Marielle Heller, Chloé Zhao, Karyn Kusama ve Debra Granik gibi son dönemde yönettikleri filmlerle gündeme gelen yönetmenler, film yapımıyla ilgili tavsiyelerde bulundu.

Bir film yönetmek, özellikle bunu ilk kez yapacaksanız, ürkütücü bir meseledir. Sorumlu olduğunuz herkese karşı kendi vizyonunuzu da ortaya çıkaran ve destekleyen kararlar sunmanız gerekir. Bu konuda Marielle Heller, Karyn Kusama, Debra Granik, Josie Rourke, Mimi Leder, Chloé Zhao ve Elizabeth Chomko gibi, 2018’de oldukça olumlu yorumlar alan filmleri yöneten önemli isimlerin cesaret verici ve yol gösterici bazı tavsiyeleri var.

Marielle Heller

Sinemaya oyunculukla başlayan Marielle Heller, ilk filmi Diary of Teenage Girl’le dikkatleri çekmeyi başarmış ve 2015’te çok sayıda ödülün sahibi olmuştu. Aynı isimli romandan uyarlanan Can You Ever Forgive Me? ise alkol problemi nedeniyle yazarlık yapamayan Lee Israel’in, bir çıkış yolu olarak ölen oyuncu ve yazarlardan geriye kalan mektuplar yazmaya başlaması sonucu suç dünyasına girmesinin öyküsünü anlatıyor.

Önümüzdeki yıllarda üç yeni filmiyle daha karşımıza çıkacak olan başarılı yönetmen, hazırlık sürecinin önemini vurguluyor. Sette ve öncesinde ele aldığı ilk konuların oyuncu performansları ve senaryo olduğunu anlatan Heller, şu açıklamalarda bulunuyor: “Senaryoyu çok iyi bir hâle getirmeden sete girmemek gerektiğine inanıyorum. Bir sürprizle karşılaşmamak için her detayı taramayı severim. Yine de set öncesinde ne kadar prova ve ön hazırlık yaparsanız yapın, kaygı hissinin -setteki herhangi bir şeyden kaynaklanabilir- sizinle beraber olacağını düşünüyorum. Oyuncuların size teslim olduğunun ve onları yöneteceğinizin farkına varmak garip. Bunu benimsedikten sonra güzel şeyler başarabilirsiniz.”

“Oyunculara güvenli alanlar oluşturabilme ve sakin bir set kurabilme yetimle gurur duyuyorum. Sahneleri çekmeden önce oyuncularla özel provalar yapıyorum ve onlara oyunlarını kurma sürecinde olabildiğince alan tanımaya çalışıyorum, oyuncu yanım bu sürecin neye benzediğini ve neyi gerektirdiğini biliyor çünkü. Onlar emin ellerde olduğunu hissettikten sonra yaratıcılığın diğer kısımlarını geliştirmeye başlayabiliyorsunuz.”

Karyn Kusama

Karyn Kusama, 2000 yapımı ilk uzun metrajı Girlfight ile Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı. Daha sonra Æon Flux, Jennifer’s Body ve The Invitation gibi filmler çeken Kusama’nın son filmi Destroyer, Los Angeles Polis Departmanı dedektifi Erin Bell’in geçmişiyle hesaplaşmasını konu alıyor. Film, özellikle başroldeki Nicole Kidman’ın performansıyla ses getirdi ve Kidman, 76. Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu dalında adaylık kazandı.

Neredeyse 20 yıldır sektörde olduğunu vurgulayan başarılı yönetmen, uzun ömürlü olmak için gereken ve bu uzun sürenin getirisi olan özelliklerden bahsediyor: “Dayanıklılık, bir şey üstünde çalışmaya devam edebilme, bunlardan biri. Gerçekten ilginizi çeken projelerin peşindeyken proje dışındaki hayata karşı da ilginizi koruyun. Böylece düşünmediğiniz ya da ummadığınız bir öyküye takılı kalabilirsiniz, bu geceleri sizi ayakta tutan bir şeye dönüşebilir. Sonrasında atmanız gereken adım, bu öykü olabilir.”

“İşinize odaklanın ve kendinize şunları sorun: “Şu ana kadar ne söylenmedi?” “Henüz görülmeyen şey ne?” Devamında daha az araştırılmış noktalara giden yolları araştırın. Sosyal medya kültürünün etkisiyle anlık hitler çıkarmamız konusunda baskı yapan kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Aslında bu baskıların hepsi anlamsız. Büyük sanatçılar eserlerini sunmadan önce uzun yıllar bu yolda çalışırlar. En nihayetinde, ne kadar çok şey ürettiğin değil, işinin kalitesi önemlidir.”

Debra Granik

Down to the Bone’la 2004 Sundance Film Festivali En İyi Yönetmen Ödülü’nü ve Winter’s Bone filmiyle 2010’da yine Sundance’te Jüri Özel Ödülü’nü alan Debra Granik, ayrıca Winter’s Bone’la En İyi Film dalında Oscar adayı da olmuştu. Yönetmen, eleştirmenler tarafından oldukça olumlu yorumlar alan son filmi Leave No Trace’teyse ise, toplumdan izole olmuş bir hâlde ormanda yaşayan bir ailenin alışılmış bir şekilde yaşamaya zorlanmasının öyküsünü işliyor.

Bağımsız filmler yapmanın zorluğuna değinen Granik, “Henüz keşfedilmemiş oyuncularla çalışmak istediğim için finansman bulmakta epey zorluk çektim. Sektör, büyük çaplı gişe filmleriyle daha küçük çaplı işler için aynı formülleri uygulama eğiliminde. Bağımsız filmlerin izleyici kitlesini tanıyabilmek ve daha fazlasını oluşturabilmek için çok özel ve modern yatırımcılar bulmak gerekiyor. Zor gözükse de vazgeçmeyin, orada bir yerdeler. Biz kendi yapımcılarımızı Kanada’da bulduk.”

Josie Rourke

Josie Rourke, uzun süre sanat yönetmenliği yaptıktan sonra ilk uzun metrajına Mary Queen of Scots ile imza attı. John Guy’ın My Heart is My Own: The Life of Mary Queen of Scots adlı romanından uyarlanan filmde Margot Robbie ve Saoirse Ronan gibi oyuncularla çalışan Rourke, İskoçya’nın genç kraliçesi Mary Stuart ve Kraliçe I. Elizabeth arasındaki din ve taht mücadelesini ele alıyor.

Tiyatrodaki sanat yönetmenliği kariyerinin bu sürece kattıklarını anlatan yönetmen, “İlk kez büyük ölçekli bir projede çalışma fırsatını yakaladığımda büyük yardımını gördüğüm şeylerden biri, set öncesi hazırlık sürecinde yüksek sesle düşünmek ve konuşmak oldu.” dedi.

“Senaristlerle çalışabiliyorum ve taslaklar aracılığıyla senaryoya katkıda bulunabiliyorum. Bu çok aşina olduğum bir durum ve ilk filmimde Working Title ile Focus Features’ın bana güvenme sebebi. Sete çıkmadan önce senaristler Beau Willimon ve John Guy’la, yapımcılarla ve oyuncularla yaptığımız toplantılarda, karakterleri ve öyküyü keşif sürecinde verimli tartışmalar yürüttük, prodüksiyona başlamadan önce kendimizi sık sık sınama ve kontrol etme imkânı bulduk. Bu süreci anlatmak istediğiniz öyküyü geliştirecek bir zaman dilimi olarak kullanın.”  sözleriyle hazırlık sürecinde senaryoyu öncelikli gördüğünü anlatıyor Rourke.

Mimi Leder

Daha çok televizyon dizileriyle karşımıza çıkıp The Leftovers ve Shameless gibi projelerde yönetmenlik yapmış olan Mimi Leder, yeni filmi On the Basis of Sex’te Amerika’nın ilk kadın hakimi Ruth Bader Ginsburg’ün hayatını konu alıyor. Bu önemli biyografi filminde başrolde Felicity Jones yer alıyor.

Senaryo aşamasının ve detayların önemini vurgulayan Leder, “Senaryoyu geliştirirken karakterin detaylarını görmezden gelmemelisiniz. Ruth Bader Ginsburg’ün çalışmaları, kadın hakları ve yasalar önünde eşitlik mücadelesini başka bir noktaya taşıdı. Onun sisteme karşı mücadelesini göstermek, yanındaki ve karşısındaki insanların kim olduğunu ve nasıl davrandıklarını göstermek önemliydi. Bu küçük detaylar filmi gerçekçi ve dürüst kıldı. Araştırma her şeydir, senaryoya yön vermenizin anahtarıdır.” diyor.

Chloé Zhao

The Rider’la Sundance, Toronto, Cannes gibi önemli festivallerde büyük övgü kazanan Chloé Zhao’nun bu filminin çıkış noktası oldukça ilginç. 2015 yapımı ilk filmi Songs My Brothers Thought Me için araştırma yapan yönetmen, bu esnada jokey Brady Jandreu’yla tanışıyor ve ata binme dersleri alıyor, Jandreu’yu da filmlerinde yer alması için ikna ediyor. Jandreu bir gün attan düşüp ciddi bir beyin travması geçirince, The Rider’ı tamamen jokeyin hikâyesi ve eski hayatına dönme çabaları üstüne kuran Zhao, başrole de Brady Jandreu’nun kendisini getiriyor. Aile üyelerinin de filmde yer aldığını hesaba katınca yönetmenin realizme verdiği önem ortaya çıkıyor.

Kendi hikâyeni bulmanın ve bunu anlatmakta ısrar etmenin önemini anlatan Zhao, “Risk almak başarılı olma yolundaki en iyi seçiminiz ve şu dönem, bunun için en uygun zaman. 2008’de ilk filmim için finansman bulmaya çalışırken zorlandım. Sektör, bir coming of age filminde ne istediğine dair sıkıntı yaşıyordu. O dönemki anlayışa daha uygun olan başka fırsatlar da elime geçti ancak kullanmadım. Şimdi, yapımcılar farklı olarak ne gösterebileceğimi soruyorlar. Herhangi bir yapımcının anlatmak istediği öyküden korkması gerektiğini düşünmüyorum. Farklı seslere ve öykülere ihtiyacımız var. Kendi sesinizi keşfetmeye çalışın.” önerisini veriyor.

Elizabeth Chomko

Elizabeth Chomko, daha önce farklı film ve dizilerde oyuncu olarak karşımıza çıkmıştı. İlk yönetmenlik denemesi olan What They Had’in senaryosunu da yazan Chomko, bu filmde annesinin Alzheimer’a yakalandığını öğrenmesinin ardından evine geri dönen bir kadının ailesi ve geçmişiyle yüzleşmesini anlatıyor. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan film, daha sonra Toronto Film Festivali’nde Halkın Seçimi Ödülleri için yarışmıştı.

Senaryo aşamasından itibaren oyunculara alan açmanın getirilerini anlatan Chomko, şöyle söylüyor: “Karakterleri geliştirirken oyuncularınızla işbirliği yapmaktan çekinmeyin. What They Had’i kişisel bir alandan ve ailemden esinlenerek yazdım. Bridget, genel hatlarıyla kendi tecrübelerim üzerine kurduğum bir karakterdi ve bu yüzden onunla mücadele ettim. İlk toplantımızda Hillary Swank’le beraber hikâyeye çok özel bir şekilde bağlandık ve derinine indik. Anlatımı beraber şekillendirdik, birbirimizi cesur olmaya, karakteri ve öyküyü daha ileri taşımaya ittik.”

İlk yönetmenliğinin ona kendini güvenmekle ilgili öğrettikleri ise aslında hepimiz için geçerli:

“Kendinizi yetersiz görmeyin. Kendime güvenmem, yeterli olduğum fikrine kendimi açmam, dinlemeye değer biri olduğumu hissetmem çok uzun zamanımı aldı. Birisinin gelip size önemli olduğunuzu söylemesini beklemeyin. Kendinize inanın ve canınızı dişinize takarak çalışın.”  

Kaynak: No Film School

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi