2015 yapımı ilk filmi Eva Nova’yla ülkesi Slovakya’yı Oscar yarışında temsil eden genç yönetmen Marko Škop, yükselen aşırı sağın küçük bir kasabadaki bir ailenin hayatını nasıl etkilediğine dair çarpıcı filmi Işık, Daha Fazla Işık – Let There Be Light’la 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma Bölümü’ndeydi. Filmin yönetmeni Skop’la Antalya’da bir araya geldik ve filmi konuştuk.

Filmde Almanya’da işçi olarak çalışan ve ailesinden uzun süre uzak kalan Milan, geri döndüğünde oğlunun bir sınıf arkadaşının ölümüyle ilgisinin olabileceğini öğreniyor. Milan, olayla ilgili araştırma derinleştikçe çevresindeki herkesin dâhil olduğu korkunç gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Karlovy Vary Film Festivali’nde yarışan ve başrol oyuncusu Milan Ondrik’e En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren film, aynı zamanda Ekümenik Jüri’den de mansiyon ödülü almıştı. 

Murat Emir Eren: Filmde yakın dönemin sıcak sosyopolitik meselelerinden biriyle, aşırı sağın Avrupa’daki yükselişiyle ilgileniyor, Slovakya’nın küçük bir köyünde yaşayan bir aile üzerinden bunun mikro ölçekteki yakıcı etkilerini mercek altına yatırıyorsunuz. Çıkış noktanız Slovakya’daki gerçek olaylar mıydı? Bu hikâyeyi çekmeye nasıl karar verdiniz?

Marko Škop: Başlangıçta, çocukların yetiştirilme biçimiyle ilgili bir hikâyeyi film yapmak istiyordum. Büyükbabaların oğullarını yetiştirme biçiminin, o oğulların kendi çocuklarını nasıl yetiştirdiğine etkisi üzerine kafa yoruyordum. Bizim hikâyemizde de bu ilişki ana karakter Milan ve babası özelinde işliyor. Düşündükçe şuna daha da ikna oldum ki insanlar jenerasyonlar boyu sevgisiz ve özgüvensiz yetiştiriliyor. Yetiştirme usullerinde disiplin, cesaretlendirme ve kabullenmeden daha önde geliyor. Andre Zyganitsev’in Sevgisiz – Nelyubov adlı filminde bunun iyi bir şekilde işlendiğini düşünüyorum. Ayrıca daha da batıda çekilen, Michael Haneke’nin Mutlu Son – Happy End’inde de bu konunun yine gerçekçi biçimde işlendiğini söyleyebilirim. Senaryoyu yazmaya başladığımdaysa Slovak medyasında, ülkemizde çocuk denecek yaşta genç insanlardan oluşan paramiliter grupların oluşturulmaya başladığına dair haberler çıkmaya başladı. Herkesin şok eden yeni bir olaydı bu. Medya ilgisi bu gruplardan bir tanesinin işine yaradı ve hoşuna da gitti, çünkü anlaşıldı ki bu grupların politik hayatta yer almak gibi bir amacı da vardı. Bu noktada senaryomda iki meseleyi birleştirmeye karar verdim; çocuklarını yetiştirirken zorlanan ebeveynler ve aşırı (bu) çocuklardan oluşan aşırı sağ gruplar.

Murat Emir Eren: Çekimler öncesinde Slovakya’da söz konusu paramiliter grupları gözlemleme şansınız oldu mu?

Marko Škop: Ben belgesel sinema eğitimi aldım. Bu nedenle kurmaca bir film yapmadan önce adeta bir belgesel yapıyormuşum gibi araştırma yapmaya çalışıyorum. Böylelikle karakterlerim ve mekânlarım daha gerçekçi görünüyor. Paramiliter gruplarla ilgili de özel danışmanlarla çalıştım. Bana böyle bir grupta yer almış ancak sonradan ayrılmış genç bir çocukla görüşme ayarladılar. Her şeyden önce onun senaryoyla ilgili yorumlarını merak ediyordum. Çünkü en olabilecek en kötü şey, onun ve bu gruplara dahil olan çocukların filmi izleyince kahkahayla gülmeleri olurdu. Filmim gerçekçi miydi? Filmde olanlar onları sarsacak mıydı? Bunlar benim için önemliydi ve görüştüğüm çocuk olumlu yanıt verdi hepsine. Bu gibi grupların içinde sert bir kabul töreni vardır. Yönetici pozisyonundaki olan her kimse, grup içindeki en zayıf kişiyi herkesin gözü önünde cezalandırır böylelikle diğerleri onun gibi olurlarsa başlarına ne geleceğini görmüş olur. Bu çoklukla askeri nizamda da böyledir. Hâliyle disiplinle zorbalık arasındaki sınırı sorgularsınız. İzleyicinin bu durumun korkunçluğunu hayal edebilmesi için filmimizde bu durumdan da bahsediliyor, ancak gösterilmiyor.

Murat Emir Eren: Bu grupları ve aşırı sağı destekleyen izleyicilere de filmin ulaştığını düşünüyorum. Onlardan nasıl tepkiler aldınız?

Marko Škop: Slovakya’da film nedeniyle nefret dolu bazı tepkilerle karşılaştım. Bilhassa filmle ilgili bir yazının olduğu online bir mecranın altında çok sayıda nefret söylemi içeren yorum vardı. Filmi daha izlemeyen insanlar bile kötü yorumlar yapıyordu. Burada iki grup çatışıyordu, “Filmi daha görmediniz bile nasıl böyle yorumlar yapabilirsiniz” diyen bir grupla, “Böyle şeyleri daha önce de gördük filmi izlememize gerek yok” deyip kötü söylemlerine devam eden bir grup… Şimdiye kadar karşılaştığım tek şey buydu. Aslında filmdeki çarpıcı papaz karakteri nedeniyle Katolik Kilisesi’nden de tepki bekliyordum, ama onlardan ses çıkmadı. Muhtemelen filmin daha fazla ilgili çekmesini istemediler. Ayrıca Katolik Kilisesi’ne yakın medya kaynaklarında filmle ilgili şaşırtıcı biçimde olumlu eleştiriler çıktı. Elbette filmdeki papaz karakterini onlar da sevmemişti ve “her papaz böyle değil” gibi bir eleştiride bulunuyorlardı filme yönelik. Bu papazın çok tek tip bir karakter olduğunu ve Slovakya’da böylelerinin çok az olduğunu iddia ediyorlardı. Bense bu gibi karakterlerin az ya da çok, etrafımızda olduğunu düşünüyorum. Bu gibi din adamları II. Dünya Savaşı’nda Nazi rejiminin kuklası hâline gelen, totaliter Slovak devletine özlem duyan insanlar. Zira bu devletin başkanı Katolik bir papaz olan Josef Tiso’ydu. Ülkemizdeki birçok Yahudi vatandaşın konsantrasyon kamplarına gönderilmesinden sorumlu bir rejimdi bu ve bugün bile hâlâ destekçileri mevcut diyebilirim.

“Dünyadan en çok nefret edenler onu henüz görmeyenlerdir.”

Murat Emir Eren: Filmin ana karakteri Milan’ın babası da bu rejime olan hayranlığını dile getiriyor ve Slovakya’nın en iyi yıllarını o günlerde yaşadığını söylüyor.

Marko Škop: Sölediğim gibi filmimi, çeşitli saha araştırmalarının ışığında yazdım. Ziyaret ettiğim ailedeki bir büyükbaba, tam olarak filmde duyduğunuz bu repliği sarfetti. Ona göre demokrasi saçmalık. Ömrü boyunca gururlu ve onurlu hissettiği tek dönem, II. Dünya Savaşı’ndaki Slovak Devleti’nin dönemi. Bunu olduğu gibi filmde kullandım.

Murat Emir Eren: Kahramanlarımızdan Milan Almanya’da göçmen bir işçi. Günümüzde onun Almanya’daki pozisyonu da tartışmalı bir politik mesele esasında. Milan’ın bu durumunun hikâyeye katkısı ne yönde oldu sizce?

