True Detective ile geniş bir hayran kitlesi elde eden, Beasts of No Nation adlı filmiyle bu başarısını taçlandıran Cary Fukunaga’nın yönetmenliğinde izlediğimiz Maniac, 10 bölümlük bir mini dizi. Dizinin 2. sezonu ile ilgili Netflix tarafından resmi bir açıklama yapılmasa da, Cary Fukunaga, olası bir yeni sezonda yer almayacağını, çünkü yeni deneyimler yaşamayı daha çok sevdiğini dile getirmişti. Zira yönetmenin dizi ve film geçmişine baktığımızda birbirinden oldukça farklı konular görmek mümkün. Bu farklılığın bir sonraki adımı ise bildiğiniz gibi Bond 25 olacak.

“Herkesin sorunları vardır.” ve “Hangimiz normaliz ki?” gibi önerme ve soruların 10 bölümlük bir diziye evrildiği Maniac, ilk bakışta Emma Stone ve Jonah Hill’in başrolünde renkli bir karnaval gibi görünse de anlatının içine girdikçe travmaların soğuk yüzüyle karşılaşabileceğimiz bir Netflix yapımı. Karnaval tabiriyle anlatmak istediğim, filmin rüyavari anlatısının bilinçaltı aracılığıyla çok fazla katmana ayrılması ve tıpkı rüya görür gibi izleyicinin de 80’lerden Elfler’in dünyasına, Nato’dan oldukça kanlı bir başka hayata savrulması. Bu sebeple birbirinden tür ve anlatı olarak farklı birçok diziyi kompakt bir biçimde içinde barındırabilen bir yapımla karşı karşıyayız. Maniac kısaca A, B, C isimli haplar ile gerçekleştirilecek üç aşamalı bir tedavi sürecinin deney aşamasını konu ediyor. Hayatımızda problem olarak gördüğümüz, kabul etmekten kaçtığımız durumlarla yüzleşme ve iyileşme süreci sağlayan hapların temel amacı, psikolojik tedavi sürecini ortadan kaldırmak ve bu duruma hız kazandırarak daha kesin bir iyileşme hâli sağlayabilmek.

***Yazının bundan sonraki bölümü Maniac ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Dizinin detaylarına inmeden önce, ana karakterlerimizi de biraz tanımamız, problemlerine ortak olmamız gerekiyor. Çünkü her ne kadar bilgisayarlar üzerinden katılımcıların deneyimleri, rüyaları takip edilse de deneyi gerçekleştiren doktorlar, katılımcıların rüyalarına izleyiciler kadar dahil olamıyor. Bu sebeple aslında izleyici olarak bizler de bu deney sürecinin doğrudan katılımcıları gibi konumlandırılıyoruz ve 10 bölümlük serüven bittiğinde en az karakterler kadar yorgun düşüyoruz. Bir noktada kendi problemlerimizle, sevilme ihtiyacımızla yüzleşiyoruz.

Maniac: En Nihayetinde Sevilmek İsteriz

Jonah Hill’in canlandırdığı Owen, geçmişinde şizofreni ile mücadele etmiş ve bir süre akıl hastanesinde tedavi görmüş, kendisine iyi davranan hayali bir kardeş gören, genellikle silik ve aile içerisinde de dışarıda konumlandırılan bir karakter. En önemli travması kardeşi ile arasındaki güç dengeleriyle baş edememek ve kendisini değersiz hissetmek olan Owen’ın reklamlarda Annie’nin yüzünü görmesiyle hayatındaki dengeler değişmeye başlıyor. Emma Stone’un canlandırdığı Annie karakteri ise, her zaman biraz farklı olmuş, annesi tarafından terk edilmiş ve kız kardeşinin ölümüne sebep olmuş ve hatta bu trafik kazasından önce ona oldukça kötü davranmış bir karakter. Deneye katılmadan önce bir şekilde temin edebildiği A hapını kullanan, çünkü bu hapı aldığında en büyük travmasına, kız kardeşinin ölüm anına rüyasında tekrar tekrar geri dönebilen Annie, bu şekilde yaptıklarını hatırlayarak her seferinde kendisini cezalandırma yoluna giriyor. Hapın bitmesinin ardından A’ya ulaşabileceği tek ihtimalin bu deneye katılmak olması ise Annie’nin Owen ile tanışmasına sebep oluyor.

Diğer tarafta ise doktorlar ve programın kontrolünü elinde bulunduran bir ağ olan GRTA var. GRTA, Doktor James’in annesi ile olan sorunlu ilişkisinin üstesinden gelememesiyle birlikte yaratılan sanal bir anne gibi, bir başkaldırı niteliği taşıyor. Bilgisayara empati duygusunun yüklenmesinin ardından Doktor Muramoto ile duygusal bir ilişki geliştiren GRTA, Muramato’nun ölümünün ardından girdiği depresyondan bir türlü çıkamayarak deneyi sabote edecek noktaya geliyor. Hangi karakteri ele alırsak alalım hepsinin “normal”in biraz daha dışında tanımlandığı ve travmatik durumlar yaşayarak hayata zar zor devam ettikleri bir gerçek -bilgisayar dahil.

Rüyalar, rüya evreninin gerçekliğin kendisi olup olmadığının sorgusu, Annie’nin bazı rüya tasvirlerinde femme fatale karakterlere yakın duruşu, akla ister istemez Inception’ı getiriyor. Ancak Maniac’taki bu “bir başka anlatıya benzeme hâli” yalnızca Inception ile sınırlı değil. Elfler’in dünyasına ortak olduğumuzda akıllara elbette Yüzüklerin Efendisi gelirken, duygusal bir ilişki geliştiren bilgisayar üzerinden Her filminin, vahşetin ve havalı arabaların ortaya çıktığı kanlı rüyalarda ise Tarantinovari bir evrenin izlerini sürmek mümkün. Bu noktada Cary Fukunaga’nın bu hissiyattan özellikle kaçınmadığını söyleyebiliriz. Çünkü her rüyada türü hızlıca değişen atmosfer, en iyiyi ortaya koyma dürtüsünü de hesaba kattığımızda elbette o türün en iyi yapımlarını ister istemez akla getirecektir.

Dizi oldukça ilgi çekici bir fikri konu edinse de, Fukunaga’nın teknik tercihleri, yaratılan atmosfer, oyunculuklar ciddi bir başarının ürünü olsa da Maniac, bir sonraki bölümünü merak ettirmeyen bir dizi ne yazık ki. Bölüm sürelerinin neredeyse iki katı algılandığını dahi söylemek mümkün. Net bir biçimde tempo sorunu olduğunu söyleyebileceğimiz Maniac, merak unsurunu etkin kullanarak bir oturuşta bitirilecek bir anlatı sunmuyor. Bunun yanı sıra, yavaş yavaş izlenip sindirilmesi gereken bir anlatıya da dönüşmüyor. Konuların travmalardan beslenmesi sebebiyle ikinci seçeneği akla en yatkın seçenek olarak tanımlamak mümkün. Ancak anlatının böylesi bir derinliğe ulaştığını da söylemek pek olası değil. Henüz birkaç bölümün ardından olayların nasıl gelişeceği gayet açık olduğundan seyir zevki daha ziyade yönetmenlik ve oyunculuk ile ilgili detaylardan besleniyor. Zira Maniac’ta benim için en dikkat çekici özellik, bu evren tasvirinin günümüze yakın bir zaman diliminde yer alması ve teknoloji belli başlı noktalarda gelişse de bu gelişimin hantal bir yanının olması. Televizyon ile konuşmak mümkünken bu televizyonun tüplü televizyon gibi geniş bir formda olması ya da bilgisayarların fazlaca yer kaplaması ve gelişmiş teknolojiye rağmen her yerden çıkan yığınla kablo bu evrenin keyifli tasvirinin örneklerinden birkaçı.

Toparlamak gerekirse Maniac’ın bir çırpıda izlenebilecek bir dizi olduğunu söylemek pek mümkün değil yanı sıra zamanla değerlenecek derinlikli bir anlatı da sunmuyor. Emma Stone ve Jonah Hill’in inanılmaz oyunculuklarının Cary Fukunaga’nın yönetimiyle birleşmesi elbette diziyi izlemek için başlı başına çok güçlü bir sebep ancak Maniac, bu güçlü sebebin yarattığı beklentiyi karşılama bakımından özellikle senaryo ve tempo konusunda ortalama bir seviyede kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi