Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Yaşadığı dönemi ve sonrasını baştan aşağı değiştiren, bazen karşı durarak bazen de onaylayarak ama muhakkak komünizm düşüncesiyle bir noktada karşı karşıya gelerek ilerlenen dünya düzeninde Karl Marx, düşüncelerini üstün körü de olsa herkesin bildiği ancak toplumun genelinin hayatına dair çok fazla bilgi sahibi olmadığı bir Alman düşünür, fikir insanı. 1800’lerin sonlarında, aydınlanma sonrası endüstriyelleşmeyle birlikte dünya büyük bir modernizm çağına girdi. 1900’ün ilk yarısı bu modernizmin ve onun ilerleme fikrininin yüceltilmesiyle geçerken ikinci yarısında insanlar bir şeylerin ters gitmeye başladığını fark ettiler. Gerçekten ilerliyor muyduk? Gerçekten modernizm bizi ileriye mi taşıyordu? İnsanlar bu soruları soruyorlardı, çünkü; insan olma adına yaptıkları şeylerin onları insanlıktan ne kadar da uzaklaştırdığını, varoluşlarındaki o büyük boşlukta hissetmeye başlıyorlardı. Artık çocuklar betonların içinde doğup, yaşayıp yine betonlar içerisinde ölüyordu. Artık insan olmanın biricik amacı olan hayatta kalmak için girişilen bir mücadele yoktu. Artık metalar vardı, tüketmek için yaşamak ve bunun için üretmek. İşte tam bu esnalarda Karl Marx sonrasında en büyük kalem arkadaşı olacak Friedrich Engels ile birlikte girdi devreye. Önce birlikte yazdıkları Komünist Manifesto, sonra kendi başyapıtı Das Kapital ile kapitalist sistemin altını oyup, görünmeyenleri görünür kılmak için verdi mücadelesini. Hem kendi emeğine hem de kendine yabancılaşan insanın çürümeye bırakılmış eşsiz ruhunu sınıf çatışması, yabancılaşma, meta fetişizmi gibi kavramlar üzerinden açıklayarak kapitalist ideolojiden kurtulmanın yollarını aradı. Modernizm insanı içten içe yok eden bir zehre dönüşmüştü çünkü. Herbert Marcuse modernizm için “Olmadığın şey için yaşamak ama daha da önemlisi ne olduğunu bilmemek” der. Çünkü modernizm bir ekonomik süreçler silsilesi olarak toplumsal bir yeniden yapılanmayı temsil eder. Bugün her birimiz ekonomik yapılarla birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Marx’ın yabancılaşma dediği bir şeydir bu, ürettiğin şeye, emeğe yabancılaşma. Ve Marcuse bir adım daha ileriye götürür bunu, kendine yabancılaşma. İnsan nasıl kendine yabancılaşabilir? Bugün gerçekten ne kadar kendimizin farkındayız?

Tüm bunlar üzerine Karl Marx iki tür yabancılaşma teorisi üretir. Bunlardan ilki, insanın doğaya yabancılaşması ve kendine kültürel-toplumsal ikinci bir doğa yaratması, bu Karl Marx tarafından pozitif yabancılaşma olarak tanımlanır. İkincisi ise insanın kendi doğasına yabancılaşmasıdır. Marx’a göre bu ikinci yabancılaşma türü emeğin işçinin dışında olması, onun özüne ilişkin olmaması ve işçinin kendi emeğini, üretimini yadsıması sonucu işine, emeğine, içinde yaşadığı doğaya, kendi öz doğasına ve diğer insanlara uzaklaşmasına neden olan eylemdir. Daha çok işçi sınıfına odaklanan yabancılaşma, modernitenin yarattığı mekanik aktivitelerin gölgesinde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin her bir bireyinde görülebilmektedir. Marx’a göre yabancılaşma üretim ilişkilerinde başlar. Üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek-sermaye arasındaki çelişki işçinin kendisini ortaya koyma, kendisini gerçekleştirme faaliyeti olan üretme sürecine, yani emeğine yabancılaşmasını doğurur. Emeğine yabancılaşan insan önce kendisine daha sonra da topluma yabancı duruma gelir. Onun için hem hayat tekdüze bir hâle gelmiştir hem de bu tekdüzelik ilişkisini yaşarken bile kendisi değildir; kapitalizmle birlikte sosyal ve kamusal alan da piyasa ekonomisine dönüşmüş ve insanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki ilişkilere evrilmiştir. Marx bu sürece meta fetişizmi adını verir. Bu yabancılaşma hâlinden kurtulmak ve hem üretimi hem de artı değeri tüm topluma yaymak için gerçek bir devrime ihtiyaç vardır ve Marx’a göre bu devrim proleteryanın omuzlarında yükselecektir!

Tüm bu bilgiler ışığında Marksist felsefeden izler taşıyan birbirinden değerli 10 filmi sizler için derledik!

Marksist Felsefeden İzler Taşıyan 10 Etkileyici Film

Bronenosets Potemkin (1925)Potemkin-filmloverss

Dünya sinema tarihinin mihenk taşlarından ve Rus montaj sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Sergei Eisenstein imzalı Bronenosets Potemkin ya da nam-ı diğer Potemkin Zırhlısı; Marksist felsefe deyince de akla gelen ilk filmlerden biri oluyor. Karl Marx’ın yapıtlarından ve başta yabancılaşma, sınıf çatışması, işçi sınıfı vb. kavramlar olmak üzere Marksist felsefenin ana fikirlerinden yoğun etkiler taşıyan Bronenosets Potemkin; komünist propagandanın tartışmasız en ünlü ve etkili filmlerinden de biri olduğu kadar Eisenstein’ın film teorisinin peliküle aktarılmış bir hâli; bir “politik” sinema başyapıtı, görsel sanatın zirve noktalarından da biridir. 1905 Devrimi esnasında Potemkin isimli bir zırhlıda maruz kaldıkları koşullardan şikayetçi olarak ayaklanan denizcileri anlatır. Ayaklanma başarılı olur fakat lider Vakalinchuk öldürülür. Denizciler Odessa kentinde sevinçle karşılanırlar; ancak Çar’ın askerleri bu durumdan memnun kalmaz ve Odessa merdivenlerinde sinema tarihine damga vuran o efsanevi sahne gerçekleşir.

Metropolis (1927)metropolis-filmloverss

Alman yönetmen Fritz Lang’ın yönetmenliğini üstlendiği, 1920’lerde patlak veren ekonomik daralma, işsizlik, düşük ücretler gibi sosyal ve politik meselelerin özgün bir dille anlatıldığı Metropolis, bilimkurgu türünün başyapıtlarından biri olarak gösterilebilir. İşçi sınıfı ile burjuvazinin keskin çizgilerle ayrıldığı Metropolis şehri; Fritz Lang’ın baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri, yaratıcı karakterleri ve Marksist felsefeden taşıdığı yoğun izler ile ortaya konulmuş inanılması güç bir titizliğin eseridir. Film, kentin yöneticisinin oğlu Freder ile şehirdeki sosyoekonomik katmanlaştırmanın üstesinden gelmek için mücadele eden işçi Maria’nın hikayesini anlatıyor. Sosyal hiyerarşiyi yansıtacak şekilde tasarlanmış olan şehirde, altlarda işçiler yaşarken üst katlarda üst sınıflar yaşıyor. Buna isyan eden Maria’ya katılan vicdanlı üst sınıf mensubu Freder’in çıkardığı karışıklığı bastırmak için deli-dahi bilim insanı Rotwang Maria’nın birebir kopyası olan bir robot yaparak işçilerin arasına gönderir. Ancak, iki ucu birleştirecek -beyin ve kolları- bir kalp bulunduğu sürece her sorun çözülebilecektir.

Chelovek s Kino-apparatom (1929)kino-vertov-filmloverss

Dziga Vertov’un bu çok ünlü “belgeseli” avant-garde bir stile sahip, neredeyse deneysel diyebileceğimiz bir film olarak Dünya sinemasının en değerli başyapıtlarından biri. Bindirme çekimleri ile sınırları zorlayan, gündelik hayata dair en mahrem anları filme alan, kamera-kameraman-izleyici üçlemesini bozan bu yenilikçi film temelde Sovyetler Birliği’ndeki gündelik yaşamı anlatan bir belgeseldir. Fakat, içeriğinden çok biçimi ile öne çıkan bu eser, formalist sinemanın zirve noktalarından biri olarak gerçek bir mucize desek yeridir. Senaryo, oyunculuk ve ara yazı olmadan Vertov, sinematik bir iletişim dili geliştirmek istemiş, içeriğe dair aldığı eleştirilere rağmen, kendi niyetini de ortaya koymuştur. Film boyunca gündelik hayatın gerçekliğini vurgulamayı tercih eden Vertov filmine hiçbir kurgusal etmen koymayarak Marksist felsefeden aldığı ilhamı ortaya koyar. Bu filmdeki esas amacı endüstrileşmiş toplumun gerçekliğini ortaya koymak olan Vertov, subje ve obje arasındaki diyalektik ilişkiyi ve filmin biçimsel yapısını Hegel ve Marx’ın felsefi düşüncelerinden yola çıkarak kurar.   

Zemlya (1930)zemlya-filmloverss

Alexander Dovzhenko; Eisensten, Vertov, Pudovkin ve Kuleshov gibi diğer yönetmenleri de içeren Rus montaj okulunun büyük isimlerinden biridir. Onun 1930 yılı yapımı filmi Zemlya ise devrimin getirdiği teknolojik değişimin bir temsili olarak okunabilir. Bu film diğer politik fikirleri de öne sürerken Marksizmin her daim bir başrol oyuncusu olarak görülmesi gerektiğini de ortaya koyar. 1929’da sona eren Yeni Ekonomik Politika’nın ardından, 1930’da Ruslar kırsal faaliyetlerin örgütlenmesini sonsuza dek değiştirdi. Bazı kararların sonuçlarını daha iyi anlamak için değişikliklerin anlamının bilinmesi gerektiğini ortaya koyarak mükemmel bir politik sinema örneği sergileyen filmde Dovzhenko’nun amacı yalnızca Rus reformlarına odaklanmak değil, destansı değişikliklere daha fazla ulaşmaktı. Tam da bu sebeple sinemasını sinema-şiir olarak tanımlayan Dovzhenko, Rus montaj sinemasının ve politik sinemanın en büyük temsilcilerinden birine dönüşür.

Modern Times (1936)modern-times-filmloverss

Charlie Chaplin’in Modern Times filmi; gelişen teknolojinin, iş bölümünün, makineleşmenin, Fordizmin hatta Taylorizmin hiç de boş olmayan bir eleştirisi olarak Marksist felsefeden izler taşıyan en üçlü filmlerden biri olarak dikkat çeker. Chaplin, Modern Times filmi boyunca teknolojinin modern topluma ve günümüz dünyasına getirdiklerinin yanı sıra götürdüklerinin de olduğunu söylemek için güldürür insanları. Makineleşmeden ve endüstrileşmeden sınıf çatışmasına oldukça geniş bir yelpazede perspektifler katan film ciddi bir politik metin gibidir de. Ancak politik metinlerin sıkıcı olmak zorunda olmadığını da gösteren bir manifesto özelliği de taşır. Bu kez fabrikada bir işçi olan Şarlo’yu insanlık dışı tempodan delirirken ve ancak delirdiği için bu monotonluğun dışına çıkarken gösteren Chaplin, her sahnede incelikli mizahıyla endüstrileşmeyi hicveder. Zamansız, eskimeyen bir klasik olarak sinema tarihinin en mucizevi yapıtlarından biri olan Modern Times taşıdığı sistem eleştirisiyle de politik sinemanın en değerlilerinden biridir. 

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi