı mutsuzlaştıran her sorunun çözümünde bir kaçış gibi pozitifliğe sığınmak, gerçek bir çözüm getirmiyor. Film işte tam da bu yüzden, ezilenlerin tarafında gibi gözükse de aslında onların tarafını tutmuyor; onlara pozitif bakarak, sadece ‘’gülümsüyor’’.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi