Advertisement


Bu yıl yeni filmleri ile adlarından övgüyle söz ettiren Martin Scorsese ve Quentin Tarantino, geçtiğimiz günlerde bir araya gelerek filmleri, sinema dünyası ve kendilerini etkileyen yapımlar hakkında konuştular.

Taxi Driver, Goodfellas, Raging Bull gibi unutulmaz filmleri sinema dünyasına kazandıran Martin Scorsese bu yıl yeni filmi The Irishman ile sinemaseverlerin karşısına çıkarken; Pulp Fiction, Reservoir Dogs, Inglourious Basterds gibi unutulmaz filmlere imza atan Quentin Tarantino da Once Upon a Time… in Hollywood ile sinemalara konuk oldu. Her ikisi de son filmleriyle adlarından bir kez daha övgüyle söz ettiren bu iki usta yönetmen, geçtiğimiz günlerde Amerikan Yönetmenler Birliği (DGA)’nin düzenlediği bir etkinlikte bir araya geldi. Sinemaseverlerin hayranlığını kazanan filmleri kadar filmlere olan düşkünlükleriyle de tanınan Scorsese ve Tarantino, hem kendi filmleri ve yeni projeleri, hem de sinema dünyası ve kendilerini etkileyen yönetmenler hakkında konuştular.

10. filminin ardından film yönetmenliği bırakacağını açıklamasıyla çok konuşulan Tarantino, daha yönetmenliği bırakmadan farklı alanlara yönelecek gibi görünüyor. Başarılı yönetmen, Scorsese ile sohbetinde yeni bir kitap üzerinde çalıştığını açıkladı. Kitabının Hollywood ile yabancı sinemayı karşı karşıya getireceğini söyleyen Tarantino, ilgi çekici projesini şu sözlerle anlattı; “II. Dünya Savaşı’na katılıp orada fazlasıyla ölüm gören bir karakterim var. Eve dönüyor ve artık 50’ler ve artık filmler ona hitap etmiyor. Gördüğü onca şeyden sonra ona çocukça geliyorlar. Onun için filmler Hollywood filmlerinden ibaret. Sonra bir anda Kurosawa ve Fellini gibi isimlerin yabancı filmlerini duymaya başlıyor. Ve ‘belki onlarda bu yapmacık Hollywood filmlerinden fazlası vardır’ diyor.”

Sinema dünyasının farklı dönemlerindeki filmlere göndermeleriyle tanınan Tarantino, kitabın araştırma sürecinde savaş sonrasında çıkan filmleri karakterinin gözünden izlemeye başladığını açıkladı.

Son bir film çektikten sonra yönetmenliği bırakacağını her fırsatta yineleyen Tarantino, sözünün arkasında durup yönetmenliği bıraksa dâhi yeni eserleri ile adından söz ettirmeye devam edecek gibi görünüyor. Sinema dünyasını merkezine alan kitap projesi için çalışmalarını sürdüren yönetmen, daha önce yaptığı bir açıklamada film çekmeyi bıraktıktan sonra tiyatro oyunları ve kitaplar yazmayı planladığını söylemişti.

Martin Scorsese: “İzlediğim İlk Film King Vidor’un 1946 Yapımı Western‘i Duel in the Sun’dı.”

Tarantino’nun Hollywood filmleri ile “yabancı” filmleri karşı karşıya getiren kitap projesi yönetmenlerin Amerikan yapımı olmayan filmlerle nasıl tanıştığı konusunu gündeme taşıdı. New York’ta geçen çocukluğu sırasında ailesinin sık sık kendisini sinemaya götürdüğünü söyleyen Scorsese, izlediği ilk filmin King Vidor’un 1946 yapımı western‘i Duel in the Sun olduğunu açıkladı. Scorsese’nin yabancı filmlerle tanışması ise İtalya kökenli büyük annesi ve büyük babasının İtalyan filmlerine olan ilgisi sayesinde başlamış. “Ufak bir televizyonumuz vardı, 16 inç bir RCA Victor ve büyük annemle büyük babam cuma geceleri bize gelirdi, çünkü cuma geceleri İtalyanlar için İtalyan filmleri gösterirlerdi. Bicycle Thieves, Rome, Open City, Paisan gibi filmler. Yani beş yaşındayken büyük annemle büyük babamın Paisan izleyip ağladığını gördüm ve onların konuştuğu dili filmlerde duydum. Başka bir tür sinema daha olduğunu fark ettim, ama bizim bildiğimiz anlamda filmler değillerdi. O filmlerin etkisinden hiçbir zaman çıkamadım ve bu her şeyi değiştirdi.”

Eski filmlerin muhafaza edilmesi ve sinema deneyiminin korunması için kayda değer işlere imza atan Scorsese, sinemaya en az onun kadar önem veren Tarantino’ya Netflix için film çekmenin kendisine sağladığı özgürlükten de söz etti. 3 saat 29 dakika uzunluğundaki The Irishman’in temposunu nasıl ayarladığını soran Tarantino’nun sorusunu cevaplayan Scorsese, bu bir Netflix filmi olduğu için uzunluk konusunda herhangi bir endişesi olmadığını ve filmin gereken uzunlukta olabileceğini fark ettiğini ifade etti.

Martin Scorsese ve New York Yeni Dalgası

İkili New York ve Los Angeles sinema ekolleri ve New York Yeni Dalgası hakkında da görüşlerini paylaştılar.

Quentin Tarantino: “New Yorklu sinemacıları düşündüğümde aklıma sen geliyorsun Marty. Sidney Lumet geliyor. Woody Allen geliyor. Ayrıca 60’lı yıllardaki New York Yeni Dalgası’nın bir parçasıydın. Sen ve Jim McBride, Shirley Clarke ve Brian De Palma gibi yönetmenler. Tüm o New York Yeni Dalgası konsepti, Fransız Yeni Dalgası’ndan aldığınız bunu yapabiliriz tavrı ilgimi çekiyor. Bana bir kamera verin onu bir arabaya monte edeyim ve işte başlıyoruz.”

Martin Scorsese: “Ya da bir tekerlekli sandalyeye koyarsın. Bir kameraman ve bir tekerlekli sandalye, işte dolly çekimin. New York olayı savaş sonrasından çıktı aslında. New York’ta çok az film çekiliyordu. Stüdyo sistemi elbette fabrika gibiydi. Stüdyoda istediğin her şey varken neden New York’a gidesin ki? Bence o dönemde bunu değiştiren yine Yeni Gerçekçilik’ti, gerçek mekânlarda çekim yapmaktı. Film noir’a geçecek olursak The Naked City’de (Jules Dassin) ve Where the Sidewalk Ends’te (Otto Preminger) ve hatta Force of Evil’da (Abraham Polonsky) New York’u gözler önüne seren kareler vardı ve muhteşemlerdi. George Cukor, A Double Life, tüm filmler kameraları sokaklara taşımaya başladılar.”

“New York o dönemde film çekilmeye uygun bir yer değildi. Trafik vardı, çalışan insanlar vardı, kameranın önünden geçerlerdi, laf dinlemezlerdi. Kamerayı farklı yerlere saklamaya başladılar ve nihayetinde bu Amerikan avangardıydı, Jonas Mekas’ın 50’lerde küratörlüğünü yaptığı filmler, Cinema 16. Amos Vogel, Jonas Mekas, Shirley Clarke. Asıl bu bariyeri yıkansa Shadows ile (John) Cassavetes oldu.”

Quentin Tarantino: “Evet. O bunların babasıydı. Kesinlikle.”

Martin Scorsese: “Shadows’u izleyince arkadaşlarıma baktım ve ‘artık bahanemiz yok’ dedim. Söyleyecek bir şeyimiz olduğu sürece bunu yapabiliriz.”

Quentin Tarantino: “New York Yeni Dalgası’nın ilginç tarafı, Yeni Gerçekçilik veya Fransız Yeni Dalgası ile kıyaslandığında bence Fransız Yeni Dalgası filmlerinin tamamının aynı şehirde geçmesi. Godard’ın Vivre sa vie’sindeki Anna Karina ile Truffaut’nun Shoot the Piano Player’ındaki piyanocu her an karşılaşabilir. Bu kesinlikle yaşanabilir. New York Yeni Dalgası ise kendi semtlerine bağlı kaldı. Ve bize New York’un çok yüzlü bir hâlini gösterdiler. The Cool World’deki karakterlerin Who’s That Knocking at My Door’daki karakterlerle veya Greetings’teki hippilerle karşılaşmasını düşünemezdiniz bile.”