Marko Škop: En başta söylediğim gibi filmi çocuk yetiştirmek ve büyümekle ilgili bir fikirden yola çıkarak yazdım. Yetiştirilme tarzımız sayesinde çeşitli kimlikler ediniyor ve bir karakter inşa ediyoruz. Hepimizin birden fazla kimliği var. Böylelikle toplumun sembolik hiyerarşisine dahil oluyoruz. Ergen yaşlardaysa bu durum çok sarsıcı olabiliyor. Kendini ilk kez başkalarına kanıtlamak zorunda kaldığın, kendini ilk kez var etmek zorunda kaldığın yıllar bunlar. Bu dönemdeki en önemli figürlerden biri de ebeveynler oluyor elbette. Baba figürü, anne figürü, yahut onların yerini dolduran başka birisi aniden yok olunca bu boşluğu başkaları dolduruyor. Baba veya annenin yokluğu, bu çocukları toplumdaki baskın kültüre karşı daha savunmasız kılıyor. Babanın Almanya’da çalışması Slovakya’da çok yaygın bir durum. Belki başkentte değil ama Slovakya’nın uzak kasabalarında bu böyle… Ve bu durum filmdeki ailenin evinde bir boşluğa sebep oluyor. Bu ayrıca karakterin, Milan’ın yaşadığı kasabadakilere ve babasına nazaran daha açık fikirli biri hâline gelmesine de yardımcı oluyor. İnsanlar seyahat ettikçe ve başka kültürleri tanıdıkça ufukları açılıyor zira. Filmde bununla ilgili bir cümle de var: Dünyadan en çok nefret eden insanlar, onu henüz görmeyenlerdir. Milan’ın bu durumu, filmde oğlunu kaybeden komşusuna da empati duymasını sağlıyor. Toplumun geri kalanından çok daha iyi anlıyor onun yaşadıklarını.

Murat Emir Eren: Filmde yaşananları aynı zamanda bir erkeklik problemi olarak da görebilir miyiz? Ailenin başına gelenler, erkek hegemonyasının ve homofobinin de bir sonucu gibi…  

Marko Škop: Ailem Bratislava’ya 450 kilometre uzaklıktaki küçük bir şehir olan Presovlu. Burada birçok akrabam yaşıyor. Bazıları köylerde yaşıyor. Tatillerde ve bayramlarda burayı ziyaret etmeyi seviyor ve oradaki sıradan yaşamın akşına özeniyorum. Lakin bu gibi şehirlerde insanlar tamamen gelenekleri baz alarak yaşıyorlar ki bu büyük şehirlerdeki yaşamdan çok farklı bir hayat yaşamalarını sağlıyor. Ataerkil geleneklere uygun ve basmakalıp biçimde yaşamak onlar için çok önemli. Büyük büyük büyük ataları nasıl yaşıyorsa onlar da öyle yaşamayı seçiyor. Bu gibi bir toplumun için biraz bile farklı olduğunu hissettirdiğinde bu bir krize dönüşüyor. Herkes kolaylıkla senin düşmanına dönüşüyor. Bir gün önce kahve içip sohbet ettiğin birisi ertesi gün burnunu kırabiliyor. Sanırım bu evrensel bir problem ve filmimizde de yer alıyor.

Murat Emir Eren: Belgeselcilikten gelen bir sinemacı olmanız filmde sizi ne gibi avantajlar sağladı?

Marko Škop: Belgeseldeki deneyimlerim sayesinde bu film için çok fazla araştırma yapmam gerektiğini biliyordum ve bunu yapmasaydım söz gelimi filmdeki ana karakterimiz Milan’ın evinde, bir vitrinde silah koleksiyonunu saklıyor olması gibi bir detayı yakalayamazdım. Bunu Slovakya’da küçük bir şehirde, bir kasaba ailesinin evinde görüp şok olmuştum. Bir vitrin dolusu silahı evlerinin bir odasında sergiliyorlardı. Bu onlara sanki bir nevi güven veriyordu. Bu etkileyici durumu filme dahil etmek istedim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi