İşçi sınıfından bir gemici olan genç Martin, aristokrat bir ailenin kızına âşık olan Martin, aşkına kavuşmak için yazar olmayı hedefleyen eğitimsiz Martin, her şeye sıfırdan başlayan azimli Martin, toplumsal gerçekçi üslubu biricik sevgilisince ‘para etmez’ bulunan Martin, şair bir dost edinen Martin, sosyalizmin köle ahlâkına karşı duruşuyla "sosyalistler" tarafından dışlanan çarkın dışındaki Martin, öğrendikçe sinirlenen ve sindiremeyen Martin, aşkını ve dostunu yitiren Martin, büyük yazar Martin; eleştirdiği her şeye hapsolan dişlinin çarkı Martin Eden. Il passaggio della linea, La bocaa del lupo, Bella e perduta adlı belgeselleriyle uluslararası festivallere konuk olan, 2015 yılında ilk uzun metrajı Lost and Beautiful - Bella e perduta'yı çeken İtalyan yönetmen Pietro Marcello, usta yazar Jack London’ın 1909’da yayımlanan romanında hikâyesini anlattığı Martin Eden’ı sinemaya uyarlıyor. Daha önce de sinemaya uyarlanan eserle aynı adı taşıyan bu yeni filmin senaryosunu yönetmen Marcello ile Maurizio Braucci’nin birlikte yazıyor. Luca Marinelli’nin Martin Eden’a hayat verdiği filmde ona Jessica Cressy, Vincenzo Nemolato, Marco Leonardi gibi oyuncular eşlik ediyor. Dünya prömiyerini 76. Venedik Film Festivali’nde yaptıktan sonra 44. Toronto Film Festivali’ne konuk olan Martin Eden, festivalde Platform Ödülü’ne değer görüldü. Luca Marinelli ise 76. Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle ayrılmıştı. Martin Eden: Yükseldikçe Tükenmek *** Yazının buradan sonrası Martin Eden filmiyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar içeriyor olabilir. *** İşçi sınıfından bir gemici olan genç Martin Eden’ın hikâyesi, kendisini imgelediği ve ara sıra rüya, hayal ve flashback kompozisyonlarında gördüğümüz gemiyle paralel ilerliyor. Ablası ve eniştesiyle yaşayan, eniştesinin sürekli maddiyatla ilgili baskısına maruz kalan güçlü, yakışıklı ve hovarda Martin Eden, dansa davet ettiği Margherita’yla teknede güzel bir gece geçirir. Burjuvazi ortamına girdikten sonra, orada yer edinmek için tüm bilgisizliğiyle çırpındığı günlerde, adeta nereden geldiğini unutarak basit bir garson olarak göreceği Margherita’nın, hayatının daha da ilerleyen dönemlerinde "kendisine acı veren saf, gerçek aşkını" kaldıramayacağından henüz bihaber olan Martin, sabah bağrışma seslerine uyanıyor ve Arturo adlı genci dayak yemekten kurtarıyor. Bu jesti karşılığında Aturo onu evine götürüyor ve Martin için ilk kırılma da burada yaşanıyor. "Patron" sınıfı bir aileyle karşılaşan Martin, Arturo’nun kız kardeşi Elena’yı gördüğü anda ona âşık oluyor ancak onunla konuşabilmek için eğitimli olması gerekiyor. Filmde Martin Eden ile Elena’nın arasındaki sınıf çatışması, seyirciye dil üzerinden ince ince işleniyor. Martin, Elena’yla muhabbet edebilmek için Baudelaire üzerinden konuşmaya çalışsa da kötü Fransızcası onu hemen ele veriyor. Elena, Martin’in hayatına girdiği andan itibaren ona sürekli eğitim alması gerektiğini, her şeyin eğitimle mümkün olabileceğini anlatıyor ve bu da Martin’in kendini kitaplara vermesine neden oluyor. Yönetmen Marcello, kaynak aldığı kitaba belirli kıstaslarda sadık kalsa da romanda Martin’in fiziksel özelliklerinden oldukça etkilenen, Martin’in hissettiği manevi tutkuyu maddi olarak yaklaşık ölçütlerde hisseden ve Ruth olarak bilinen Elena’yı daha sakin, duyguları daha bastırılmış ve Martin’e karşı hisleriyle ilgili seyirciyi ümitlendiren bir karakter yaratıyor. Her iki kadın da Martin’in eserlerinin "para etmez" oluşu hakkında hemfikir olsa da Elena, Ruth’un aksine Martin’in edebi yolculuğunu içten içe destekliyor ancak ait olduğu dünyada bu fikirlere sahip Martin ile birlikte olamamaktan çekiniyor izlenimi yaratıyor. Ancak hikâye kitapta da olduğu gibi sınıf farklılıklarından doğan ve kadının yön verdiği ayrılıkla ilerliyor. Martin sürekli…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Film boyunca zengin bir görsellik ve müzikal geçişlerle seyirciyi doyuran bir canlılık yakalayan yönetmen Marcello, son sekansı geçmiş ile şimdinin füzyonunda biraz lirik ve durağan tamamlıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.06 ( 5 oy)
85

İşçi sınıfından bir gemici olan genç Martin, aristokrat bir ailenin kızına âşık olan Martin, aşkına kavuşmak için yazar olmayı hedefleyen eğitimsiz Martin, her şeye sıfırdan başlayan azimli Martin, toplumsal gerçekçi üslubu biricik sevgilisince ‘para etmez’ bulunan Martin, şair bir dost edinen Martin, sosyalizmin köle ahlâkına karşı duruşuyla “sosyalistler” tarafından dışlanan çarkın dışındaki Martin, öğrendikçe sinirlenen ve sindiremeyen Martin, aşkını ve dostunu yitiren Martin, büyük yazar Martin; eleştirdiği her şeye hapsolan dişlinin çarkı Martin Eden.

Il passaggio della linea, La bocaa del lupo, Bella e perduta adlı belgeselleriyle uluslararası festivallere konuk olan, 2015 yılında ilk uzun metrajı Lost and Beautiful – Bella e perduta’yı çeken İtalyan yönetmen Pietro Marcello, usta yazar Jack London’ın 1909’da yayımlanan romanında hikâyesini anlattığı Martin Eden’ı sinemaya uyarlıyor. Daha önce de sinemaya uyarlanan eserle aynı adı taşıyan bu yeni filmin senaryosunu yönetmen Marcello ile Maurizio Braucci’nin birlikte yazıyor. Luca Marinelli’nin Martin Eden’a hayat verdiği filmde ona Jessica Cressy, Vincenzo Nemolato, Marco Leonardi gibi oyuncular eşlik ediyor.

Dünya prömiyerini 76. Venedik Film Festivali’nde yaptıktan sonra 44. Toronto Film Festivali’ne konuk olan Martin Eden, festivalde Platform Ödülü’ne değer görüldü. Luca Marinelli ise 76. Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle ayrılmıştı.

Martin Eden: Yükseldikçe Tükenmek

*** Yazının buradan sonrası Martin Eden filmiyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar içeriyor olabilir. ***

İşçi sınıfından bir gemici olan genç Martin Eden’ın hikâyesi, kendisini imgelediği ve ara sıra rüya, hayal ve flashback kompozisyonlarında gördüğümüz gemiyle paralel ilerliyor. Ablası ve eniştesiyle yaşayan, eniştesinin sürekli maddiyatla ilgili baskısına maruz kalan güçlü, yakışıklı ve hovarda Martin Eden, dansa davet ettiği Margherita’yla teknede güzel bir gece geçirir. Burjuvazi ortamına girdikten sonra, orada yer edinmek için tüm bilgisizliğiyle çırpındığı günlerde, adeta nereden geldiğini unutarak basit bir garson olarak göreceği Margherita’nın, hayatının daha da ilerleyen dönemlerinde “kendisine acı veren saf, gerçek aşkını” kaldıramayacağından henüz bihaber olan Martin, sabah bağrışma seslerine uyanıyor ve Arturo adlı genci dayak yemekten kurtarıyor. Bu jesti karşılığında Aturo onu evine götürüyor ve Martin için ilk kırılma da burada yaşanıyor. “Patron” sınıfı bir aileyle karşılaşan Martin, Arturo’nun kız kardeşi Elena’yı gördüğü anda ona âşık oluyor ancak onunla konuşabilmek için eğitimli olması gerekiyor.

Filmde Martin Eden ile Elena’nın arasındaki sınıf çatışması, seyirciye dil üzerinden ince ince işleniyor. Martin, Elena’yla muhabbet edebilmek için Baudelaire üzerinden konuşmaya çalışsa da kötü Fransızcası onu hemen ele veriyor. Elena, Martin’in hayatına girdiği andan itibaren ona sürekli eğitim alması gerektiğini, her şeyin eğitimle mümkün olabileceğini anlatıyor ve bu da Martin’in kendini kitaplara vermesine neden oluyor. Yönetmen Marcello, kaynak aldığı kitaba belirli kıstaslarda sadık kalsa da romanda Martin’in fiziksel özelliklerinden oldukça etkilenen, Martin’in hissettiği manevi tutkuyu maddi olarak yaklaşık ölçütlerde hisseden ve Ruth olarak bilinen Elena’yı daha sakin, duyguları daha bastırılmış ve Martin’e karşı hisleriyle ilgili seyirciyi ümitlendiren bir karakter yaratıyor. Her iki kadın da Martin’in eserlerinin “para etmez” oluşu hakkında hemfikir olsa da Elena, Ruth’un aksine Martin’in edebi yolculuğunu içten içe destekliyor ancak ait olduğu dünyada bu fikirlere sahip Martin ile birlikte olamamaktan çekiniyor izlenimi yaratıyor. Ancak hikâye kitapta da olduğu gibi sınıf farklılıklarından doğan ve kadının yön verdiği ayrılıkla ilerliyor.

Martin sürekli reddedilen hikâyeler ve şiirler yazmaya başlıyor. Yazdıkları alt sınıftan bir insan olan ablası tarafından çok gerçekçi ve çok üzücü bulunurken, Elena’ya göre bu yazılanlar yerine Martin’in insanlara umut vermesi, Martin’in deyişiyle “uyuşturması” gerekiyor. Okuduğu kitaplarla birlikte fikirleri de gelişen Martin, özellikle Herbert Spencer’ın evrimle ilgili fikirlerinden etkileniyor. Yönetmen Marcello, Martin’in okuduğu kitabı mavi-beyaz kontrastlı bir mini sekansla destekliyor. Ki Marcello, film boyunca Martin’in bazı hatırlamalarını kahverengi tonlu ya da siyah-beyaz mini flashback’lerle destekleyerek hikâyenin dokusunu da güçlendiriyor. Herbert Spencer’a gelecek olursak, Martin, yazarın güçlü olanın zayıf olanı her zaman alt ettiği ve doğal evrim olarak nitelendirdiği pasajdan hareketle sosyalizmin içindeki en büyük sorunun köle ahlâkı olduğunu ve örgütlü sosyalistlerin bireyselliği göz ardı ederek hareket etmesinin sadece yeni patronlar doğuracağını, bu patronların da örgütlü sosyalistlerin güçlü olanlarının arasından çıkacağını ancak sistemin değişeceğini, her şeyin gizli olacağını düşünüyor ve bunu dile de getiriyor.

Filmin en büyük şansı yönetmen Marcello’nun belgesel tekniğine hâkim oluşu. Tıpkı bir Aziz Nesin kitabında anlatılanlar gibi, evrensel olan ve güncelliğini yitirmeyen; sınıf çatışması, patron ve işçi sınıfı, kapitalizm, sosyalizm, doğal ve ahlâki evrim, zengin kız-fakir oğlan ve tarihin tekerrürü başlıklarında işlenen bu filmde Marcello, öncelikle hem dönemin ambiyansını yansıtan materyaller kullanıyor hem de belgesel tekniği ve flashback sekanslarla filmin zaman ve mekân algısını değiştiriyor. Marcello, Martin dile getirmese de onun denize duyduğu özlemi ve yavaş yavaş içine girdiği buhranı da kendisini imgelediği geminin görüntülerinden oluşturulan mini sekanslar aracılığıyla seyirciye gösteriyor. Böylelikle Martin’i çöküşe götüren süreçte yaşadıkları üst metinde ikili ilişkiler, siyasi gerilimler ve hayatın akışında olanlarla sınırlandırılırken; flashback ve belgesel kesitlerinde Martin’in iç dünyası, çocukluğu, büyüdüğü yerler, yazdığı hikâyeler ve alabora olacak olan gemisiyle tüm ruh hâli ifade ediliyor.

Filmde iki dünya arasındaki farklılıklar, özellikle işçi sınıfının yaşadığı sokakların geniş açılı çekimlerinde yansıtılıyor. Elena’ya kendi dünyasını göstermek isteyen Martin’in onu upuzun bir merdivenden aşağıya indirmesi, Marcello’nun iki sınıfı merdiven imgelemiyle ayrıştırdığını düşündürüyor. Grev için toplanan işçilerden mahalle aralarında koşuşturan çocuklara, hayat kadınlarından matbaacılara bu dünyada görülen her şey tıpkı bir ressamın çiziktirdiği resimler gibi tasvir ediliyor. Martin’in kendi dünyası dışında doğadan da ilham aldığını, Van Gogh tablolarını andıran pencere kesitlerinden ve uzun yürüyüşlerinden anlamak güç değil.

Martin’e akıl veren ve burjuvazinin içinden bir şair olan Bress, Martin’in arafta kalan benliğini kırmak için onu sürekli kamçılayan bir kilit karakter. Sahneler ilerledikçe ilk başta kılık kıyafetinin, daha sonra da arkadaş çevresinin değişimiyle Martin’in ambalajının bir üst sınıfa geçtiğini gösteren Marcello, onun içsel dünyasında sürdürdüğü ve edebi eserlerini de besleyen toplumsal gerçekçi üslubunu en çok Bress ile olan iletişimi üzerinden yansıtıyor. Aslında Bress’in hayatına dair pek bir şey bilmiyoruz ancak, Martin karşısındaki bilgece tavrından ötürü onunla paydaş bir kaderi varmış hissi yaratıyor. Bress’in bu konumu destekleyen bir diğer nokta ise intihar ediyor oluşu. Marcello, kitabın aksine Martin’in yaşam çizgisini değiştiriyor ancak bunun için geçerli bir sebebi var.

Elena’nın gidişi ve ardından şairin ölüşüyle Martin’in gemisi batıyor. Marcello, bizi yıllar sonrasına, büyük bir yazar olan alkol ve uyuşturucu bağımlısı Martin Eden’ın şaşalı konağına götürüyor. Roma imparatorlarının ve Rus yazarlarının en büyük şansının, onların günlük işlerini halleden kölelerinin olmasını olduğunu, çünkü böylelikle düşünmeye daha çok vakit bulduklarını anlattığı bir metni kâtibesine yazdıran Martin, tüm kölelere teşekkürlerini sunarken, kalem bile oynatmadan yalnızca uzaklara bakınıyor. Eskrim yaptığında hayatını kurtaran bir yayıncısı, yazılarını yazan ve duygusal çöküntülerinde onu teselli eden bir kâtibesi, onun yerine konuşan bir sözcüsü olan Martin, kocaman bir yalan balonunun içinden büyük sistem eleştirileri yapıyor. Varlığını yitiren, artık mutluluğu hissedemeyen büyük yazar Martin Eden, büyük bir servetin içinde yoksul bir adamı oynuyor. Elena’dan ayrıldıktan sonra Margherita’yı tekrar dansa kaldıran Martin, kadının sevgilisi olaya müdahale edince onu döverek kadını kazanıyor. Herbert Spencer’ın güçlü olanın hayatı domine ettiğini öne süren doğal evriminin ahlâki olarak aşılabileceğini savunan ve Friedrich Nietzsche’nin bireyciliğine başvurulması gerektiğini öne süren Martin, sanki tüm bilincini o gemiyle birlikte sulara gömüyor. Öyle ki Margherita, sanki bir vicdan azabı gibi, sanki Martin’in kendine söylediği tüm yalanların sembolüymüşcesine onun evinde, yatağında ve hayatında baş köşede duruyor.

Katıldığı bir toplantıda görülen büyük şairin bir illüzyon olduğunu belirten Martin, yazdığı şeylerin eskiden rağbet görmediğini ancak şimdi herkesin ona hayranlık duymasının yalan oluşundan yakarıyor. Sadece kabul gördüğü için bir popüler kültür metası hâline gelen Martin’in yazdıkları, okuyucuları tarafından içi boşaltılmış metinlerden ibaret hâle geliyor. Martin, yine bu dönemde hayatına tekrar girmek isteyen Elena’yı da okurlarına kendisini ifade ettiği biçimde reddediyor. Bu aşkın yalan oluşunu haykıran Martin, okuyucularına da, öldüğü zaman ardından söylenecek büyük yazar sözlerini bildiği için ölümüne izin vermeyeceğini açıklıyor. Az önce bahsettiğim üzere yönetmen Marcello’nun geçerli bir sebebi var. Yönetmen, kitabın sonunda ölen Martin Eden’ı filminde öldürmüyor, onun yerine Martin’i kendini ilk bildiği yere, denizlere gönderiyor. Film boyunca zengin bir görsellik ve müzikal geçişlerle seyirciyi doyuran bir canlılık yakalayan Marcello, son sekansı geçmiş ile şimdinin füzyonunda biraz lirik ve durağan tamamlıyor. Filmin sonu, her şeyden arınmış olan Martin Eden için bir zaferin temsili ve bu denli acı çeken, kahrolan Martin Eden, daha yüksek tondan bir kutlamayı hak ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information