İkili Taxi Driver’ın sonundaki unutulmaz çatışma sahnesine de değindi. O sahneyi çektiklerinde 40 gün sürmesi gereken çekimlerin 45. gününde olduklarını söyleyen Scorsese, yapımcıların oldukça öfkeli olduğunu ve sürekli kızgın bir şekilde aradıklarını, hatta sete geldiklerini ama sonunda sahneyi çekerken hissettikleri bu baskının işlerine yaradığını ifade etti.

Sondaki bu sahneyi Japon tarzına benzeten Tarantino’ya hak veren Scorsese, filmin senaristi olan Paul Schrader’ın bu sahneyi tasarlarken daha Japon tarzı, daha stilize olacak şekilde tasarladığını düşünüyor. Schrader’ın duvarlarda daha fazla kan olmasını istediğini söyleyen Scorsese, “ama ben Kon Ichikawa değilim ve bu da Kurosawa’nın Sanjuro’su değil” diyerek neden farklı bir yol seçtiğini açıklıyor.

Stüdyonun (Columbia) daha en baştan Taxi Driver’ı yapmak istemediğini ama filmin yapımcıları olan Michael ve Julia Phillips’in bir şekilde onları ikna ettiğini söyleyen Scorsese, filmin ilk gösteriminin ardından stüdyo yöneticilerinin oldukça kızgın olduğunu söylüyor. X yaş sınırı alacak, yani yanlarında aileleri olsa bile 17 yaşından küçükler tarafından izlenemeyecek bir film teslim ettiğini söyleyen Scorsese, stüdyo yöneticileri ile yaptıkları toplantıda “Ya filmi R yaş sınırı alacak şekilde kes ya da biz keseriz. Şimdi çıkabilirsin.” dediklerini açıkladı. R yaş sınırı alan filmler aileleri yanında olduğu sürece 13 yaşının üzerindekiler tarafından izlenebildiği için X yaş sınırı almış bir filme göre çok daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşabiliyor.

Başka yönetmenlerin işlerinin kendi filmleri üzerindeki etkisi hakkında konuşan Tarantino, Inglourious Basterds’ta Josef von Sternberg’den izler görmenin mümkün olduğunu söyledi. Inglourious Basterds’ın çekimleri için Fransa’da olduğu dönemde girdiği bir kitapçıdan Josef von Sternberg hakkında bir kitap alıp okuduğunu, onu çok sevince yönetmen ile ilgili bir kitap daha aldığını, sonundaysa yönetmenin otobiyografisini alıp okuduğunu söylüyor. Her ne kadar von Sternberg’in kitapta anlattığı hiçbir şeye inanmasa da kitabı oldukça eğlenceli bulduğunu söyleyen Tarantino, özellikle yönetmenin sanat yönetimi konusundaki tekniğinden bir hayli etkilenmiş. O günden beri her filminde Josef von Sternberg sahnesi olarak nitelendirdiği bir iki sahneye yer verdiğini söyleyen Tarantino, bu sahneyi şöyle anlatıyor: “Josef von Sternberg çekiminde sanat yönetimini alırsın ve hepsini kameranın önüne dizersin. Sonra dolly ile çekerken kamera karakteri takip eder ve sağda solda tüm mumlar, bardaklar, saatler dizilidir ve böylece kamerayla takip edeceğin büyük bir şerit yaratırsın.”

Scorsese ise Hitchcock’un Marnie filmindeki bir sahnenin kendisini çok etkilediğini ve pek beceremese de hemen hemen her filminde aynı şeyi yapmaya çalıştığını söylüyor. Bahsi geçen sahnede kameranın oyuncunun omzunun üstünde olduğunu ve sadece karakterin elini ve elindeki silahı çektiğini söyleyen Scorsese, bu tekniği oyuncuları dolly‘lere bindirmeye benzetiyor.

Kaynak: DGA

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information